ALEV ERKİLET

RÖPORTAJ | Bilal CAN & Elifnur AKDİN

“Ana kaynakla bağlantının koptuğu, farklı kültürlerle etkileşimin arttığı, devrimci ruhun azaldığı ortamlarda kadının konumu gerilemiştir. Üstelik bu gerileme, bizzat kadının özgürleşmesinin temel dayanağı olan din ile meşrulaştırılmak ve sürdürülmek istenmiştir.”

“Eleştirellikten Uyuma Müslümanların Kamusal Alan Serüveni” isimli eserinizde Müslümanların kamusal alan ile ilişkisini ve durumunu ortaya koyarken “kendilerini evlerinde hissetme” kavramıyla olaya farklı bir boyuttan bakıyorsunuz. Müslüman’ın kamusal durumu nasıl olmalı?

Sözünü ettiğiniz tartışma, Eleştirellikten Uyuma kitabına adını veren bir makalede, “Sürgünden Eve, Eleştirellikten Uyuma: Türkiyeli Müslümanların Kamusal Alan Serüveni” başlıklı makalede yer alıyor. İlk olarak 1999 yılında Tezkire dergisinde yayınlanmış olan bu makalede, Yasin Aktay’ın Müslüman düşünür ve edebiyatçıların yazılarında belirgin bir diaspora söyleminin göze çarptığına dair tespitine gönderme yapmış ve 1980’lerden bu yana söz konusu söylemin geri çekilmeye başlamasının nedenlerine işaret etmek istemiştim. Kendini evinde hissetme kavramı Peter Berger-Brigitte Berger ve Hansfried Kellner tarafından Modernleşme ve Bilinç kitabında kullanılmıştır. Modernleşmenin yol açtığı bir yabancılaşmaya işaret etmek amacıyla kullandıkları bu kavramla yazarlar, modern bireylerin günlük yaşamlarının çeşitli kesimlerinde farklı ve çelişik anlam dünyalarıyla karşı karşıya kaldıklarını, bu süreçlerin bireyin topluma ve kendine yönelik deneyimlerinin göçebe bir karakter kazanmasına yol açtığını ve metafiziksel bir ev/ yuva kaybı ile neticelendiğini ima etmektedirler.

Ben Müslüman bireyin çerçevesi kendisi tarafından çizilmemiş, hatta kendi değerleriyle açıkça çelişen pek çok öğe barındıran bir toplumsal yaşam alanı içinde kendini evinde hissetmemesinin yapıcı taraflarını vurgulamış ve bu durumun bir toplumsal değişme dinamiği olarak nasıl iş görebileceğine değinmiştim. 80’lerden sonra bu söylemin nasıl yitirilmeye başladığının altını çizmiştim. 90’ların sonunda yapılmış olan bu değerlendirmeler, 2000 sonrasında bence çok daha anlamlı hale geldi. Siyasal başarı ve kazanımlar, kapitalist dünya-sistemin ekonomik kuşatmasına, sınıfsal ayrımların güçlenerek derinleşmesine, modern paradigmanın zihin dünyamızdaki kompartmanlaştırıcı etkilerinin artışına rağmen, pek çok tartışmayı soluklaştırdı, gündemden çıkarttı. Kendini evinde hissetmekten de fazlası oldu; bir “evsahibi olma” hissi doğdu. Son tahlilde dünya hayatının kendisini geçici bir emanet olarak algılaması beklenen Müslüman zihnin bu konforu, modernitenin kazanımlarına karşı muhalif duruşu da engelliyor diye düşünüyorum.

Kamusal alan tartışmalarını yoğunca gördüğümüz bir dönemde siz de bir kamusal alan mağduru olarak bu alanın kadın-erkek ayrımı konusunda neler düşünüyorsunuz. Kamusal alanı kadın üzerinden tartışmak nasıl bir yaklaşımdır?

Kamusal alanı kadın üzerinden tartışmak modern bir yaklaşımdır aslında. Genelde Doğu dünyasının özelde de Müslüman dünyanın geriliğinin sebeplerini inançta, inanç çerçevesi içinde de kadının pozisyonunda görmeye eğilimli olan Batılı/modern yaklaşım, kurtuluşumuzu kadının özgürleştirilmesinde, kamusal alana çıkarılmasında görmüştür.

