SEYYİD HÜSEYİN NASR

YürüyüşSorunca SöylenenSEYYİD HÜSEYİN NASR

“1933 yılında Tahran’da doğan Nasr’ın geleneksel ve modern tıbbı çok iyi bilen babası, hem kraliyet doktoruydu hem de İran eğitim sisteminin kurucularından biriydi. İran edebiyatının tüm klasiklerini okumanın yanı sıra çok ciddi bir dini eğitimden de geçti. Bilim tarihi, düşünce tarihi, tasavvuf ve islam düşünce tarihi üzerine araştırmalar yapan bir entellektuel olan Seyyid Hüseyin Nasr için 1957-1958 yıllarını hayatının manevi ve entelektüel anlamda köklü değişikliklere sebep olduğu yıllarıydı. Bu yılları Fas’ta geçirirken Cezayirli alim Şeyh Ahmed Alevi ile bakış açısına farklılık kattı. 1958 yılında yeniden İran’a döndü ve Tahran Üniversitesi’nde rektörlük yaptı. Bağımsız bir akademi gibi yapılanan Hüseyniye-i İrşad’ın Ayetullah Mutahhari, ve Ali Şeriatî ile birlikte kurucuları arasında yer aldı. İslâm ve tasavvuf ile ilgili Farsça, Arapça, İngilizce ve Fransızca 50’den fazla kitap ve yüzlerce makale yayınlayan Nasr, çok iyi seviyede Farsça, Arapça, İngilizce, Fransızca, Almanca ve İspanyolca, İtalyanca, eski Yunanca ve Latince bilmektedir. Türkçe’ye tercüme edilen eserleri: Modern Dünyada Geleneksel İslam, Genç Müslümana Modern Dünya Rehberi, Bir Kutsal Bilim İhtiyacı, Üç Müslüman Bilge, İslam ve Modern İnsanın Çıkmazı, İslam’da Bilim ve Medeniyet, Bilgi ve Kutsal, İslam İdealler ve Gerçekler, Ebedi Hikmetin Peşinde, İslam Sanatı ve Maneviyatı, İslam’da Düşünce ve Hayat, Makaleler, Kutsalın Peşinde Geleneğin Işığında Modern Dünya,Tabiat Düzeni Ve Din, Tasavvufi Makaleler, Yol Şiirleri, İslam ve İlim. Nasr, 1984 yılından beri George Washington Üniversitesi’nde İslam Araştırmaları profesörüdür. Başlarken, söyleşiyi gerçekleştirme sürecinde bağlantıları kuran ve konuşmayı çözümleyerek metni bize ulaştıran Yasemin Yıldız Hanımefendi’ye ve metni Türkçe’ye tercüme eden Berire Şahin’e teşekkür ederiz.”

Geleneklerden bahsettiğinizde, örf, âdet ve alışkanlıkları değil, bir dizi semavi ilkeyi ve bunların farklı zaman ve şartlarda belli bir insan topluluğuna indirilmesini ve uygulanmasını ifade ediyorsunuz. Bunu biraz daha açıklayabilir misiniz?

İngilizcede “gelenek” kelimesi uzun süredir kullanılmaktadır. Katolik kilisesinde çok özel bir anlama sahip olan Latince “Traditum” kelimesinden gelmektedir. Kilisenin, belirli şartlar altında olağanlaşan bir tür entelektüel ve dinî görüşüdür, şimdi buna girmeyeceğim. Bu terim, ancak 20. yüzyılın başlarında popüler olarak kullanılmaya başlandı ve gelenekçiler bir anlamda onu, modern dünya bağlamında yeniden tanımlamaya ve hayata döndürmeye başladılar. Modernizmin unutkanlığına dayanan unutulmuş ruhsal metafiziksel dinî kozmolojik öğretiler. İlk olarak birkaç Fransız yazar tarafından kullanılmıştır. Önce Fransızca olarak, daha sonra İngilizce olarak. Özellikle Mısır’a göç eden ve orada ölen Müslüman düşünür René Guénon/ Şeyh Abdü’l-Wâhid Yahya tarafından. Gelenekçi olduğum için kullandığım gelenek kelimesi; ilahi olandan gelen ve insanlık tarihi boyunca farklı milletlerin ve farklı halkların, farklı din ve manevi felsefelerinde açığa çıkan, vahiy kökeni olan hakikatlere ve gerçeklere atıfta bulunma anlamında kullanılmıştır. Bu nedenle, gelenek kelimesinin büyük G ile yazılan farklı bir tür kullanımı vardır; insanlık tarihi boyunca var olmuş tüm kutsal mesajlar anlamına gelir ve küçük “g” ile yazıldığında ise belirli gelenekler anlamına gelir. İslam, Hıristiyanlık, Musevilik, Hinduizm, Budizm gibi her din, biz gelenekçiler için bir din olarak kabul edilir, ancak aynı zamanda bir geleneği de ifade ederler. İngiliz dilinde din kelimesi, gelenek dediğimiz şeyin birçok yönünden yalnızca biridir. Sanat, felsefe, hayat (tarzı), metafizik, bilim vb. de geleneğin parçasıdır. Bir bakıma, din kelimesi için bugün sıklıkla kullanılandan daha genel bir anlamlar kümesi vardır. Elbette geleneksel anlamda vahyin kalbi din olsa da birbirlerinden ayrılamazlar. Ancak günümüzde din, Avrupa dillerinde kullanılmaktadır ve gelenek kelimesinden daha sınırlı bir çağrışıma sahiptir. Gelenek kelimesini, insani olmayan, ancak ilahi bir köken seçimi anlamında kullanıyoruz. Çünkü gelenek; medeniyetlerini gizli ve metafizik düzen ilkelerine dayanarak anlatan çeşitli dinler ve vahiylerle tezahür ediyor.

Geleneksel İslam üzerine olan metinlerinizde sık sık “Ezelî Hikmet” terimini kullanıyorsunuz. Bu terim modern zamanlarda neye tekabül ediyor?

