İNSAN!
Sen ey insan! Sen ey tek Tanrının yalnız akrabası! Ey Tanrı hâzinesinin emanetçisi! Ey yerde ve gökteki tanıdık dost! Ey toprak tutsağı! Ey yolun sonunda O’nun gelmesinden karasızlığa düşen! Bir ömürdür gözünü bu yola diken! Ey koşan ve gelen bu yolcunun gelmek istediği hedefi O’nun iradesinin adımları altında geçit ol! Düzlen! Eziver kendini! Kır! Parçala! Sadece kendisi ‘”Tek olan” akraban karşısında itaatkar ol! Teslim ol! Sönüver! Sus! Ta ki sana doğru koşan bu yolcu yolda kalmasın, evsiz kalmasın! Sorulmasın, ümitsizliğe düşmesin! Taşlar, yoldaki kaba saba şeyler, deve dikenleri ayaklarını yaralamasın! Kırmasın, yolda düşmesin! Önündeki uzun esenlikle yürüsün! Ve yolun sonunda dört gözle O’na kavuşmayı bekleyen sana tez elden ulaşsın! Ve bu antlaşma yerindeki “Elest” sabahında “Zerr” aleminde yaşıyorken, burada birbirimizle buluşmayı karalaştırmıştık; birbirinden uzak düşmüş bu iki akraba tekrar birleşsin! Bu iki yabancı birbiriyle tanışsın! insan tutsak olan yarısını özgürlüğe kavuştursun, kendisinin gökteki akrabası olan Allah’ın gizli hâzinesinin tılsımını çözsün! ALLAH kendisinin yetiştirdiği mucizevî varlığa kavuşmakla kendisinin bilinmemekten kaynaklanan acısını unutsun! Değerli yaratığını kendisinin ebedi yalnızlık dergâhına götürsün! Onunla ünsiyet ve “insanlıktık kursun! Burada dinin bahşetmiş olduğu “teslim”, “rıza”, “tefviz”, “ibadet”, “İslam” gibi kelimelerin derin anlamları ortaya çıkmış olmaktadır. İnsan, Allah’ın kendisini daha hızlı bir şekilde insana ulaştırması için Allah tarafından düzenlenmiş bir yol oluyor. İnsan O’nun karşısında ne kadar çok teslim olursa o kadar O’nun nihaî hedefi haline gelir. Bunca kompleksliği olan yaratılış gayesine de ulaşmış olur. Ve sen ey insan! Allah’ın bu mesajına kulak ver! Çünkü nirvanaya ulaşman için Allah’ın senin bedeninde hulul etmesi için, gök ve yer arasındaki uzun aralıkları kat etmen için, bedene olan tutsaklığının devam etmesi, toprak zincirinde, yeryüzünde kalman gerekir. Teslim riyazet (egzersiz)iyle, ibadet işkencesiyle, Allah’ın hulul (!) yolunu senin ruhunun O’ndan bir dalga olduğu, o kaynağa giden yolu düzlemen gerekir. Sen bu toprak tutsaklığında kendi bağımsızlığını elde edebilirsin, Allah’ta fani olabilirsin; böylece Allah senin içine girer, sen Allah olursun, Allah da sen olur; ikilik ortadan kalkar. Bunların hepsini elde etmen mümkündür. Burada söylenilenlerin hepsine ulaşabilirsin. Her ne kadar toprak hayatında olsan ve (alçak yeryüzünde bağlanıp kalmışsan da), tapınma yolunu biliyorsun ve ibadet ediyorsun, yüce teslim ve rıza makamını değerli tefviz sermayesini kazanmış olursun. Böyle yapman ve böyle olman gerekir.
Ey meleklerin secde ettiği sen! Ben “başkaldırı”yı sevmiyorum. Her bir tuğyan dalgası, her bir patlama sesi, her sıçrayış beni incitiyor.
Çok! Çok! Çok! Artık göremiyorum! Teslim olmuş bir ömür! Katlanan bir yaşam, yıllar yıllar… Ne diyeyim? Kuşaklar ve kuşaklar… Hücumların, darbelerin, başkaldırıların temaşası. Temaşa, katlanma ve teslim! Artık yapamıyorum! Her başkaldırı beni teslime, en azından teslime katlanmaya yöneltiyor! Her katlanma bir tür teslim değil midir? Ben başkaldırmak istiyorum, insan “başkaldıran hayvandır”. “Başkaldırıyorum öyleyse varım”.
Durmuştum. Ve renk ateşi nurdan ardı ardına gelen patlamalar, korkulu ve çakmak gibi parlayan gözlerimin önünde uzağa doğru kalkışa geçiyorlardı, dönüyorlardı. Kendi sihirli oyunlarıyla meşgul oluyorlar, başıma üşüşüyorlardı. Bense ne yapacağımı bilmiyordum. Bütün olup bitenlerden kurtulmak ve rahatlamak için gözlerimi kapayacak olsam dünyam kararıyor, tekrar gece başlıyordu. Her şey geceleşiyordu! Yaşamım karanlıklara dönüyordu. Gözlerimi açacak olsam bu sihir yağmuru altında beziyordu. Sihirli ateşiyle verdiği şaşkınlık, kopardığı tufan, tehlike, perişanlık; teslime, sakinliğe, asayişe susayan ruhumu, yıllarca garip denizin kenarında suskun, düşkün olan ve yalnızca hasretin, hayalin ve hatıraların dizinde uyuyan, gözünü hareketsiz denizin sularına dikmiş olan bu ruhumu incitti, perişan etti ve YARALADI…
Ali ŞERİATI











