RÖPORTAJ | Bilal CAN
“Türkiye hem emperyal (çokkültürlü imparatorluk tahayyül ve tasavvuruna dayanan) bir maziye sahip olması ve hem de göçlerle gelen vatandaşlarımızın bu ülkelerdeki insanlarla akraba olmaları nedeniyle bile bu bölgelerdeki siyasi, sosyal ve ekonomik değişim ve dönüşümlere duyarsız kalamamaktadır.”
Türkiye’nin son dönemlerdeki dış politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ülkemiz iki kutuplu bir uluslararası sistemin hâkim olduğu 1945-1990 arası dönemde çok kısıtlı bir manevra alanına hükmedebilen bir dış politika izlemekteydi. Herhangi bir uluslararası tutum oluşturulmasını gerektiren bir olay ya da farklılık gerçekleştiğinde, ulusal menfaatleri çerçevesinde bir politika izlemek yerine başta İsrail olmak üzere ABD’yi de içine alan büyük Batı’nın çizdiği rol çerçevesinde politika geliştiren Türkiye, dış politikasını müttefiklerinin çıkarlarını esas alarak şekillendirmekteydi. “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesinin yanlış yorumlandığı bu dönem, tamamen silik, pasif ve etkisiz kalmanın ve statükoyu korumanın büyük bir kazanç olarak algılandığı bir dönemdi. Ancak Özal’la birlikte bu zihniyet önemli ölçüde aşılmaya başlandı. Öyle ki, Cumhurbaşkanlığı döneminde dış politikayı kendi uhdesine alan Turgut Özal, uluslararası değişim dinamiklerine bağlı olarak dünya meselelerinde Türkiye’yi merkeze alan politikalar izlemeye başladı. Başta Kürt sorunu olmak üzere iddialı bir dış politika izlememize mani olan iç sorunlarımıza köklü çözümler bulmaya çalışan Özal, ülkeyi Batı’da sözü dinlenen bir ülke haline getirdi. Ne var ki, Özal’ın apansız ölümüyle tüm bu kazanımlar ortadan kalktı ve ülke gerek iç ve gerekse dış politik gelişmeler bakımından tarihinin en karanlık dönemlerini yaşamaya başladı. 2002 yılında yolsuzluk ve başarısızlık nedeniyle çöken koalisyon hükümeti yerini Ak Parti iktidarına bıraktı. Ak Parti en büyük farkını dış politikada sergiledi. Öncelikle insan hakları, demokrasi, sivilleşme parametrelerini hakim kılmak ve vesayet rejiminden kurtulmak için Avrupa Birliği ile entegrasyon sürecini bir manivela olarak kullandı. 2005 yılında AB ile müzakereler başlatıldı. Kopenhag siyasi kriterleri bir dışsal değişim dinamiği olarak ülkenin ekonomik, siyasi ve toplumsal gelişime çok büyük katkılar sağladı. Bu dönemin dış politikası, artık müttefikler tarafından sınırları önceden belirlenen bir politika alanı değildi. Türkiye proaktif, iddialı, değerler üzerinden şekillenen ve kendi eksenini kendisini belirlediği bir dış politika izlemeye başladı. Osmanlı’nın bırakmak zorunda kaldığı topraklarda, Kafkasya, Ortadoğu ve Balkanlarda belirleyici olmayı esas alan bu politika, neo-Osmanlıcılık olarak yaftalandı. Ortadoğu’daki değişim ve dönüşümlere bigâne kalamayan Türkiye, ABD’nin 2009 mali krizi ve Asyapasifik’e yönelen ilgisi nedeniyle bölgeden çekilmesi, bölgeyi yöneten diktatörlerin meşruiyetlerini yitirmeleri ve Pan-Arabizm politikasının çökmesi gibi saikların sürüklemesiyle bölgede aktif rol oynamaya başladı. Göz dolduran büyük bir ekonomik büyüme yaşan Türkiye, bölgesel güç olma yönünde önemli adımlar atmaya ve hamleler yapmaya başladı. Bu tercih, bölgenin lider ülkesi olan İsrail’le ilişkilerin bozulmasına yol açtı. Mavi Marmara ve Davos Zirvesindeki restleşme Türkiye’nin bölgede yalnız bırakılmasına götürecek bir biçimde uluslararası camiayla ilişkilerini bozdu. Bu yeni gerçeklik, Türkiye’nin hasımları tarafından değerli yalnızlık olarak adlandırıldı. Mısır, Suriye ve Kuzey Irak’ta izlediği dış politika, Türkiye’nin müttefikleriyle arasında ciddi bir uçurumun açılmasına yol açtı. Mısır’daki darbeyi destekleyen, Suriye’deki katliama göz yuman ve zımnen destek veren, Kürt sorunun ulusal inisiyatifle çözümüne karşı olan ve Kuzey Irak petrollerinin Türkiye üzerinden dünyaya akıtılmasını çıkarlarına uygun görmeyen Batılı güçler, Türkiye’yi bu yeni yörüngesinden çıkartmak için her türlü fırsatı değerlendirmektedirler.