Her şeye tekabül edebilir. Modern dünya, ebedî gerçeği reddediyor, ancak bu, çağdaş dünyada var. Çağdaş ve modern aynı şey değil. Şimdi seninle konuşuyorum, dolayısıyla çağdaşım ama düşüncemde modern değilim. Yani sorunun açıklığa kavuşturulması gerekiyor. Ama “İslam’da Gelenekçilik” üzerine yazılarımda, ebedî bilgelik dediğimde, bu aynı zamanda bilgeliğin aşırı yüklenmesinin başka bir biçimidir. Ezelî hikmet terimini kullandığımızda, hikmetin her zaman orada olduğunu unutuyoruz. Her din onu farklı şekilde gösterir. Örneğin, kendi inancımız olan geleneksel İslam’dan bahsedelim. Cennet’ten gelen Âdem’in, Allah tarafından yeryüzünde peygamber olarak seçildiğine inanıyoruz. O, bizim için ilk peygamberdi. Allah’ın Peygamberi şüphesiz bir müşrik değildi. O, yaratanın birliğinin ilahi ilkesi olan “La ilahe illallah”a inanıyordu. Bu hep böyleydi ve hep böyle devam etti. İnsanlık tarihinde hakikatin ve “la ilahe illallah”ın bir şekilde var olmadığı hiçbir dönem yoktur. Biçimler farklıdır, ancak iç gerçeklik ve doğruluk aynıdır. İnsanlık, İslami bakış açısından değişmemiştir. Şirkten tek tanrıcılığa, Allah’ın birliğini inkâr etmekten modern görüş olarak “la ilahe illallah”a. İslami vahiy, ilk peygamber olan Hz. Âdem ile başlamıştır. Hakikati unutan toplumlara, yeni bir peygamber ve yeni bir vahiy onlara bunu tekrar hatırlatmıştır. Bu, insan toplumunun farklı kısımlarını yeniden canlandırarak bu şekilde devam etmiştir ve biz 124 bin peygamber olduğuna böyle inanıyoruz.

Hakikatin evrenselliğine kanıt göstermek için yeterince büyük bir sayı. Elbette tüm enbiya tevhide inanıyordu, yani Temel İslam İnancı. 124 bin Nebi’nin bu hakikatin evrenselliğine inandığını söyleyeceğim. Şimdi bazı yerlerde bu vahiy unutuldu. Tek bir Tanrı’ya inanmamıza rağmen, pek çok kere, Tanrı ve O’nun gücü yokmuş gibi hareket ederiz. Bu başka bir konu. Birliğe karşı, tevhide karşı olan şeyler vardır; şeytan da şu veya bu şekilde başka geleneklerde mevcuttur. Son bir başka konu da biz, her dinin merkezinde geleneksel metafiziğin kökeni ve hikmetin gizliliğinin kökeni olan tevhid hakikatinin ezelî olduğuna inanıyoruz. Bu her zaman böyle olmuştur. 2 artı 2’nin her zaman 4 olması gibi. Günümüzde yalnızca bunu anlamak için daha fazla bilgiye sahip olabiliriz ki, bu başka bir konu.

Metinlerinizde “indirgemeci din” ve “sahici din” arasında bir ayrım yapıyorsunuz. Bunu bize açıklar mısınız?

Dini indirgeme hakkında şunları söylemek istiyorum. Modern dünyada, sekülerizm güçlerinin baskısıyla ve dünya hayatında başarı için, maddi alan ve din ilkelerinin hâkim olduğu insan hayatının her alanı artık sekülerleşmiştir. Din, haklara ve etiğe inananlar için bile, bir anlamda küçülmüş ve etki alanı daralmıştır. Ama tüm evrendeki hayatın tamamında değil. Bugün görülen indirgemecilik türü işte budur. Ve bunun aksine, evrensel anlamda dinin insan hayatının her alanı, her yönü ve doğanın hayati dünyası ile ilişkili olduğu gerçek bir dinden bahsediyordum. Oğlumuz ve kızımızla nasıl ilişki kurduğumuz da dinin bir parçasıdır. Din sadece namaz değildir. Bu sadece İslam dini değil, aynı zamanda diğer dinler için de geçerlidir. Hakiki din kelimesi, geleneksel din biçimi anlamına gelir.

Diyorsunuz ki; “Modern bilimin Rönesans’tan bu yana yerleştirilmiş seküler ve hümanistik temellerini yıkmadıkça ve daha zıt bir bilgiyle birleştirmedikçe, Müslüman bilim adamlarının, İslam’ın entelektüel dünyasının özüne bağlı kalarak faaliyet göstermeleri mümkün değildir.” Peki bu nasıl olabilir?

Her şeyden önce bu, askerî ve ekonomik olarak daha güçlü olan başka bir medeniyete karşı bir aşağılık kompleksine girmekle değil, kendine güven duymakla mümkündür. İslam ve onun gücü, sömürge döneminden bu yana hatta daha önceleri, onların üzerinde bir hâkimiyet sahibiydi. Ve bu durum askerî işgalle değil, entelektüel işgal yoluyla da dolaylı olarak üzerlerinde hâkimiyetini sürdürüyordu. Türkiye’nin büyük bir kısmının İstanbul’da bulunduğunu hatırlıyorum. Burası işgal edilmiş bir bölgedir. Türkler, Persler ve Araplar, Batı düşüncesinin en çok işgal ettiği bölgedir. Düşünme bağımsızlığını kaybettik. Otantik bir İslam medeniyetine sahip olmak için otantik İslam bilgisine sahip olmamız gerekir. İlahi ilkenin gerekliliğini reddeden bir medeniyetin bilgilerini basitçe kopyalayamayız. Bu, İslami olamaz ve bir dünya görüşü olarak kabul edilemez.

Bazı İslam düşünürleri modern bilimi insanlığın hasılası olarak görüp içselleştirerek yolumuza devam etmeliyiz demektedir. Bu mümkün mü? Değilse neden?