Türkiye’de kadın, modernlik deneyimlerinde hep ön planda tutulan bir obje halinde gözükürken kamusal alan kadını eve hapsetmeye çalıştı. Modernlik ve kamusal alan bu bağlamda bir zıtlık teşkil etmiyor mu? Bu kavramların tanımları Türkiye’de farklı bir örnek mi teşkil ediyor? Türkiye bu bağlamda bir “sui generis” ülkesidir diyebilir miyiz?

Sanırım yukarıdan aşağıya dayatmacı yöntemlerle modernleşmekte olan Müslüman toplumlarda, çerçevesi aydınlanmacı modernist elitler tarafından çizilmiş olan kamusal alanı kastediyorsunuz. Bu açıdan bakıldığında bir çelişki yok. İmparatorluktan ya da geleneksel toplumdan modern olana geçiş sürecinde devlet, kendi tanımladığı “ideal vatandaş” tanımına uymayan herkese karşı görmezden gelme, tanımama, reddetme ve kendi istediği formata uydurma eğilimi içinde olmuştur. Modern örüntülerin Batı’da kendiliğinden ortaya çıkışı (modernite) ile Batı-dışına yayılması (modernleşme) arasındaki farka dikkat etmek lazım. Birincisi kendi tarihsel koşullarında ne kadar olağan, doğal, kendiliğinden ise, ikincisi o kadar güdümlü, olağandışı, dayatmacı ve dışarıdandır. Bu nedenle de zora dayanmak durumunda kalmıştır.

Abel Jeanniere’nin ‘Modernite Nedir?’ makalesinde modernliği açıklamaya çalışırken ‘modern’ sözcüğünün birkaç asırlık tarihe yapıştırılan bir etiket mi olduğuna, yoksa tüm kültürün, yani doğayla, başka insanlarla ve bu arada dinsel kavrayışımızla ilişkilerimizin başkalaşmasını mı gösterdiğine karar vermektir” diyor. Kamusal Alan bu başkalaşmanın göstergesi midir?

Her ikisidir bence. 15. yüzyıldan bu yana Batı dünyasında yavaş yavaş, tedricen ve kendiliğinden gelişmekte olan ekonomik, siyasal ve kültürel yapılara bir ad verilmiş, bir etiket yapıştırılmıştır. Sosyal düşünce, dünyayı ve orada olup bitenleri kavrayabilmek için, adlandırmak, sınıflandırmak ve kategoriler arasındaki ilişkileri ortaya koymak durumundadır. Neyi adlandırmıştır diye bakacak olursak, işte o zamanda da insan-doğa, insan-insan, insan-Tanrı ilişkilerindeki dönüşümü görürüz. Kamusal alan, bu başkalaşımların tezahür ettiği alanlardan biridir.

Türkiye’de “sivil toplum” kavramından çok “kamusal alan” tartışmaları yapıldı. Bu iki kavram birbirinin zıddı mı yoksa birbirinin tamamlayıcısı mı?

Kamusal alan-özel alan ve devlet-sivil toplum kavram çiftlerini kullanmak daha doğru olabilir tamamlayıcılık ilişkisini anlayabilmek için. Habermas’ın da belirttiği gibi, özel alankamusal alan ayrımının köklerini antik Yunan site devletlerinde görüyoruz. Helenik modelde “özgür vatandaşların ortak kullandığı polis’in alanı, tek tek şahıslara ait olan oikos’un alanından ayrılmıştır ve kamusal hayata katılabilmenin yolu, ev ekonomisi ve aile üzerindeki egemenlikten geçer. Kadın ve köleler üzerindeki egemenlik kamusal kararların alındığı alana dâhil olmanın ön koşuludur. Köleler ve kadınlar bu alandan tamamen dışlanmıştır. Gender ve aile sosyolojileri açısından bu ayrım özel bir önem taşır. Feodalizmin çökmeye başladığı dönemde yeniden gündeme gelen kamusal-özel ayrımı, kamusalı devlete/saraya, özeli ise mal ve emeğin alanı ile çekirdek ailenin içsel alanına hasretmiştir. Bu açıdan bakıldığında, devlet (siyasal toplum)- sivil toplum tartışmaları, özellikle dayatmacı modernleşme süreçlerinin hâkim olduğu Müslüman toplumlarda kamusal alan-özel alan tartışmalarını da içermektedir.

