RÖPORTAJ |
Yılmaz Türker DEMİRBAŞ & Muhammed Emin EFE
“Büyük trajedilerin büyük anlatıları olur. İtalya’yı kasıp kavuran veba asırlar sonra Manzoni’ye ilham verdi ve o da ortaya “Nişanlılar” gibi bir başyapıt koydu. Napolyon olmasa Tolstoy “Savaş ve Barış”ı yazabilir miydi? Troya düşmese Homeros’u kim hatırlardı?”
Güncel Türk edebiyatında pek de alışık olmadığımız bir üslup göze çarpıyor eserlerinizde. Böyle olduğunu düşünüyor musunuz?
Merhaba. Bir yazarın alametifarikasının en başta üslubu olduğunu düşünüyorum. Bir aşçı için el lezzeti neyse, yazarın da biçemi odur. Kendi üslubum hakkında kuracağım cümleler pek objektif ve şık olmayacaktır lakin iki romanımın izleğinde aldığım dönütlere bakarsak farklı dönem ve denklemlerde geçmesine rağmen iki anlatıda da belirgin ve müşterek bir üslup ve dil görebiliyorsunuz. Demek ki, önemsediğim şeyleri okur da önemsiyor. Sadece kurguyu önemsemiyorum, sarf ettiğim her kelime ve kurduğum her cümlede de aynı titizliği göstermeye çalışıyorum. Sanırım bu hassasiyet de üsluba, artı değer katıyor.
Türk romancısında zaman zaman karşılaştığımız batılı seküler – gelenekçi muhafazakar karakterler üzerinden bir roman inşası görüyoruz. Sizin At Sancısı eserinizde de buna benzer bir durum söz konusu. Örneğin Peyami Safa ve Ahmet Mithat Efendi’de de gördüğümüz bu çatışmacı geleneği devam ettirdiğinizi düşünüyor musunuz?
Türk aydınının temel uğraşı, uzun asırlardır Türkiye’nin adresini tespit etmektir. Bu sadece Türkiye Cumhuriyeti’nin meselesi değildir. II. Viyana Kuşatması akabindeki durgunluk ve duraklama dönemleri kafamıza bu soruyu mıhladı: Biz neyiz ve neredeyiz? “Koçi Bey Risalesi”nden Metin Eloğlu’nun “Türkiye’nin Adresi”ne değin bütün eserler buna dair tespit ve yorumlar içerdi. Koçi Bey, 17. yüzyılda yaşamış bir mütefekkir ve devlet adamı. Demem o ki, mevzu sandığımızdan daha kadim ve köklü. Edebiyatımızın sığındığı en büyük çıkmaz bu adres meselesidir. Ahmet Mithat Efendi’den Hüseyin Rahmi’ye, Kemal Tahir’den Ahmet Hamdi’ye, Peyami Safa’dan Orhan Pamuk’a değin bir sürü yazar bir ya da birkaç eserinde Türkiye’nin konumunu tayin etmeye çalıştı. “At Sancısı” da gayet tabii, bu tapu ve kadastro geleneğinden azade değildir.
Hikayelerinizi kurarken üslubunuzu besleyen yazar ya da yazarlar var mı? Bir edebiyatçının etkiye yaklaşımı sizce nasıl olmalı? André Gide: “Etkiden kaçanlar, kendilerini bu soylu akrabalığa yakıştıramayanlardır.” diyor, siz de hikaye veya romanlarınızda böyle bir etkiye inanıyor musunuz?
Türkçeyi gürül gürül kullanan yazarları öncelerim. Ne kadar geniş bir hayal gücünüz olursa olsun onu sahneye çıkartacak, ona bir beden verecek olan şey kelimelerdir. Daha sonra kurmaca ve teknik gelir. Dili tökezleyen, kurgusu çalakalem bir eser teknik kumkuması olsa dahi benim nazarımda başarısız bir laboratuvar çalışmasından farksızdır. Anlatı, kuramdan fazlasıdır. İnsanın okuduklarından etkilenmemesi gibi bir duruma inanmıyorum. Lodos estiğinde başımız ağrıyor, gökte dolunay zuhur ettiğinde o gece uykusuz kalabiliyoruz, kasvetli havalarda daha çekingen olabiliyoruz ama satır satır okuduğumuz bir metin bizi hiçbir şekilde etkilemiyorsa o kitabı okumamışız demektir. İnsanı her şey etkiliyor. Bu da kimi zaman bir nimet, kimi zamansa külfet.