Bu bakış açısına kesinlikle katılmıyorum. İngilizce, uluslararası bir dil haline geldi, bu başka dillerin de olmadığı anlamına gelmez. Dünya tarihinde hala modern dil olarak İngilizceden çok Çince konuşan insan var. Buna Pakistanlılar ve İngilizceyi ikinci dil olarak konuşan ama şimdi ana dilleri haline gelmiş Hintliler de dahil, en azından entelektüel söylem olarak böyle. Küresel bilim diye bir şey yoktur. Kaliforniya’da yapılan bir uçağın Jakarta’ya, İstanbul’a veya Nijerya’da Lagos’a uçabileceğini hep söyledim. Bu, teknolojiyle ilgili. Ama onun altında yatan bilim yani Batı bilimi, Batı’nın entelektüel ve felsefi geleneklerinden gelen belirli bir dünya görüşüne derinden bağlıdır. Şimdi fizikte Nobel Ödülü’nü kazanan Japonlar olsa da bu onu Japon bilimi yapmaz. Onu yalnızca küresel bilim yapar.

Bu, Batı’nın, savaşı kazandığı anlamına gelir. Tarih boyunca medeniyet, her zaman bir tür bilim yaratmıştır. İslam bilimi, Yunan, Hint ve Hindu biliminden, matematikten, Çin simyasından ve başka birçok bilimden bazı unsurları ödünç aldı, ancak İslam bilimini yaratmak İslam’a özgüdür. Bu, yüzyıllar boyunca, dünyanın yeni geleneğinin en önemli işaretiydi. Eserlerin üretim tarzına gelince, hep bilim söz konusuydu. Ve biz bunu İslam dünyasının görüşüyle ilişkilendiriyoruz. Bu konu hakkında pek çok metin yazdım. Birçoğu Türkçeye çevrildi.

Evet, bunun kesinlikle küresel bir yönü bulunmaktadır. Bilimin işlevini yerine getirdiği dünya görüşü, İslami dünya görüşü ile ilişkilidir. Tıpkı benim herkes İngilizce konuştuğu için tek bir uluslararası dil olduğuna inanmadığım gibi. Bu dünyanın diğer tüm dillerini reddetmektir. Şimdi İslam tarihinde çok zorlu bir dönemden geçmekteyiz. Pek çok bilim adamımız, çok iyi bilim adamlarıydı. İyi bir bilim adamı olmanın tek kriteri sadece bilimi bilmektir. Bilim adamları bilimsel gelenekler hakkında çok az şey biliyorlar. İslam bilimine, Batı bakış açısıyla baktıklarında da modern bilimin Batı’da geliştiğini söylüyorlar. Böylece gerçeklik vizyonumuzun özgünlüğünü yitiriyoruz. Bunu bugün, İslam dünyası için çok büyük bir entelektüel sorun olarak görüyorum.

İslam düşünce geleneği diye adlandırılan bir bellek ve dönem vurgusu var. Bu bellek bir geleneğe dönüşmüş olsaydı 1000 yıl sonra bugün ayağı yere basan bir düşünce dünyamız olmaz mıydı? Hülasa, bir İslam düşünce geleneğinden bahsetmek mümkün müdür?

Öncelikle İslami düşünce geleneğinden bahsetmek mümkündür. İkincisi, gelenek, yalnızca 1000 yıl kadar öncesinden kalma şeyler değildir. İşin içinde olan fikirlerdir. İslami entelektüel gelenek, formüle edildiği zamana göre değil, İslâmî vahiy ile İslam hakikatine göre belirlenir. Evet, İbn-i Sina 1000 yıl önce yaşadı, 100 yıl önce yaşamadı. Farabi 1100 yıl önce yaşadı. Ve en büyük bilim adamlarından biri olan Şirazi 800 yıl önce yaşadı. Onları İslami kılan, yaşadıkları zaman değil, işledikleri fikirler, içerik ve dünya görüşleridir.

Evren görüşünün bütünlüğü, İslami dünya görüşü tarafından belirlendi ve zamana bağlı değildi. Dolayısıyla İslami bir entelektüel gelenek hakkında düşünmek sadece mümkün değil, aynı zamanda gereklidir de. Bunlardan bazıları eski olsa bile. Ama İslam bu unsuru Hindistan’dan, Yunanistan’dan, eski Farsçadan vs. ödünç almıştır. Mesela önümde oturuyorsunuz. Farklı bir insansınız. Ama yüzünüzün derisindeki tüm bu unsurlar, yediğiniz yiyecekler sayesinde vücudunuz tarafından oluşturuldu, bir kısmı İstanbul’a gelen Hollanda peynirinden. Yani cildinizde bir rolü var. İkisinin karıştırılmaması gerekir. Yaşayan medeniyet, yaşayan bir beden gibidir. Evet, dışarıdan bir şeyler alır ama bunları kendiyle bütünleştirir ve bütünleştirmedikleri vücuttan çıkar.

İslam düşüncesinin geçmişte tartışılmış temel meselelerine bugün yeni yorumlar getiren İslam düşünürlerine neden rastlayamıyoruz? Günümüz Müslüman âlimlerinin bu konulara ilgisizliğin sebebi nedir?

Öncelikle, Müslüman düşünürlerin bu konulara kayıtsız kaldığını söyleyemezsiniz. Hayır! Yüzlerce İslam âlimi, filozofu, bilim adamı ve sosyal bilimcileri bu konular hakkında yazmaktadır. Derin olsun ya da olmasın, doğru olsun ya da olmasın; bu başka bir mevzu. Ama bu konulara kesinlikle ilgi var. Bunu inkâr edemeyiz. İslam dünyasının büyük bir kısmında bazı düşünürler bu konular hakkında düşünüyor. Ancak, İslam düşüncesi meselelerine yeni bir yorum getirme mevzusu çok önemli bir mevzudur. Bana sorarsanız “Dr. Nasr, 9’un karekökü nedir” diye sorarsanız, “3” derim. Bu yeni bir şey değil. Ama sonra, “Bu 3000 yıl önceydi… 9’un yeni karekökü nedir?” derseniz, bu saçma bir soru olur. Buradaki yenilikten kastedilen şey incelenmelidir. İslam dünyasının ihtiyacı olan, yaşayan her medeniyetin ihtiyacı olan şey, medeniyetin temsil ettiği arketip bir gerçekliğin yenilenmesidir.