Nilüfer Göle “Gelenekler ve özellikle İslam karşısında Batı evrenselciliğini seçen modernleşme düşüncesinde kadın merkezi bir yer tutar. Batıcı seçkinler Batı evrenselciliğine ulaşmanın tek yolunun kadının İslami gelenekten koparak özgürleşmesi olduğunu savunurken, muhafazakâr akımlar kadına ilişkin geleneklerin bozulması, ‘liberalleştirilmesi’ girişimlerine kuşkuyla, yer yer tepki göstererek bakmışlardır” der Modern Mahrem eserinde. Muhafazakâr kesimin kadının kamusal alana girmesini bir “geleneğin bozumu” olarak görmesini nasıl açıklarsınız?

Kadının kamusal alana girmesinin bir “geleneğin bozumu” olduğu muhakkak ama ben bu meselenin sadece kadın açısından ele alınmasının yanlış olduğunu vurgulamaya çalışıyorum. Zira aynı “gelenek bozumu” toplumun erkek üyeleri için de söz konusudur. Burada sadece çalışma- çalışmama meselesinden bahsetmiyoruz. İster kadın ister erkek olsun “kişi”nin nerede ve hangi kurallar çerçevesinde ve nasıl bir insan-doğa paradigması bağlamında çalıştığının çok daha önemli olduğunu kavramak gerekiyor. Birinci soruda tartıştığımız eleştirellikten uyuma geçişin bağlamı budur. Kamusal pastadan kimin -kadınların mı, erkeklerin mipay aldığı meselesi modern bir meseledir; konunun İslami boyutu ise pay alınacak kamusal alanın doğasının sorgulanmasıdır. Gelenekselcilikle İslamcılık arasındaki ayrımın temellendiği nokta da burasıdır.

Kamusal Alan “biz sizi böyle istemiyoruz, bizim istediğimiz şekil ve yapıda olacaksınız” tanımı sadece muhafazakâr kadınlara mı bir vurgu taşır?

Tabi ki hayır. Türkiye modernleşmesi açısından bakıldığında, az önce de değindiğimiz gibi “biz sizi böyle istemiyoruz” yaklaşımı ideal vatandaş tipine uymayan herkesi hedef almıştır. Dili, dini, mezhebi, etnik kökeni, cinsiyeti bağlamında tüm “ötekiler” bu vurgudan nasibini alır. Çerkezler, Kürtler, Ermeniler, devletin öngördüğü dindarlığın dışına taşan Sünniler, Aleviler ve daha birçok grup, farklı dönemlerde sakıncalı görülmüş, ötekileştirilmiş, dışlanmış, baskılanmıştır.

Bir değişimden söz edecek olursak, 90’lardan günümüze kadının toplumsal yeri ve kamusal alanın kadın üzerindeki tahakkümünü değerlendirecek olursanız neler söylersiniz?

Kendisini Müslüman olarak tanımlayan yahut başörtülü kadınları kastediyorsanız eğer, 28 Şubat sürecinin doğurduğu yıkıma işaret etmeden geçmek olmaz. 28 Şubat, ‘bizim istediğimiz şekil ve yapıda olacaksınız’ talebini kadınlara şiddetle/baskıyla/dışlamayla yöneltmiş olması bakımından son derece cinsiyetçi bir uygulama olarak tarihe geçmiştir. Eğitim, çalışma, seçilme, söylem oluşturma hakları gasp edilen başörtülü kadınlar, sadece kadın oldukları ve başörtüleri ile hemen teşhis edilebildikleri için, sistematik dışlamaya maruz bırakılmışlardır. Bunu öncelikle vurgulamak isterim. İkinci olarak başörtüsü meselesinin son yıllarda giderek normalleşmesine karşılık halen yasal yahut anayasal bir zeminde güvence altına alınmış olmamasından kaynaklanan ikircikli bir durumun devam etmekte olduğunun altını çizmek gerektiğini düşünüyorum. Bu durum, başörtülü kadınlar üzerinde -giderek içselleştirilen- bir baskı oluşturmaya devam etmektedir. Temel hakların kullanımının yasal güvenceye değil “hoş gören” bir iktidarın varlığına bağlı olması doğru değildir. Ancak kadınların bu alandaki hakları için, bağımsız siyasi özneler olarak mücadele ettikleri de söylenemez. Çünkü bugün gelinen noktada, hakların, “zamanı geldiğinde” iktidar tarafından bahşedileceği düşünülmektedir ki, bu bence kamusal alanın kadın üzerindeki tahakkümünün bir başka boyutudur.