Yazma serüveninizi kısaca anlatır mısınız? Mesela ilhama mı inanırsınız yoksa düşünsel bir süreç içinde mi eserinizi meydana getirirsiniz? Edebi açıdan kendinizi kurarken kaleminizin merkezi (şiir, roman, hikâye) neresi oldu?
Eserin büyük ve hatta çok büyük kısmının çalışmakla oluştuğuna inananlardanım lakin ilk adımın da ilham ya da istidatla geldiğini inkâr edemeyeceğim. Atölyeler, nasihatler, sertifikalar, kaynak kitaplıklar ve de editörler sizi parlatabilir lakin saman alevine dönüşmemek için er geç yeteneğe ihtiyacınız olacaktır. Ben yazmaya şiir vesilesiyle başladım. Şiirin gönlümdeki yeri daima özel kalacaktır lakin zihnimde berkittiğim bir kurmaca dosya ile yazın dünyasına dâhil oldum. Şimdi iki romanım, bir Şiir’im var.
At Sancısı romanınızda At’ın Türk toplumundaki yerine, yüklediği anlama mı dikkat çekmek istemiştiniz yoksa sadece bir döneme mi ele alıyorsunuz?
Süleyman bir faytoncu ama alelade bir faytoncu değil. Babası İstiklal Harbi gazilerinden bir nalbant, dedesi sadrazamın atlarından mesul bir seyis. Üç kuşak da atın gölgesinde serpilmiş, atın alnında hayır bulmuş, adeta Türk tarihinin minyatürü bir aile. Romanın satır aralarında atın bizim için neye denk geldiğini bulabileceğimiz birçok ibare var. Bunlar uyduruk tespitler de değil, Malazgirt’ten İstiklal Harbi’ne değin süvari bir milletten bahsediyoruz. Vikingler denilince nasıl ki aklımıza kadırgaları, ejderha başlı tekneleri geliyorsa Türk denilince de aklımıza doludizgin atlar geliyor. Geliyor ama hâlâ birçok “medeni” memleket atlara sahip çıkıyorken bizim neden tekmil atlardan vazgeçtiğimiz kimsenin aklına gelmiyor. Atlar artık sadece ganyan bültenlerinde.
Romanınıza başlarken gideceğiniz yeri biliyor muydunuz?
Yazdığım hiçbir metni, sonunu zihnimde bağlamadan yazmaya başlamam. Hatta bu sebeptendir ki bazen tehirli olarak yazmaya başlarım ama yazacağım kurmacanın ancak bu şekilde içime sindiğini düşünüyorum. Elbette yazarken birçok motif giriyor, bazıları da metinden çıkmak zorunda kalıyor ama ana arterler daima zihnimde bellidir. Gelgelim tek yol da bu değildir, anlatının nereye götüreceğini bilmeden yazmaya başlayan yazarlar da vardır. Herkesin meşrebi başka başka…
İstanbul’da yaşayan bir yazar olarak İstanbul’a dair bir soru sormak istiyoruz. 1950’li yıllardan günümüze kadar İstanbul’a -köyden kentekontrolsüz bir göç var. Bu yığılma geriye dönüp baktığımızda İstanbul’a neye mâl oldu? Türk romancısına besleneceği bir alan oluşturdu diyebilir miyiz yoksa edebi anlamda bir erozyon mu söz konusu?
Büyük trajedilerin büyük anlatıları olur. İtalya’yı kasıp kavuran veba asırlar sonra Manzoni’ye ilham verdi ve o da ortaya “Nişanlılar” gibi bir başyapıt koydu. Napolyon olmasa Tolstoy “Savaş ve Barış”ı yazabilir miydi? Troya düşmese Homeros’u kim hatırlardı? İstanbul artık romantik şiirlerin değil, kara mizah anlatıların, post-modern romanların, karanlık öykülerin mekânı. Şehir bize söylemek istediğini müsilajla ilan etti sanki: Harç bitti, yapı paydos. Böyle büyük bir trajediyi yazmak bir yazarın değil, bir çağın harcı olabilir ancak.