Arap Baharı bir domino etkisi ile birbirini etkiledi, sosyal hareketler alanında bu tür etkiler normal mi yoksa bu bir proje miydi?
1995 yılında CIA, “Global Trends in 2015” adında bir rapor yayınladı. Bu rapora göre, 2015 yılına gelindiğinde dünyanın yer altı ve yer üstü zenginliklerinin yüzde seksen beşi halkı Müslüman olan ülkelerin eline geçecekti. Bu rapor ABD’yi harekete geçirdi ve oğul Bush’un ilk döneminde Büyük Ortadoğu Politikası (BOP) olarak bilinen bir proje geliştirdi. Bu projeye göre, bölgeye demokrasi getirme bahanesiyle askeri müdahaleler yapılacak ve Ortadoğu’da küçük küçük ülkeler kurularak bölgenin haritası değiştirilecekti. Bu politikayı hayat geçirmek için fırsat, 11 Eylül 2001 terörist saldırıyla doğmuş, bu gerekçeyle önce Afganistan daha sonra Irak işgal edilmişti. Ne var ki, bu işgaller başarısızlıkla sonuçlandı ve süreç içinde bu projenin uygulanmasının mümkün olmadığı anlaşıldı. Özellikle neocon denilen muhafazakâr ve şahin kesimin iktidardan uzaklaştırılması ve demokrat başkan Obama’nın söz sahibi olmasıyla birlikte bu çılgın proje rafa kaldırıldı. Ancak Tunus’ta 2010 yılı sonunda üniversite mezunu ve mühendis olmasına rağmen seyyar satıcılık yapan Muhammet Bazuzi isminde bir gencin bir kadın polisin hakaretine uğraması neticesinde kendini yakması, Arap baharı olarak adlandırılan sivil hareketin fitilini ateşlemiş oldu. Farklı Arap ülkelerinde üst üste ve birbiri ardınca başlayan ayaklanma ve isyanlar, kudretli diktatörlerin kâğıttan kaplan gibi birbiri ardınca düşmeleriyle sonuçlandı. Ancak ne yazık ki, 2013 senesi diktatörlerin geri dönme ve rövanş alma dönemi oldu. Halkın iktidara getirdiği hükümetlerin birtakım başarısızlıkları, farklı beklentilerle devrime destek veren grupların umduklarını bulamamaları nedeniyle daha sonra iç çatışma içerisine girmeleri ve bu hareketleri kendi ulusal çıkarlarına tahvil etmeyi amaçlayan ABD ve Avrupa’nın manipülasyonları neticesinde bu hareketler daha başlamadan boğulmuş ve akamete uğratılmış oldu. Sonuç itibarıyla, yüksek tahsil yapmış olmasına rağmen ülkenin gayri safi milli hasılasından hak ettiği payı alamayan gençlerin sosyal medya üzerinden başlattığı ve diktatörlere karşı girişilen bu hareket, sivil, demokratik ve halkın kendi sosyo-politik dinamiklerinden kaynaklanan asil bir kıyam/kalkışma idi.
Arap Baharı neoliberal politikaların etkisinde oluşmuş güdümlü bir hareket midir yoksa dünya tarihini değiştirecek önemlibir tarihsel bir kırılma mıdır?