Modernleşme sürecinde muhafazakâr kesimin geleneği koruma çabası dâhilinde kadına atfettiği rol nedir, bu rol ne kadar sağlıklıdır ve eğer sağlıklı değilse Müslüman kadın kendine nasıl bir rol edinmelidir? Yazılarınızda sıkça ‘düzene tek kurban yeter’ deyip kadınları eve hapseden muhafazakâr anlayıştan, modernitenin çoktan evin içine nüfuz ettiğinden ve modern kapitalist düzen tümüyle ortadan kalkmadıkça kadın ya da erkek tüm Müslümanların bundan mustarip olmaya devam edeceğinden bahsediyorsunuz. Yukarıda bahsedilen rolü bu bağlamda açıklar mısınız?

Kapitalist dünya-sistem sadece Müslümanların değil küresel ölçekte tüm insanların, hayvanların ve bitkilerin kısacası beşeri ve ekolojik sistemin zararına olacak şekilde büyümektedir. Bu açıdan bakıldığında sorunu sadece Müslümanların ya da kadınların özgürleşmesi olarak görmek bana pek doğru gelmiyor. Bugünkü muhafazakâr yaklaşımlar, konuyu bir sistem meselesi olarak değil, sisteme kimin hükmedeceği meselesi olarak algıladıkları için, tartışmalar yaşam tarzı ile ilgili detaylardan öteye geçmiyor. Geçmişte kendilerine belirli bir yaşam tarzının dayatılmasından rahatsızlık duyanlar, bugün kendi doğrularını başkalarına yine bir “yaşam tarzı olarak” telkin etmenin kolaycılığından vazgeçmek ve gerçekten iyi tanımlanmış bir üçüncü yol olarak İslam’ın dünyaya neler verebileceği üzerine düşünmek durumundadırlar. Sosyal adaletin tesisi, ihtiyaçtan kaynaklanmayan aşırı üretim ve tüketimin insana ve doğaya etkisinin sorgulanması, doğruyu ve güzeli özgürlük içinde seçme hakkının herkese tanınması, kapitalist dünya-sistemin epistemolojik temellerinin ve atoma ve genlere müdahalenin sonuçlarının tartışılabilmesi, kadın ve erkeğin Allah karşısındaki ontolojik eşitliğinin tereddütsüz ve kayıt koymaya çabalamadan dile getirilebilmesi, sosyal düzenin sadece kadınların denetimi üzerinden sürdürülemeyeceğinin idraki gibi nice önemli mesele önümüzde duruyor ve dini, felsefi ve bilimsel temellerde tartışılmayı bekliyor. İslamcılığa atfettiğimiz önem, tüm bu başlıkları karşılayacak düşünsel üretimin buradan doğabileceğine inancımızdan kaynaklanmaktadır.

Dini ve Toplumsal Boyutlarıyla Cinsiyet konulu bir toplantıda sunduğunuz tebliğde, “Toplum birbirinden farklılaşmış, değişik nitelik ve görevleri olan insan gruplarından oluşur. Bu farklılaşmış grupların arasında bir tamamlayıcılık ve bağımlılık ilişkisinin olması kaçınılmazdır. Fakat bu ‘yatay düzlemdeki’ farklılaşma ödüllerin dağıtımı noktasında hiyerarşik bir ilişkiye dönüşür. Farklılığın zorunlu kıldığı tamamlayıcılığı toplumsal gerçeklikte bir hiyerarşi ve hegemonya ilişkisine dönüştüren, güç, saygınlık ve zenginlik olan bu ödüllerin bölüşümündeki eşitsizlikler, daha doğrusu adaletsizliklerdir” ve “Kur’an’ın ataerkil yorumu kadın-erkek ilişkisini tamamlayıcı olmaktan çıkarmış ve kadını erkeğin hegemonyasına tabi kılmıştır. Toplumsal hiyerarşide kadın erkeğin altına yerleştirilmiştir. Kadınlar Hz. Peygamber ve dört halife döneminde sahip oldukları hakların önemli bir kısmını kaybetmiş, sadece toplumsal değil dini olarak da erkeğin gerisinde tanımlanmıştır” ifadelerine yer vermişsiniz, İslamcı söylemde patriarkal bir vurgu olduğunu düşünüyor musunuz, bu konuda dikkat çekmek isteğiniz ve düzeltilmesi gerektiğini düşündüğünüz noktalar nelerdir?