“Şiir olmasa birbirimizi gereğince sevemeyiz, gereğince kavga edemez, birbirimizi gereğince özleyemeyiz. Gereğince kelimesinin üzerinde durmamın sebebi de şiirin gerekli olduğundandır.” Der Metin Eloğlu. Kaleminizin bir yüzü de şiire dönük. Şiir yazdığınızı ancak bildiğimiz kadarıyla yayımlamadığınızı görüyoruz. Metin Eloğlu’na ayrıca yakınlık duyuyorsunuz, Eloğlu’nun dil işçiliği, sahici tavrıyla birlikte dili taşıyan bir görevi kuşanmış olması bir hakikat. Şiir denildiğinde sizde biriken “anlam” nedir? Modern Türk Şiirinin seyrini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şiir bana hiçbir şey katmadıysa dahi dil hassasiyeti katmıştır. Çünkü ben oldum olası şiirin kelimelerden örüldüğünü düşünürüm. Eloğlu da bunu iyi bilen şairlerden. O, mensubu olduğu milletin, sokaktaki halkın ya da kahvehanedeki ahalinin meşrebini, mezhebini gayet iyi bilen, o lügati sular seller gibi ezberlemiş ve ona dil bahsinde yol yordam gösteren sahici bir tip. Yunus Emre de böyle değil midir? Bu yüzden şiirini Bâkî ve neslinin tekmil divanlarından daha kıymetli bulurum. Kim istemez ipeği, ibrişimi; hüner şayakla libas biçmek. Yunus da Metin Eloğlu da ve onlar gibi nice ozanlar da Türkçenin ses yollarını genişleterek Türkiye’nin adresine şerh düştüler. Bu çaba kıymetlidir. Günümüz Türk şiiri hakkında yorum yapacak kadar geniş bir repertuvarım yok, o yüzden ne söylesem eksik kalır.
Eserlerinizin sinematografik bir yanı da var. Bir gün beyaz perdeye uyarlanmasını ister misiniz? Sinemaya özel bir ilginiz var mı? Tavsiye edebileceğiniz 3 film sorsak paylaşır mısınız?
Fazıl Hüsnü, “Çağımızın şairleri, yönetmenlerdir.” demişti. Elbette kurgunuzun bir sinema perdesinde yorumlanması en basit tabirle heyecan verici olsa gerektir. Değişik bir deneyim olurdu. Sinemanın müşterisiyim, hepsi bu. Ona dair bir eğitimim yahut ihtisasım yok fakat filmleri irdelemeyi severim. Bir romandan uyarlandıysa romanı okumadan filmi izlediğim çok nadirdir. Kuru kuruya aksiyon yahut korku vadeden eserleri değil de derinliği olan filmleri seyrederim. Üç film hakkımı da yönetmen Joseph Losey’e teslim ediyorum. Genç Hizmetçiler, Kaza Gecesi ve Kaderi Arayan Adam. Sanatın ve felsefenin, ticarete galebe çaldığı fimlerdir.
Bir röportajınızda “Gürül gürül bir Türkçe” ifadeniz dikkatimizi çekti. Bu sarih ve yalın bir Türkçe özleminizi sekteye uğratan sebepler var şüphesiz. Yazar-okur ilişkisinde yazarın kısıtlandığını hissettiği hâli aşmak mümkün mü sizce? Hassasiyet gösterdiğiniz bu durumu neye/kime borçlusunuz?
Ben “At Sancısı”ndan sonra günümüz edebiyatına eğilmeye başladım. Sevdiğim yazarların büyük kısmı kabristanlarda mukimdir. Günümüz edebiyatının büyük kısmı deneysel ve fakat lisan fukarası. Üzerine iyice kafa yorulmuş bir kurgu yahut kompozisyon ya da rafine bir dil yerine papelci kurnazlığıyla insanları sadece şaşırtmayı çalışan ve bunu kıymeti kendinden menkul kuram ve tekniklerle süsleyen piyasa türedisi envai çeşit roman/öykü/anlatı. Belki daha çok kazandırıyor, daha çok sattırıyor, sözüm yok, gelgelelim kabile dili gibi üç yüz beş yüz kelime ile tamtam çalan tiplerin bırakın dünya edebiyatına yerel edebiyata bile söyleyecek kayda değer bir şeyi olamaz. Elbette çok kıymetli eserlerle de karşılaştım. Bunlar da bir o kadar memnun etti. Bu hassasiyeti nasıl kazandım tam olarak izah edemem ama bu hassasiyeti taşıyanlarla aynı istikamette yürüdüğümü biliyorum. Dilim, yegâne sermayem.