Karşımda oturuyorsunuz. Birkaç yılda bir vücudunuzun her bir molekülü değişiyor. Ama siz aynı kişisiniz. İslami bakış açısından gözle görülenin ötesine geçen bir gerçeklik, bir arketip var. Materyalistlerin bunu kabul etmediğini biliyorum. Bu, değişimlerin ötesinde, sizin kim olduğunuzu belirler diyebiliriz. Ancak canlı olma yolunda ortaya çıkan değişiklikler de bir değişimdir. Her zaman bir değişim vardır. Bir organizma yaşarken, o organizmanın ilkesine göre yaşar. “Yeni” kavramı, İslam medeniyeti ve diğer tüm Asya ve Afrika medeniyetleri için büyük bir tehlike. Modernizmin ışığında, kimliklerini koruyarak değil, kimliklerini kaybederek değişeceklerdir. Bu yüzden bazılarının yazdığı gibi yeni bir İslam medeniyetine ihtiyacımız olduğuna inanmıyorum. Her din sadece bir medeniyet yaratmıştır. Ben her zaman Çin örneğini veriyorum. Çin, dünyanın geri kalanından çok ayrı kalmış veya aşağı yukarı yaklaşık 1000 yıllık ayrı bir tarihe sahiptir. Asya kara kütlesinin doğu kısmındadır. Uygarlıklarının birçok yenilenme evresi oldu ama daima tek bir Çin Medeniyeti oldu.

Sadece bir tek İslam medeniyeti vardır. Yeni bir İslam medeniyetine sahip olmayacaksınız. Ama yeniden doğabiliriz, İslam medeniyetinin yeniden canlanmasını sağlayabiliriz. İslam dünyasında, ya ikinci sınıf Batılılaşmış bir kültür ve medeniyete teslim olup onun bir parçası oluruz ya da var olan bu zorlukların ışığında kendini yeniden canlandırma gibi çok güçlü bir meydan okumanın sancıları içinde var oluruz. Hayır, yaşayan bir medeniyetin yeniden canlanması hiçbir zaman diğerleriyle aynı değildir. Bu yüzden, evet, İslami düşünceyi canlandırmak ve yenilemek için ilk olarak İslam dinine ve inancına derinlemesine kök salmış ruhlarla birleştirilmiş entelektüel zihinlere ihtiyacımız var ve ben tüm hayatımı buna adadığıma inanıyorum. İslam medeniyeti bu canlanma için gerekli tüm kaynaklara sahiptir. İslam düşüncesi, sadece tarih kitaplarında okunacak bir şey değildir, yaşayan bir gelenektir. Batı’dan ya da geleneğimiz hakkında bilgi eksikliğinden gelen aşağılık kompleksinin baskısı altındadır ve olabildiğince canlanmaya ihtiyacı vardır.

Kendi ülkenizden kaç Türk İstanbul’u iyi tanıyor? Batı’yı tanımamız gerekmediğini söylemiyorum. Batıyı iyi tanımalıyız. On yıllar boyunca elimden geldiğince Batı felsefesi, bilimi, edebiyatı, şiiri okudum. Bir Müslüman olarak Batı üniversitelerinde Batı düşüncelerini öğrettim. Ancak bu, Batı’nın öğretileri tarafından yutulduğum anlamına gelmez. Onlara İslami bir düşünürün bakış açısından bakmaya çalıştım. Sonra kendimi yenilemeye çalıştım ve düşündüm. İslam dünyasına ekmek ve sudan daha çok ihtiyacımız var. Anahtar kelime düşünmektir. Sadece Kur’an’ı etkileyici bir şekilde tilavet etmek değil.

Mesajını anlamazsanız Kur’an’ı ne kadar güzel okursanız okuyun bir anlamı yok. Bu ne anlama geliyor, zekâtın nasıl ödeneceği konusunu sadece Şeriat açısından değil, aynı zamanda entelektüel manevi açıdan da anlamak, yani Allah’ın Kur’an’da kavramanızı istediği her şeyi kavramak anlamına geliyor. Ve herkesin bir düşünür olması gerekmez, ama hiçbir uygarlık otantik düşünürler olmadan var olamaz.

Yetenek bahşedilenler daha çok düşünür olma sorumluluğuna sahiptir. Çünkü Allah, onlardan bu yeteneklerini, içinde doğdukları belirli bir zamanda, belirli bir uygarlık için kullanmalarını ister. Bu sadece erkekler için değil, kadınlar için de geçerlidir. Artık kadınlar da bu konuda çok önemli bir rol oynuyor. Bu sadece bir erkek işi değil hem erkekleri hem de kadınları ilgilendiriyor.

Yakın tarih örnekleri üzerinden gidecek olursak; İslam’ın devrim sonrası İran deneyimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok kısa konuşayım. Bu konuda birçok Türk akademisyen ve bazı başka ülkelerden akademisyenler benimle röportaj yapmaya çalıştı. Kalbimdeki ve zihnimdeki her şeyi söylemek konusunda çok çekingenim. Ve İran’da olanlar hakkında bildiğim her şeyi… Ben İranlıyım. Devrimden önce ülkede entelektüel ve politik olarak çok yüksek mevkilerde bulundum. Ve olup bitenlerin birçoğuna ilişkin kesin yorumlarda bulunmak istemiyorum.

İslami bakış açısından baktığımızda İran devriminden sonra yaşananların olumlu ve olumsuz yönleri var. Örneğin İslami mimari dürbün mesabesinde. Özel konutlar dikkat çekici bir şekilde yeniden canlandırıldı. Oysa kentsel batı yakasındaki gelişimin çirkinliği Kraliyet döneminde olduğundan daha hızlı bir şekilde devam ediyor. Tahran’daki ikinci sınıfın batı yakası inşasının, 1978’de devrim gerçekleşmeden önce olduğundan çok daha fazla olduğuna inanıyorum. Ve entelektüel olarak, Allah’a şükür İslami düşünce yeniden canlandı. Ülkemin entelektüel hayatında hala bir yerim var. Birçok kez röportaj verdim ve kitaplarım hala satılıyor. Uzaktaki pek çok öğrenciden daha çok neler olup bittiğini biliyorum. Aynı zamanda, İslam Cumhuriyeti döneminde Batı düşüncesi, devrim öncesine göre çok daha yaygın hale geldi. Toplum içinde içmeyi kastetmiyorum. Ancak resmi bir bütün olarak ele aldığımda, her zaman gelecekteki İran için büyük umudum olduğunu söyleyebilirim. Çünkü senin yaşında, senin gibi çok sayıda genç var. Ateşin içine doğmuş erkekler ve kadınlar. Ve eski dönemdeki çelik kılıçlar gibi güçleniyorlar. Ateşe koyun ve çıkarın, ateşe koyun ve geri çıkarın. Bu onları güçlendiriyor. Hala hiç tanışmadığım çok yetenekli genç İranlı düşünürler var. Onlar başka bir nesil. Ama beni tanıyorlar. Onlarla düzenli iletişim halindeyim. Ve İran’da neler olup bittiğini birçok yönden biliyorum.