Aslında söz konusu tebliğde altını çizmek istediğim husus, İslamcılığın ana kaynaklara ve peygamberin örnekliğine dönüşü savunması bağlamında bu patriarkal tutuma karşı öne çıkarılması gerektiğiydi. Tarihsel tecrübe de bu yönde bir çabaya işaret etmektedir. Şu anlamda; hemen tüm geleneksel toplumlarda, kadınlar “tehlikeli”, “fesat çıkaran”,” fitneye sebep olan” varlıklar olarak tanımlanmış ve bu gerekçeyle ötelenmişlerdir. Bu durum hemen daima vahyin müdahalesi ile düzeltilmiş; kadının durumuna yönelik müdahalelerle söz konusu eşitsizlikler giderilmeye çalışılmıştır. Ancak ana kaynakla bağlantının koptuğu, farklı kültürlerle etkileşimin arttığı, devrimci ruhun azaldığı ortamlarda kadının konumu yine gerilemiştir. Üstelik bu gerileme, bizzat kadının özgürleşmesinin temel dayanağı olan din ile meşrulaştırılmak ve sürdürülmek istenmiştir. Benim söz konusu tebliğde altını çizmek istediğim husus, İslamcılığın vahyin dinamik/devrimci bakışını tekrar kazanma çabası içinde olması ve Müslüman kadını toplumsal mücadele alanına çekmesi nedeniyle onu aktif bir siyasi özne haline getirdiğidir. Özneleşme süreci kadını önceki dönemlerin ikincil pozisyonundan çıkartır ve toplumun devinimi içinde ona birincil ve yaşamsal bir konum verir. Bu elbette tüm İslamcı hareketlerin kadın sorununa aynı açıdan yaklaştığı ya da hepsinin özgürlükçü olduğu anlamına gelmez; genel ve doktrinel bir potansiyele işaret eder.

Bir röportajınızda mahremiyet tanımının tarım toplumunun İslami gelenekle sarıp sarmalanmış değerleri üzerine kurulu normatif bir değere sahip olduğunu söylüyorsunuz. Kamusal alan ve mahremiyeti İslami temellerde yeniden inşa etmenin yolu nedir?

Yukarıdaki değerlendirmeyi geleneksel mahremiyet anlayışı için yapmıştım. İslami olanla geleneksel olan arasında bir karşılaştırma yapmaya çalışıyordum. Gelenek bakış kadının görünmez kılınmasına, modern olansa göz önüne çıkarılmasına odaklanır. İkisi de meseleye sığ yaklaşır. Gözün gördükleri ve görmedikleriyle ilgilidir tartışma. Oysa İslami olan, kadının, ister evinde otursun ister ticaret yapsın, ister öğretsin ister savaşsın –ki bunların hepsini yapmaya hakkı vardır- kamusal alanın içinde iken mahremiyeti yakalamasını vurgular. Örtü bununla ilgili bir şeydir; kamusal varoluşun mahremiyet içinde kalınarak gerçekleştirilebilmesinin yoludur. Dolayısıyla örtünün kendisi bizzat kamusallığa gönderme yapar. Bunları dışlayıcı, birbirini ortadan kaldıran seçenekler olarak düşünmek doğru değil bence.

“Düzgün Aileler Yeni Gelenlere Karşı” başlıklı yazınızda kentsel kamusal alanın çöküşünden bahsediyorsunuz. Bu çöküşte Müslümanların yeri ve payı nedir, muhafazakâr siteler (Başakşehir vs.) bağlamında açıklayabilir misiniz?