“Çok insan anlayamaz eski mûsıkîmizden Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden” Yahya Kemal Mûsıkiye olan ilginizi birkaç yerde ifade ediyor eserinizde de okuyucuyla paylaşıyorsunuz. Kültürümüzü diri tutan unsurlardan biri de hiç şüphesiz Türk Musikisidir. Bizimle paylaşmanızı istesek hangi fasılları söylersiniz?
Klasik musikimiz, sadece eserlerle değil kullandığı çalgılarla da Türk hayatının özünü, bir bakıma hülasasını temsil ediyor. Klasik kemençe, yaylı tambur, kanun, kabak kemane bizden başka hangi cemiyette böylesine canlı bir hüviyet imkânı bulabilirdi? En Batıcı aydın ve devlet adamlarımızın bile fasıl geleneğinden, klasik musikimizden kopamadıkları bugün artık tarihî vesikalarla gözümüzün önündedir. Medeniyetimiz aynı zamanda bir yanıyla musikiyle akagelmiştir. Biz teşrik tekbirlerini dahi bir musikiye büründürdük. Karagöz oyunlarına bir armoni kattık ki yeryüzündeki hiçbir gölge oyununda müzik bu kadar kıymetli bir öğe değildir. Semai kahvehaneleri, lavtacılar kahvehaneleri inşa ettik. Mehteran marşları ile yabancı bestekârlarla bile ilham verdik. Büyük bir millet isek bunda Tamburi Cemil Bey’in Çeçen Kızı’nın, Dede Efendi’nin Mahur Beste’sinin, Kemanî Tatyos Efendi’nin Karcığar Peşrevi’nin, III. Selim’in Hüzzam Şarkı’sının payı az mıdır?
Tarih, felsefe ve mitoloji ile ilgilendiğinizi ve beslendiğinizi bir konuşmanızda ifade etmiştiniz. Bundan sonraki eserlerinde Elvan Kaya Aksarı’yı farklı bir üslupla görür müyüz?
Kendini tekrar etmek, dipsiz bir kuyu. Götürüsü, getirisinden bol. Yazar, her eserinde aynı şarkıyı terennüm ediyorsa sazların susma vakti gelmiş demektir. Zikrettiğiniz gibi beslendiğim kaynaklar muhtelif lakin onları aynı zihnin süzgecinden geçirip yoğuruyorum. Sanırım üslubum büyük oranda değişmeyecektir. Dile olan düşkünlüğüm, mizacım hâline geldi. Bunların dışında ele alacağım konular, devirler farklılık göstereceği gibi anlatı teknikleri de kurguya uygun olmak kaydıyla değişiklik gösterecektir. Okurun karşısına bayat temcit pilavıyla çıkmaktan haya ederim. İlk romanım 1958’de, ikinci romanım ise günümüzde geçiyor. Anlatılar, meramlar ve kullanılan teknikler birbirinden farklıydı. Bundan sonraki romanların da öyle olacağını söyleyebilirim. Elbette ömrüm vefa eder de yazabilirsem.
Eserlerinizin sonunda bir yarım kalmışlık hissine kapılıyoruz. Siz böyle olduğunu düşünüyor musunuz? Yoksa bu bilinçli bir tercih mi?
Yarım kalmışlık hissine kapılıyorsanız yazar maksadına vasıl oldu demektir. Çünkü ben de yazarken o kekremsi, o sası, o buruk tadı alıyorum. İsterim ki okura da o tadı sunabileyim. Bırakın eseri, insan olarak da dünyada yarım kalmışlık yahut yarım bırakılmışlık hissiyle yaşıyoruz. Herkes bunun tedavisini başka bir metotta buluyor, bulduğunu sanıyor ve bir süre sonra başka bir sağaltıma geçiyor. Hangi rüya, “son” yazısıyla biter ki? Yarım kalan bir rüyanın kırıntılarıyla teselli buluyoruz. Edebiyat budur. Fazlası değil.
Vakit ayırdığınız için çok teşekkür ediyoruz. Nice eserler vermenizi heyecanla bekliyoruz. Kaleminiz kavi olsun.
*KİMDİR!
Çorum- Alaca’da doğdu. 2012 yılında İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü tamamladı. İlk romanı “At Sancısı” ile 2019 yılında Everest Yayınları İlk Roman Ödülü’nü ve 2020 yılında Attila İlhan İlk Roman Vakıf Özel Teşvik Ödülü’nü aldı. İstanbul’da yaşamaktadır.
