Arap coğrafyasına ve genel olarak Ortadoğu ve Kuzey Afrika siyasi panoramasına bakıldığında, dünyanın bu kısmında sosyolojik zamanın durduğuna şahit olunmaktadır. Dünya baş döndürücü bir hızla değişir ve dönüşürken bu bölge, Osmanlı’dan ayrıldığı yirminci yüzyıl şartlarından zerrece farklılaşmamıştır, denebilir. Ama tek değişen şey, belki de bölge gençlerinin gittikçe artan oranda tahsil görmeleri ve yurtdışına açılmaları olmuştur. Paranın, hizmetlerin, sermayenin ve insanların küresel çapta sirkülasyon kazandığı, ulusal sınırların eski önemini yitirdiği ve neoliberal politikaların hakim olduğu bu yeni dünyada yalnız ve arkaik kaldığını fark eden gençler, bu yeni dünyanın sunduğu iletişim imkanlarını kullanarak facebook ve twitter üzerinden örgütlendiler. Aslında Arap Baharını tetikleyen temel unsur, gıda fiyatlarının fahiş bir biçimde yükselmesi ve eğitimli işsizlerin sayısının gittikçe artmasıdır. Tarihinde ilk defa Ortadoğu’nunkendi toplumsal dinamikleriyle modernleşme, demokratikleşme ve sivilleşme hamlesi olarak tarihsel bir kırılma noktasıdır denebilir. Ancak geçtiğimiz sene içerisinde bu hareket tam tersine dönmüş, darbeler ve manipülasyonlarla dikta rejimleri tekrar ikame edilmiştir. Bu hareketi kendi çıkarlarına uygun bir yörüngeye oturtmaya çalışan Batı ülkeleri, “evrensel” olarak niteledikleri kendi ilkelerini çiğnemek pahasına bu hareketi boğmak için ellerinden gelen gayreti göstermişlerdir.
Arap Baharı hakkında yazmış olduğunuz bir yazıda “Bu tür hareketler; şiddet taraftarı ya da şiddet içermeyen, legal ya da illegal, çöküşü ya da eğitimi esas alan, aşırılığa ya da ılımlılığa teşvik eden ya da bazen kargaşa çıkarma ve ayaklanma gibi kendiliğinden gelişen karakterler taşırlar” demiştiniz. Arap Baharı bu bakımdan bir “suigeneris” midir ve Arap Baharı süreci tamamlandı mı?
Haddi zatında Arap Baharı adı 1968 Prag baharından mülhemdir. Daha önce buna benzer hareketlere insanlık tarihinde şahit olunmuştur. Arap Uyanışı da denen bu sivil hareket kendiliğinden gelişmesi ve tarihinde ilk olması açısından önemlidir. 100 yıldır uyuyan bir milletin ilk uyanışı olan bu hareket, henüz tamamlanmamış bir oluşumdur. Zira 2010 sonunda başlayan bu kalkışma, diktatörleri koltuğundan etmiş, 2013 yılı ise darbeci ve anti-demokratik yapıların rövanşıyla akamete uğradı. Sürecin bundan sonra nasıl gelişeceği henüz bir kesinlik kazanmamıştır.
Türkiye’nin Arap Baharı karşısındaki tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Kangrenleşen bir Suriye Meselesi var hala. Suriye’nin bu durumu Arap Baharı’nın etkilerinin daha da uzun süre konuşulacağını gösteriyor. Sizce Suriye’nin bu duruma gelmesinin asıl nedeni nedir? Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
YO Daha önce de belirttiğim gibi, Ak Parti dış politikası değerler üzerinden şekillenen, ulusal çıkarlara endeksli ve proaktifbir politika olmuştur. Bu bağlamda komşularla sıfır sorun politikası izleyen ülkemiz, Arap baharıyla birlikte bölgeye daha fazla ehemmiyet vermiş, Suriye sorunu bir an önce çözüme kavuşturmak için uluslararası platformlarda etkin ve etkili bir diplomasi izlemiştir. Zira Suriye konusu, 2013 yılı başında start alan Barış ve Çözüm sürecini olumsuz etkilemekte, ülkemizde Kürt politika yapıcıları ikilemde bırakmakta ve