Tabii ki, önceden kestirilemeyen pek çok etken var, Allah bilir, ekonomik nedenler, savaşlar ve bunun gibi şeyler… Bunlara hiç girmiyorum. Kültürel olarak, entelektüel olarak, baktığınızda birçok olumlu güç rol oynadı. Ve birçok insan kendileri için cevap aramaya zorlandı. İslam’ın kendisi hakkında bile. İran’da İslam’a karşı düşmanlaşan birçok insan var. Toplumun bazı kuralları yüzünden. Ve Müslüman olmayı yeniden düşünmek zorunda kalan pek çok kişi oldu. Büyük bilgin İbnu’l-Arabi demiş ki; “Kur’an’ı size indirilmiş gibi okuyun, Baş melek Cebrail size Kur’an’ı vahyetmiş gibi”. Bu dikkate şayan bir sözdür. Bu insanlar, dinin gerçekliğiyle yüzleşmek zorunda kaldılar. Babaları ya da büyükanneleri söylediği için değil. Pek çok programlara katıldıkları için. Çünkü bazı varoluşsal krizler yaşadılar. Ve birçok kişi İran’ın ilk Müslümanlık sonrası toplum olduğunu söylüyor. Buna hiç inanmıyorum. İran, yangını bu şekilde geçiren ilk İslam ülkesi. Birçok yönden İslami bir rejim. Fakat şu da var, İslami olarak yapılan pek çok şeyin içinde, Batılı İslam karşıtı fikirlerin yayılması da oldukça yaygın bir durum. Tahran Üniversitesi’nde 20 yıl boyunca felsefe profesörüydüm. Uzun yıllar üniversitenin fakülte dekanıydım. Hayatım eğitime adanmıştır. Ve o dönemde modernizm ile İslam arasında kriz vardı.

Ruhullah Humeyni bunu fark etti. O, modernleşmeye karşıydı. İran’da Humeyni’den sonra uzaklaşmaya başlayan insanlar olduğunu ve hükümetin belirli düşünce biçimlerinin belirli alanlarını kontrol ettiğini söyleyebilirsiniz. Ama geri kalanını tamamen başıboş bıraktı ve bazı insanlara laiklik cazip gelmeye başladı, oysaki, bunun kötü bir şey olması gerekiyordu. Peygamberin bir hadisi vardır, “İnsanoğluna, haram olan cazip gelir.” Kendilerine yasak olanı arayıp dururlar. Bu, insan fıtratının bir parçasıdır. Dolayısıyla, göz önünde bulundurmamız gereken tüm bu faktörler de var.

Ortaya koyduğunuz düşünce biçiminde bir tür “gelenekselin savunusu”nu yapıyor ve “geleneksel düşüncenin bütüncüllüğü”nden bahsediyorsunuz. Modernizm ise daha çok müphemlik ve parçalanmışlığı beraberinde getiriyor. Postmodernizm ise daha çok kaos ve karmaşadan yana bir tavır sergiliyor. Bütün bunlar bağlamında, kendini Müslüman olarak konumlandıran insanlar, Trans-Hümanist Çağın etkisinden nasıl sıyrılabilir?

Çok basit, ben geleneksel felsefelerin doğruluğuna inanıyorum. İslam’ın gerçeğine ve bu inanışım dogmatik-fanatik bir sebepten değil. Ama bir düşünür olarak bunu uzun zaman düşündüm. Batı ve İslam felsefesini Doğu ile Batı’nın en önemli öğretmenleriyle ve muhtemelen çok kapsamlı bir şekilde çalışmış bir kişi olarak geleneksel bakış açısını kabul ettikten sonra, bunun doğru olduğunu fark ettim. Ancak postmodernizmin parçalanmalarından tüm bu belirsizliklerinin doğru olmadığını da anladım. Bunları hiç ciddiye almıyorum. Batı düşüncesi, Paris kadınlarının elbiselerinin modası gibidir. Her yıl yeni bir moda. Etekler yukarı çıkıp iniyor, bluzlar kapanıp açılıyor. Ve bunu ciddiye almıyorum.

Tüm bu Avrupalı düşünce dalgaları, Batılı olmayanlar; Türkler, İranlılar, Araplar vs. için çok çekici hale geldi ama hepsi çok geçici, çok çabuk kayboluyorlar. İki yıl önce, bir Fransız filozof Lévi-Strauss, yapısalcılık adlı bir ekol başlattı. Muhtemelen adını duymadınız bile. Peki ona ne oldu? Gözden kayboldu. Ama Platon hala ortalıkta, Aristoteles hala buralarda.

Türkiye’de felsefe profesörü veya felsefe ve Batı kültürü hakkında yazmak zorunda olan bir gazeteci iseniz, bu konularla ilgili birkaç şey okumanız gerekir. Hakikatin peşinden koşan genç Müslüman düşünürlere tavsiyem şu: o kadar ciddiye almayın. Sadece en son modanın ne olduğunu anlayacak kadar okuyun. Bu kadar geçici bir şeyi katileştirip ölümsüzleştirmeyin. Her zaman, bugün dünyadaki modernizmin en güçlü ve en hevesli takipçilerinin Doğulular olduğunu söylemişimdir. Türkler, Persler, Hintliler, Çinliler, Vietnamlılar vb. Sadece biz değil, Batı’daki birçok zeki insan da bunun ne olduğunu anladı. Derrida Fransa’da o kadar ünlüyken, Amerika’da kimse onun adını duymamıştı. Kaliforniya’ya geldiğinde orada çok ünlü oldu. Ancak Kaliforniya’da ünlendiğinde, Paris’te tamamen unutuldu. Öyleyse bu durumu anlamak gerekiyor. Ve bu zor ama İslam dünyasındaki bazı insanlar moda olmuş bu yeni düşünce dalgalarını anlıyor ve açıklıyor ve eksikliklerini gösteriyorlar. Bunun İslami düşünceye büyük bir engel teşkil ettiğini söylemiyorum. Çünkü değil. Batı’da İslam felsefesine benzeyen Thomizm/Katoliklik dışında düşünce ekollerinde süreklilik yoktur. Bunu bir kenara koyun.