Mahremiyetin korunabilmesi için kadının eve kapanması, kent içinde ailenin korunabilmesi içinse kapalı-kapılı sitelerde yaşanması gerekir şeklinde düşünenler var. Elbette bu bir tercihtir. Ancak akılda tutulması gereken iki husus var. Bunlardan birincisi kentte zenginlerle yoksulların mekânsal olarak ayrışmasına yol açan süreçlerdir. Dini, sınıfsal ve etnik bakımdan heterojen olan mahalle olgusunun yerine tek-sınıflı, tek-dinli ve tek-etnili yerleşim alanlarının yani kapılı ve kapalı toplulukların (gated communities) geçmesi kentsel ayrışmayı hızlandırmaktadır. Herkes kendine benzeyen insanlarla yaşamaya başlamaktadır. Yoksul ve farklı olandan duyulan korku, içine çekilmeye ve ötekini dışarıda bırakmaya yöneltmektedir. İşte kamusal alanın çöküş noktası burasıdır. Sosyal kontak (temas) yoksa sosyal kontrakt (sözleşme) de olmaz diyen sosyal bilimcilerin işaret ettiği bu hususa ben, sosyal kontak yoksa tebliğ de yoktur, yardım da yoktur, sınıflar arası geçiş de yoktur diye pek çok madde ekleyebilirim. Somut bir örnekle açıklayacak olursak, Amerika’da özellikle siyahların yoğun olarak yaşadığı mahallelerde doğup büyüyen gençlerin, orta sınıf, eğitim görmüş, meslek sahibi olmuş siyahlarla bile karşılaşma imkânına sahip olmadıklarından, sınıf-altı (underclass) pozisyonlarını değiştiremedikleri saptanmıştır. Bu durum yoksulların yardım bağımlısı olma ve suça yönelme eğilimi artırmaktadır. Bu süreçte yoksulluk geçici olmaktan çıkıp kalıcı hale gelmekte; ayrışma, çatışmayı doğurmaktadır. Bu ayrışmalar, kamu gücünü arkasına alan müdahaleler sonucunda yaratılan gettolarla daha da derinleşmektedir. Zira gönüllü olmayan yerinden etmeler sonucunda mahallesini yani konutunu, iş alanını, komşularını, veresiye alışveriş yaptığı bakkalını kaybeden yoksulun, hayatını sürdürebilmek için pek az imkânı kalır. Mahalle zenginler için de gereklidir; verme, malından eksiltme, komşusu aç iken tok yatmama sorumluğunu ona her gün hatırlatacak olanlara herkesten fazla zenginlerin ihtiyacı var.

Taksim gezi parkı vakası kentteki değişimler hususunda kimin karar vereceği yani kentsel katılımla ilgili bir talep olarak okunabilir mi? Buradan hareketle AKP hükümeti iktidarı süresince hızlanan Türkiye’deki kentsel dönüşüm ve soylulaştırma projeleri hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Önceki soru bağlamında konuştuklarımız bizi ister istemez kent hakları tartışmasına getirecektir. Adil kent, konut hakkı, kentlilerin kenti kullanma hakkı başlıkları altında toplayabileceğimiz pek çok tartışma var literatürde. Bunlar yeni kuşak insan hakları arasında zikrediliyor ve İstanbul’un küresel bağlantılarının çoğalması ile birlikte bizim de gündemimize giriyor. Zira küresel kapitalizme eklemlenme sürecinde küçük olan her şey hızla yok olma sürecine giriyor. Küçük esnaf, küçük üretici tasfiye ediliyor. Hizmet sektörüne eklemlenemeyecek durumda olanlara kentte yer kalmıyor. Kent merkezi profesyonel meslek sahiplerine ya da üst sınıflara açılırken, yoksullar çeperlere doğru itiliyor. Tahliyelere ya da merkezden çepere itmeye dayalı soylulaştırma uygulamaları kent içinde güvenlikli bölgeler yaratma arzusuyla ve lüks konut beklentisiyle örtüşüyor. Peki, bütün bunların sonucu nedir? Kentin kullanma değerinden ziyade değişim değerinin öne çıkmasıdır; değişim değeri açısından kıymetli olan yerlerin soylulaşması, kapanması, tamamen kapalı bir konut alanı haline getirilemeyecek olan yerlerin bile mümkün olduğunca kapılı ve kapalı hale getirilmesidir. Ve elbette bütün bunlar hakkındaki kararların merkezden, yukarıdan, dışarıdan verilmesidir. Gezi sürecini, en azından polisin şiddetli müdahalesine kadar süren mücadeleyi kent hakları bağlamında kavramak ve anlamlandırmak mümkün. Daha doğrusu ben böyle anlıyorum ve bu açıdan da üzerinde hassasiyetle durulması gerektiğini düşünüyorum. Ancak, Gezi’deki ikinci evrenin başlaması yani mücadelenin ulusalcı solun hâkimiyetine girişiyle beraber, siyasi saflaşmaların kısır girdabı kent hakları tartışmasını boğdu. Kent haklarının Müslüman bireyin inanç bütünlüğü açısından ne kadar önemli olduğu unutuldu. Oysa kent sadece bir fiziksel alan, bir binalar bütünü değil, yaşayanların değerlerinin ve birbirleriyle ilişkilerinin dayandığı ilkelerin cisimleştiği bir sosyo-kültürel, sınıfsal gösteren aynı zamanda. Bu nedenle, kendini Müslüman kimliğiyle tanımlayanların şehri ve orada olup bitenleri daha bir dikkatle okumaya çalışmalarının elzem olduğunu düşünüyorum.