kendilerini cihadist olarak tanımlayan El-Kaide ve Taliban uzantısı Nusra örgütü gibi unsurların ciddi güvenlik zafiyetleri yaratmalarına imkan sağlamaktadır. Türkiye tarihinde ilk defa muhalif grupları örgütleyerek ve bu aktörleri eğiterek diktatör Esad’a karşı alternatif bir yönetim oluşturma teşebbüsünde bulunmuştur. Hâlbuki daha çok yakın zaman öncesine kadar Esad yönetimiyle çok iyi ilişkilere sahip olan, sınırları kaldırmayı hedefleyen ve hatta Antep ve Halep’te ortak bakanlar kurulu toplayarak samimiyetini ve dostluğunu ortaya koyan Türkiye, gelişen silahsız muhalefetin taleplerine makul cevaplar vermesi ve demokratik bir yönetim sergilemesi hususunda Esad’a ciddi destek vermiştir. Bunun ötesinde Dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu, Başbakan’ın Suriye Özel temsilcisi olarak Şam’a gönderilmiş, Esad’la 6 saat süren bir görüşme yapılarak ortak bir yol haritası açıklanmıştır. Ne var ki, Baas rejiminin katı ve bağnaz tutumuna karşı duracak cesareti gösteremeyen Esad, halkını sistematik bir biçimde ve acımasızca öldürme yolunu tercih etmiştir. Diktatörler yerine mazlum halkların yanında yer almayı ahlaki ve ilkesel bir zorunluluk olarak gören Türkiye, Esad’la köprüleri tamamen atmıştır. Kuşkusuz bu kararda ABD’nin o dönemdeki Dışişleri bakanı Hillary Clinton’ın Esad’a karşı askeri bir müdahale yaparak onu tahtından indirme kararlığı da etkili olmuştur. Ne var ki, önce Arap baharına karşı tepkisiz ve sessiz kalmayı yeğleyen İsrail, Mısır’da İhvan-ı Müslimin yönetiminin iktidara gelmesi, yeni Devlet Başkanı Muhammet Mürsi’nin Enver Sedat’la 1979’da imzalanan ve İsrail’e çok büyük imtiyazlar tanıyan Camp David anlaşmasınıyırtıp atması üzerine Suriye’deki değişime şiddetle karşı çıktı. Zira İsrail Suriye’de Esad yerine gelecek yönetimin İslami duyarlılığa sahip, Türkiye’ye müzahir ve bölgedeki İsrail çıkarlarına muhalif bir yönetimin gelebileceğini fark etti. Mısır’da Sina yarımadasındaki çıkarlarını yitiren İsrail, Esad’ın gidişiyle Golan tepelerindeki çıkarlarını da kaybedeceğinden korktu ve ABD’yi frene basması konusunda ikaz etti. ABD’nin müdahaleden vazgeçmesi üzerine Türkiye, Suriye ve Mısır konusunda insan haklarını, demokrasiyi ve halkların refahını savunan tek ülke olarak kaldı. Rusya ise Doğu Akdeniz ve Lazkiye’deki askeri üssüne kaybetmemek ve Baas rejimiyle sosyalist ideoloji üzerinden kurduğu ilişkileri kaybetmemek için Esad’a ciddi destek verdi. Şii dünyanın lideri olarak görülen İran, Sünnilerin lideri olarak görülen Türkiye’ye duyduğu husumet ve rekabetin bir sonucu olarak Esad’ın yanında yer aldı. Öte yandan ABD, en büyük hasmı olarak gördüğü İran’a ambargoları kaldırma sözü vermiş ve çoktan el sıkışmıştı. Tüm bu tahlillerin ışığında, Türkiye, Suriye meselesinde ahlaki bir tutum sergilemiş, yukarıda ifade ettiğim çıkarlar yumağı ve anlayış farklılığı nedeniyle uluslararası camiayı bu haklı yörüngede buluşturamamış, Baas rejiminin devrilmesinin yapısı gereği aynı zamanda Suriye devletinin yıkılması anlamına geleceğini tam olarak hesap edememiştir. Türkiye’nin Suriye’deki Nusayri ve diktatör lidere muhalif tutumu, ülkemizdeki Nusayri azınlık tarafından da yanlış anlaşılmış ve adeta mezhepler üzerinden kimlik politikaları uygulandığı zehabı ve algısını doğurmuştur.