Bir filozof yaşar ve çevresini etkiler, ama İslam dünyasında veya Hindistan’da olduğu gibi bir ekol devamlılığı yoktur. Bunları dert etmeyin. Bu soruyu sormak zorunda olmanız sizin hatanız değil, çünkü bunu Türkiye’deki kültürel durumdan dolayı yaptınız. Batı’ya karşı aşağılık kompleksimiz var. İstanbul’da kimse yeni bir Hint düşünce ekolüyle ilgilenmez. Ama Paris’te ortaya çıkarsa, “bu çok önemli olmalı” diye düşünür. Bu durumun farkına varmalıyız. Sömürge deneyiminin en büyük sonucu, sahip olunan kültürel ve entelektüel geleneğimizin zayıflamasıdır. Batı İslam dünyasına geldiğinde, Farabi, İbn-i Sina gibi insanlarımız olsaydı, durum çok farklı olurdu.

İslam şehirleri kuruluş ve kurgu bakımından Batı’nın kentlerinden büyük ölçüde farklıyken günümüzde bu fark gittikçe azalmaya başlamıştır. Yeniden bir İslam şehrinden bahsetmemiz ne derece mümkündür?

İlk olarak, kesinlikle bazı İslami şehirler var. Kentsel tasarımları ve mimarilerinin çoğu hala geleneksel olarak İslami. Fas’taki Fes Şehri, Suudi Arabistan’da Medine, İran’da Yezd ve Kermanşah… Bütün bu şehirler güzel, geleneksel şehirlerdir. İstanbul arada bir yerdedir. Ankara tamamen modern ve oradaki güzel Osmanlı camisi birkaç yıl önce inşa edildi. Birkaç yıl öncesine kadar o tarz cami yoktu orada. Ama yine de şehrin kendisi geleneksel değil. Siz (Türkiye’de) farklı şehirlere sahipsiniz; geleneksel olanlar, neredeyse modern olanlar ve ikisinin arasında olanlar.

İslami şehirler hakkında iki şekilde konuşabilirsiniz. İlk önce, tarihsel olarak. İslam şehirlerinin olduğu yerde, İslam geleneğini ve medeniyetini anlamak çok önemlidir. Bir İslam şehri, tarihsel olarak ve mimarisiyle bir tür İslam kültürü merkezi olarak incelenebilir. İbn-i Haldun’un en derin araştırmalarından biri, şehirler ve şehirlerin duvarları dışındaki göçebe nüfusla ilişkileri üzerinedir. Ve bir de tarihsel olmayan, meta-zamansal bir gerçeklik olarak İslami şehir var.

Her şeyin bu kadar çirkin olduğu Suudi Arabistan’da bile birkaç mimar var. Hepsini şahsen çok iyi tanıyorum. Sadece deniz kenarında güzel camiler değil, aynı zamanda İslam şehri fikrine dayanan küçük kasabalar. Aile ile ortak alan, komşuyla ilişki, hareket, hepsi çok önemli. Yani bu önemli bir konu. İslami şehirden bahsetmemiz mümkün ve İslami şehirden bahsetmemiz lazım.

Özel bir soru. Seyyid Hüseyn Nasr bir Müslüman olarak, modernitenin tapınağı Amerika’daki tecrübelerini ve izlenimlerini bizlere nasıl izah eder?

Kendim hakkında konuşmayı pek sevmiyorum. Ama madem sordun, cevap vereceğim. Hayatımda iki defa Amerika deneyimim oldu. Biri ergenlik çağımdaydı. Amerika’ya geldiğimde 13 yılımı burada geçirdim. Orta öğretimimi bitirdikten sonra lisans eğitimim için MIT’ye gittim. Sonra yüksek lisans eğitimim için Harvard’a gittim ve doktora derecemi orada aldım. Bu yüzden Amerika’yı iyi biliyorum. O dönemde çok seyahat ettim. Batı kıyısına ve doğaya büyük bir sevgim var. Hemen hemen tüm millî parkları gezdim, dağlara tırmandım. Bu sadece birçok şeyi ertelememe sebep oluyordu. Bu yüzden Amerika’dan ayrıldım. O zamanlar entelektüel akademik alanda Müslüman yoktu. MIT ve Harvard’da profesörlük pozisyonları teklif ettiler. Hepsini geri çevirdim ve İran’a geri döndüm. Batı’da kalmak istemedim. Sonra İran’da bulunduğum yıllarda Harvard’ı iki kez ziyaret ettim ve orada ders verdim. Ama üssüm İran’daydı ve 45 yaşındayken 1979’da Amerika’ya geri döndüm. Ve o zamandan beri burada yaşıyorum.

Burada bir Müslüman olarak deneyimlerim ve izlenimlerim çok iyi. Buradaki İslam toplumunu oldukça iyi tanıyorum: kıta çapında İslami örgütleri, cemaatleri ve camileri. Bu ülkenin birçok İslami liderini entelektüel ve sosyal olarak tanıyorum. Müslüman olmayan ama İslam’la ilişkisi olan birçok Amerikalı da tanıyorum. Yani onlar da neler olup bittiğinin farkındalar. Birkaç yıl öncesine kadar Amerika, sürgünde olanlara, İslam dünyasından gelen göçmenlere Müslüman bir çevre sunuyordu. Bazıları ekonomik fırsat, bazıları da politik nedenlerle oradaydı, Niyazi Berkes gibi. Göçmenler için çok açık alan vardı ve işler Amerika’daki Müslümanlar için Batı Avrupa’daki diğer birçok ülkeden çok daha kolaydı.