*KİMDİR!
1962 Ankara doğumlu. İlk, orta ve lise öğrenimini TED Ankara Koleji’nde tamamladı. 1983’te Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nü bitirdi. Yüksek lisans (1985) ve doktorasını (1996) araştırma görevlisi olarak çalıştığı aynı bölümde tamamladı. Bu dönemde DPT’nin Özel İhtisas Komisyonlarında ve Aile Araştırma Kurumu için yapılan “Metropolde Kariyer Meslekleri ve Aile Yapısı Temelinde Yaşama Tarzları” başlıklı araştırmada görev aldı. Bölümlerinden birini yazdığı araştırma raporu 1997 yılında yayımlandı. 1997-2000 yılları arasında Kırıkkale Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde yardımcı doçent olarak çalıştı. 2006-2007’de İBB’nin Tarihi Yarımada Koruma Amaçlı Kentsel Tasarım Projesi’nin sosyolojik araştırmalarını yürüttü. Aynı yıl ASAGEM için yapılan “Medya Profesyonellerinin ve Medyanın Aile Algısı” araştırmasında görev aldı. Bu rapor 2008 yılında yayımlandı.
Şubat 2012-Eylül 2013 tarihleri arasında Kırklareli Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünde yardımcı doçent ve doçent olarak çalışan Erkilet, Eylül 2013’den bu yana Sakarya Üniversitesi İletişim Fakültesi İletişim Bilimleri Bölümü’nde görev yapmaktadır. Ortadoğu’da Modernleşme ve İslami Hareketler, Ele Geçirilemeyen Toprak Kuzey Kafkasya, Eleştirellikten Uyuma, Toplumsal Yapı ve Değişme Kuramları ve İstanbul Halkının Dilencilik Olgusuna Bakış Açısı (İ. Coşkun ile birlikte) adında beş kitabı ve çeşitli kitap ve dergilerde yayınlanmış makaleleri var.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

İlgili Yazılar

Güncel Hava Durumu

Ankara
açık
29.6 ° C
29.6 °
25.7 °
30%
3.1m/s
0%
Çar
30 °
Per
30 °
Cum
28 °
Cts
27 °
Paz
28 °

Güncel Döviz Kurları

TRY - Türk Lirası
EUR
37,251
USD
34,256
GBP
44,715
JPY
0,229

Yolcu Potreler

YolcuDergisi Sayi 109 Portre | İsa ARAR

Portre | İSA ARAR

YolcuDergisi Sayi 102 Portre | Marilyn BUCK

Portre | MARILYN BUCK

YolcuDergisi Sayi 103 Portre | ALIYA

Portre | ALIYA

YolcuDergisi Sayi 104 Portre | Teoman DURAL

Portre | TEOMAN DURALI

YolcuDergisi Sayi 108 Portre | Fetva TUKAN

Portre | FETVA TUKAN

Yolcu Seyir Defteri

Seyir Defteri: 109

Seyir Defteri: Söz 2

Seyir Defteri: Söz 3

Seyir Defteri: Söz 4

Seyir Defteri: Söz 5

Heybe & İstikamet