Türkiye’nin bu günkü dış politikası değerlendirildiğinde bölgesel güç olma girişimini gözlemliyoruz. Türkiye’nin bu bölgesel güç olma girişimini Ortadoğu ve Türkî Devletler kapsamında nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye gerçekten de daha önce anlattığım gerekçelerden dolayı bölgesel güç olma arayışına girmiştir. Bu arzusunu, pek çok uluslararası meselede ön alması, uluslararası ihtilaflarda uzlaştırıcı rolü oynamaya teşne olması, bölgede uluslararası toplumdan bağımsız ve farklı politikalar yürüterek inisiyatifler almasından kolayca anlayabiliyoruz. Özellikle son dönemde Kuzey Irak petrollerinin Avrupa’ya Türkiye’den akıtılmasına yönelik yaptığı anlaşma, TANAP ve Şah Deniz II başta olmak üzere diğer bölgesel petrol boru hatlarının da Türkiye’den dünyaya bağlanması gibi projelerle Türkiye’nin petrol ve doğal gaz sağlayıcı ve dağıtıcı bir havzaya dönüştürülmesi planı, üçüncü köprünün inşasına başlanması ve özellikle dünyanın en büyük havalimanı olarak Frankfurt’un hegemonyasını elinden alacak üçüncü bir havalimanının yapılması Batı’yı çileden çıkartan ve bölgesel güç olma arayışlarını gün yüzüne çıkaran en önemli hamleler olarak tarihe geçmiştir. Ancak tüm bu hamlelerin şiddetle akamete uğratılmaya çalışılması, Arapların milliyetçilik duygularının yeniden kabarması sonucu bölgede etkin olmasına karşı çıkmaları, Suriye ve Mısır başta olmak üzere Arap Uyanışının tersine dönmesi Türkiye’nin elini kolunu bağlamaktadır. Özellikle Türkiye’nin Mısır ve Suriye’de demokratik yönetimleri iktidara taşıyarak bölgede bir Sünni hilali oluşturmaya çalıştığı algısı, bölgede zaten Lübnan ve Hizbullah’la kuşatılmışlığından kaynaklı olarak güvenliği tehdit altına girmiş olan İsrail tarafından tüm dünya kamuoyuna yayılmaktadır. Maalesef Türki Devletlerin durumu da Ortadoğu’dan farklı değildir. Çoğu petrol ve doğalgaz zengini olan bu ülkeler hala halkına düşman diktatörler tarafından yönetilmektedir. Bu ülkelerin lideri de bu uyanış hareketinin kendilerine sirayet etmesinden ciddi kaygı ve korku duymaktadırlar. Bu bağlamda Türkiye’nin bölgenin demokratikleşmesine yönelik çabaları ve aldığı inisiyatifler, sıranın kendilerine geleceğini bilen Türki Cumhuriyetler tarafından da tehdit olarak algılanmaktadır. Ama tüm bu yanlış algılara rağmen Türkiye, uluslararası toplumun yanlışlarını vurgulamaktan kaçınmamakta, Birleşmiş Milletlerin 5 üyeden oluşan anti-demokratik Güvenlik Konseyi’ni “dünya beşten büyüktür” sloganıyla değişime zorlamakta, NATO’nun Müslüman dünyaya yönelik patolojik tavrını kıyasıya tenkit etmekte, Avrupa Birliği’nin değerlerinden ve ilkelerinden uzaklaşarak inandırıcılığını yitiriş sürecine dikkatleri çekmektedir.
Türkiye’nin Ortadoğu ülkeleri için model ülke olarak gösterilmesi Türkiye’nin yeni bir Osmanlıcılık fikrinin dirilişi olarak okunabilir mi?
Türkiye halkı Müslüman olan 57 Ortadoğu ülkesinde modern, demokratik, laik ve Batılı değerlerle mücehhez tek ve yegâne ülkedir. İslam’la demokrasinin ahenkli bir bütün olabileceğini tüm dünyaya ispat eden Türkiye, istikrarlı bir ekonomik büyümeyi sağlayarak bölgenin model ülkesi haline dönüşmüştür. Türkiye’nin güvenliği Bosna’dan başlar diyen başbakan, özellikle Bosna Savaşından sonra bölgenin yeniden şekillenişinde aktif rol oynamıştır. Pek çok Türk şirketi bölgede faaliyet göstermiş, TİKA, Yunus Emre gibi kuruluşlar Türk kültürünü bölgeye nakşetmeye çalışmışlardır. Esasen Osmanlı devletinin çöküş aşamasında ve toprak kaybıyla neticelenen savaşların sonunda Anadolu’ya büyük göçler gerçekleşmiş ve bu göçlerle Balkan, Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Avrasya bölgesinden akın eden pek çok Türk ve Müslüman, vatan olarak kendilerine Türkiye’yi seçmiştir. Dolayısıyla Türkiye hem emperyal (çokkültürlü imparatorluk tahayyül ve tasavvuruna dayanan) bir maziye sahip olması ve hem de göçlerle gelen vatandaşlarımızın bu ülkelerdeki insanlarla akraba olmaları nedeniyle bile bu bölgelerdeki siyasi, sosyal ve ekonomik değişim ve dönüşümlere duyarsız kalamamaktadır. Ancak tüm bu hassasiyetler, Türkiye’nin irredentist (kaybettiği toprakları yeniden kazanma eğilimine yönelik hırs taşıyan) politikalar izlediğini göstermez. Güçlü bir ekonomiye ve cihan şümul bir iddiaya sahip olan her büyük ülke, küreselleşme çağında başka türlü davranamaz, davranmamalıdır da.