Batı Avrupa’da elbette bazı ünlü Müslüman âlimler var. Ancak Batı Avrupa’ya göç eden Müslümanların büyük çoğunluğu vasıfsız işçi oldu. Almanya’ya göç edenlerin (Gastarbeiter) hepsi işçi. Fransa’da 8 milyon Ürdünlü, Faslı, Tunuslu, Londra’da 2-3 milyon Hintli, Pakistanlı, birkaç Batı Afrikalı var. Şimdi Birleşik Krallık’ta durum biraz daha iyi, çünkü kabinede iki bakan var ve Fransa’da bakan olan Cezayirli bir kadın var, nüfusla karşılaştırıldığında (oran) hala çok az. Birkaç yıl önce İslamofobi dalgası başladı. Ve bazı insanlar için durum değişti. Ben şahsen hiç sorun yaşamadım.

Ama birçok arkadaşımın daha önce hiç karşılaşmadıkları yeni sorunlarla karşılaştığını biliyorum. İslam, Allah’ın izniyle başarılı bir şekilde üstesinden gelebileceğimizi umduğum çok büyük zorluklarla karşılaştı.

Avrupa ve Amerika’daki durum birbirinden çok farklı. Avrupa’nın daha fazla nüfusa ihtiyacı var. Ve bazıları Çin’den insan getirelim diye düşünüyor. Bu işe yaramaz. Almanya-Türkiye arasındaki göç durumu çok doğal bir süreçte gelişti. İnsanlar Güney Akdeniz’den, Kuzey Akdeniz’e iş için gittiler. İngiltere’de ise Hindistanlılar-Pakistanlılar çok büyük bir rol oynadılar. Çünkü onların göçü kolonilerden önceydi. Yani, Batı’ya özgü bir İslami varoluş yaratmak zorunda olduğunuz gibi çok garip bir durumla karşı karşıyasınız. Bir anlamda bir gün Hint Müslüman kültürü, Türk Müslüman kültürü olacak. Garbî Müslüman kültürüne sahip olmak zorundayız ve bunu yaratmak zaman alacak. İslam inkâr edilemez. Batı’da böyle bir şeyi başarmalıyız. Ve inşaallah bunu başaracağız da. Şimdilerde daha da kötü zorluklar yaşanıyor; Çin Müslümanların düşman oldu. Oradaki Müslüman azınlıklar siyasi zorluklarla karşı karşıyalar.

Ama hiç umutsuz değilim. Çok farklı şekillerde Amerika ve Avrupa’da İslam ruhuna sahibiz. Bu İslami ruh, birkaç elit arasında entelektüel olarak özellikle çok etkili. Hem Amerika’da hem de Avrupa’da. Ve bu çok garip bir şekilde devam ediyor.

Kişisel bir hikâye ile bitireyim. Hayatımda pek çok kitap ve makale yazdım. Genelde İngilizce veya Farsça yazarım. Ara sıra Fransızca ve Arapça. 1960’lara kadar kitaplarımın çoğu Fransızcaya çevrildi ve sık sık Fransa’ya giderdim. Fransız aydınlar topluluğuyla pek çok kez irtibata geçtim. Biri dışında, kitaplarım on yıllardır Fransa’da hiç basılmadı. Şimdi birdenbire, Fransa’da yeni bir ilgi uyandı ve kitaplarım birer birer Fransızca basılmaya başladı. Bazıları yeni çeviriler, bazıları eski… Paris’te daha yerleşik olan ve basım yapmasına izin verilen önemli Müslüman yayın şirketleri tarafından. Yani, sadece gazetelerde okuduğunuz gibi değil, durum çok daha karmaşık. Bu yüzden hiç umutsuz değilim. Çünkü İslam’ın hem entelektüel hem de manevi dayanıklılığı var.

Modernizm ile mekân dışına itilen insanın mekân ile bağlantısı kopma noktasına geldi. Fakat salgın ile herkes bir evinin olduğu bilincine bir kez daha erişti. İnsan ve mekân ilişkisi bakımından Müslümanların mekâna bakışı nasıl olmalıdır?

Öncelikle, geleneksel İslami öğreti, insan ruhunun bir eve olan ihtiyacını ve eğilimini doğal olarak kabul eder. Daha geniş bir anlamda bir “yuva”ya. Peygamber tarafından da ifade edilmiştir. “Vatan” kelimesi hem Arapça hem de Türkçede mevcuttur. Peygamber, “Kişinin vatan sevgisi Allah’a olan inancından gelir.” demiştir. Öyleyse, Allah’a olan inanç, aynı zamanda kişinin vatan sevgisidir. İslam geleneğinde o ev, siyasi olarak tanımlanmıyordu. Ama ilk başta, bir şehrin mahallesi olarak tanımlanıyordu. Ve sonra, tabii ki şehir ve sonra eyalet, sonra İslam dünyası, İslam dünyasının geniş bölümü. Bir kara parçasına çizilen çizgi (sınır) diye bir şey yoktur, yani burası Suriye, burası Lübnan, burası Ürdün, Türkiye vb.

Örneğin kendi ülkenizde, 800 yıl sonra Türk maneviyatının ana figürü haline gelen Celaleddin Rumi’nin Konya’da ikamet eden bir Pers olduğunu kimse düşünmemişti. O bir Türk değil; o bir Pers. O zamanlarda kimse bunu düşünmezdi. Yani bu düşünceye geri dönmeliyiz. Burayı mimari olarak kastetmiyorum. Bu başka bir konu. Mekân meselesi çok önemli. Hayat alanından bahsediyoruz. Evimiz olan, dinimizi yaşayabileceğimiz bir alanın öneminin farkında olmalıyız. Ve tabii ki evden yani yaşadığımız yerden başlayarak, İslami bir alan yaratmaya çalışıyoruz. Sonrasında ise İslam dünyasına ulaşana kadar daha büyük çemberler. En büyük çember tüm insanlığı kapsar.

Sadece Müslümanlara değil, tüm insanlığa saygı duymalı, onları sevmeliyiz. Sadece ülkemiz için değil, tüm İslam dünyası için. Ve sadece ailemiz için değil, tüm ülkemiz için. İlgimiz, cömertliğimiz elbette kendimizin ve hatta milletimizin ötesine yayılmalıdır. Bir Türk’ün Malezya’da kendini evinde hissetmesinden çok, Türkiye’de kendini evinde hissetmesi elbette doğal. Ben neredeyse tüm İslam dünyasını gezdim. 40 yıldır kendi ülkemden uzaktayım, şimdi Washington’da sizinle konuşuyorum. Ama mekân duygusunu içimde taşıyorum. Ve benim evim olabildiğince İslami. Sorumlu olduğumu hissediyorum. Sadece söylediğinizi tekrar edeyim; salgın nedeniyle herkes bir evinin olduğu bilincine tekrar vardı. Mekân bir anlamda insanları ağırlamak zorunda kalıyor ve bu da fiziksel ve tıbbi olarak eve kapatılmaları nedeniyle onları tekrar düşünmeye itiyor. Bu çok ilginç.

Ayrıca Koronavirüs, insanları içe dönmeye zorladı. Hoşlarına gitse de gitmese de iç boşluğa bir dönüş. Bunun hakkında zaten bir şeyler yazdım. Koronavirüs ortaya çıktığında, konuyla ilgili bir röportaj vermiştim. Çünkü bu önemli bir konu. Küreselleşme olarak da adlandırılan sekülerleşen tek dünya fikrine karşı, evin veya yerel kültürün yerelliğinin önemini hatırlamalıyız. Koronavirüs bir anlamda küreselleşmeye karşıdır. Küresel olarak yayılsa da kültürel olarak etkisi tam tersi olmuştur. Evet, enfeksiyonun Avustralya’ya veya onun gibi yerlere de gittiği doğrudur. Ancak psikolojik ve ruhsal etkiler tam tersidir. Bizi bulunduğumuz an ve mekân hakkında giderek daha fazla bilinçlendirdi. Ve ayrıca içimizdeki manzaraya dönmemizi sağladı.

Son olarak dünyanın üzerine abanan pandemi sürecinden sonra nasıl bir dünyaya uyanacağımızı düşünüyorsunuz?

“Koronavirüs, insanları içe dönmeye zorladı. Hoşlarına gitse de gitmese de iç boşluğa bir dönüş. Bunun hakkında zaten bir şeyler yazdım. Koronavirüs ortaya çıktığında, konuyla ilgili bir röportaj vermiştim. Çünkü bu önemli bir konu. Küreselleşme olarak da adlandırılan sekülerleşen tek dünya fikrine karşı, evin veya yerel kültürün yerelliğinin önemini hatırlamalıyız. Koronavirüs bir anlamda küreselleşmeye karşıdır. Küresel olarak yayılsa da kültürel olarak etkisi tam tersi olmuştur. Evet, enfeksiyonun Avustralya’ya veya onun gibi yerlere de gittiği doğrudur. Ancak psikolojik ve ruhsal etkiler tam tersidir. Bizi bulunduğumuz an ve mekân hakkında giderek daha fazla bilinçlendirdi. Ve ayrıca içimizdeki manzaraya dönmemizi sağladı.”

Ben her zaman bir Müslüman olarak geleceği yalnızca Allah’ın bildiğine inanıyorum. Ve Kur’an, geleceği bildiğini söyleyen herkesin yalancı olduğunu söylüyor. Ama elbette, Allah bize mantığa dayandırarak neler olabileceğini tahmin edebilmemiz için bir akıl bahşetti. Benim gördüğüm kadarıyla Koronavirüs, aşılama ile inşaallah kontrol altına alınacak. Ümitvar olalım. Her neyse, modern bilime kutsal bir inek gibi tapınarak, onu baş tacı etmemek çok iyi bir ders oldu. Yine de Batı’da bunu kabul etmek istemiyorlar. Bilim derken, modern bilimin uygulamasını kastediyorum.

Hastalık, ülkeler arasında hızlı insan dolaşımı sebebiyle çok yayıldı. O halde neden Tunus, Fas ve Nijerya’ya yayılmadı? Elbette salgın oralarda da görüldü. Ancak modern iletişim ve ulaşım eksikliği nedeniyle, etkisi çok daha yavaş ve daha sınırlıydı. Seyahat nedeniyle birçok hastalığın dünyaya çok hızlı yayıldığını biliyoruz.

Şimdiki umudum, salgın hastalıkların, Tanrı’ya ve manevi dünyaya daha çok güvenmek ve maddi şeylere daha az güvenmek hususunda insanlara ruhani bir ders vereceği… Hayatın anlamı maddi şeylerde bulunmaz. Umarım hepimiz için sonuç olumlu olur. Meşhur İslami bir söz vardır, her zaman anlaması çok zordur ama çok doğrudur: “Olanda bir hayır vardır.” Ama bunu nasıl anlayabiliriz? Bundan nasıl ders çıkarabiliriz? İyiyi, iyi olarak idrak ederek… Bu bizim görevimiz. Ve umarım bu salgın modern insanlara biraz alçakgönüllülük öğretir. Umarım modern dünya ve tüm insanlık için çok tehlikeli olan kibir, nihayet bu vesileyle azalır.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

İlgili Yazılar

Güncel Hava Durumu

Ankara
kapalı
8.5 ° C
8.5 °
8.5 °
81 %
3kmh
100 %
Paz
8 °
Pts
6 °
Sal
10 °
Çar
13 °
Per
17 °

Güncel Döviz Kurları

TRY - Türk Lirası
EUR
37,251
USD
34,256
GBP
44,715
JPY
0,229

Yolcu Potreler

YolcuDergisi Sayi 109 Portre | İsa ARAR

Portre | İSA ARAR

YolcuDergisi Sayi 102 Portre | Marilyn BUCK

Portre | MARILYN BUCK

YolcuDergisi Sayi 103 Portre | ALIYA

Portre | ALIYA

YolcuDergisi Sayi 104 Portre | Teoman DURAL

Portre | TEOMAN DURALI

YolcuDergisi Sayi 108 Portre | Fetva TUKAN

Portre | FETVA TUKAN

Yolcu Seyir Defteri

Seyir Defteri: 109

Seyir Defteri: Söz 2

Seyir Defteri: Söz 3

Seyir Defteri: Söz 4

Seyir Defteri: Söz 5

Heybe & İstikamet