Dünya sahnesinde gelişen olaylar bağlamında Türkiye’nin dış politikasının hedefi nedir?
Türk dış politikasının hedefi, kurulduğu günden beri nerdeyse hiç değişmemiştir. “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi, Atatürk’ün koyduğu en önemli ve değişmeyen bir hedeftir. Öyle ki kurulduğu günden beri Cumhuriyetimiz, hiçbir savaşı başlatmamış ve hiçbir savaşın ya da istikrarsızlık yaratan kaos ve terörün içinde yer almamıştır. Ancak günümüzde bu hedefe ulaşma stratejisi önemli ölçüde değişime maruz kalmıştır. Daha önce pasif yalnızlık politikası izlenerek, düşük profil (low profile) çizilerek ve büyük güçler arasında denge politikası güdülerek gerçekleştirilmeye çalışılan bu hedefe, Türkiye’nin büyük bir devlet haline gelişiyle beraber daha iddialı ve kişilikli siyasalarla ulaşma çabası içerisindedir. Özetle, Türkiye bölgede barış ve istikrar üreten bir huzur ve medeniyet adası olmayı hedeflemekte ve dış politikası ilhamını bu hedeften almaktadır.
Türkiye’nin dış politikasıyla ilgili olarak eklemek istediğiniz başka bir konu var mı?
Dış politika kararları, sonuçlarını uzun vadede gösteren bir karakter taşımaktadır. Türkiye’nin dünyada huzuru sağlama, daima haklının yanında yer lama, değişimi doğru okuma yönündeki isabetli politikaları kısa vadede bize kaybettiriyor gibi görünse de uzun vadedede olumlu neticeler kazandıracaktır. Ancak Türkiye’nin bölgesel güç olma noktasında yumuşak karnı, zengin enerji kaynaklarına sahip olmaması ve ciddi boyutlara ulaşan cari açığıdır. Umuyorum ki, genç, dinamik ve özgüveni yüksek demografyası ve zengin tarihi mirasa dayanan medeniyet algısı ülkemizin bu stratejik hedeflerine ulaşmasında en büyük destekçisi olacaktır.
*KİMDİR!
Kasım 1974’te Uşak’ta doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini aynı şehirde tamamlamasının ardından 1992’de Marmara Üniversitesi Uluslararası ilişkiler Bölümünde okumaya hak kazandı. Üniversite’nin akabinde gene aynı üniversitenin Sosyoloji ve Antropoloji Bölümü’nde, “Marx ve Pareto’nun Sosyolojik Karşılaştırması” adlı teziyle yüksek lisansını ve Avrupa Topluluğu Enstitüsü’nün Avrupa Birliği Siyaseti ve Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalında “Avrupa Birliği Entegrasyonu Sürecinde Türkiye’nin Kimlik Problemleri” (Identity Problems of Turkeyduringthe EuropeanUnion Integration Process) başlıklı teziyle doktorasını tamamladı. 1998-2009 yılları arasında Dumlupınar Üniveritesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümünde öğretim üyesi olarak çalışan Prof. Dr. İnaç, 2009 Ekiminde akademyadan ayrılarak bir yıllık zaman diliminde bürokrasi içinde yer aldı. Kütahya, Afyon, Manisa ve Uşak illerini kapsayan Kuzey Ege Kalkınma Ajansı’nın kurucu Genel Sekreterliği görevini üstlenen Prof. Dr. İnaç, edindiği bilgi ve birikimi teoriden pratiğe aktararak bölge kalkınmasına hizmet etti. Şu an farklı üniversitelerin uluslararası ilişkiler, siyaset bilimi ve sosyoloji bölümlerinde dersler veren yazar, sosyoloji ve siyaset biliminin birleştiği multi-disipliner çerçevede yerli ve yabancı literatürde makale ve kitap yayınlarını sürdürmektedir. Prof. Dr. İnaç, Ağustos 2013 itibarıyla aynı üniversiteye uluslararası ilişkiler profesörü olarak atanmıştır.
















