SELÇUK KÜPÇÜK | KONUK

YürüyüşSorunca SöylenenSELÇUK KÜPÇÜK | KONUK

RÖPORTAJ | Bilal CAN

“Günümüz sivil toplum çağı, insani ve vicdani hareketler çağı. Ülkücüler bunu kavrayamıyor. Kaç aile bugün evladını bu tür ocaklara göndermek ister. Ülkücü hareketin partilerinde yer alan yöneticiler dahil, belli gelir düzeyini yakalamış, ülkenin orta bandında yer alan ve çocuğunun iyi bir eğitimle, saygın bir meslekle karşısına çıkmasını bekleyen kaç aile evladını bu ocaklara emanet eder. Hemen hemen hiç.“

Yakın zamanda “Yüzleşmenin Kişisel Tarihi” isimli bir kitabınız çıktı. Kitap genel olarak Ülkücülük üzerine yazılmış yazılardan oluşan ve bir nevi Ülkücülüğü eleştirip ayrıntılı bir biçimde inceleme konusu yapıyor. Kitaptaki yazılara Yolcu Dergisi’ni takip edenler aşinadır zaten. Bu kitap hangi rahatsızlığın sonucu ortaya çıktı? Kitabın hikayesi nedir?

Ben ülkücü hareket içerisinden koparak geliyorum. İlk kopuşum 90’ların hemen başı. “Ortodoks ülkücülük” biçiminde tanımladığım ve tarihsel kökleri 1944 Türkçülük Olayları’na kadar götürülen, statükocu, sistem ile legalillegal ilişkileri bağlamında sürekli üzerinde tartışmalar yapılagelen ana omurgadan üniversitedeki ilk yılımdan hemen sonra ayrıldım. Bu hareket ile irtibatım, çocukluk ve ilk gençlik yıllarımın böyle bir çevrede şekillenmesi ile ilgilidir. Babam yaşadığımız şehrin önemli ülkücülerinden birisiydi. Ülkü-Bir Derneğinin ilçemizdeki başkanlığını yapıyordu 70’lerde. Evdeki kitaplığının önemli külliyatını da ülkücü, milliyetçi, Türkçü kitaplar, dergiler oluştururdu. Ben bu kitapların, dergilerin koynunda büyüdüm adeta. Zaten içekapanık bir çocuktum ve evimizdeki kütüphane benim dünyaya ilişkin keşfimin en önemli penceresi idi.

Üniversite’de ilk yılım, ülkücü ana omurganın içerisinde geçti. Bu arada farklı kaynakları okuma sürecine girmiş, ilk kez bir Kürt ile karşılaşmış, arkadaş olmuş, dini cemaat ve tasavvuf hareketlerini yakından bu süreçte tanımıştım. Zaman sonra benim beslendiğim milliyetçi-ülkücü metinlerin dünyada olup bitene cevap veremediğini anlamaya başladım. Özellikle İslamcı arkadaşlarla yoğun zihinsel tartışmalarda onların söylediklerinin daha evrensel, daha vicdani bir merkezden beslendiğini gördüm. Ayrıca benim öğrenciliğim yurtlarda değil, abimle tek başıma kaldığım bir evde geçti. Bu yalnız kalışın da bende bir iç okuma ve konuşmaya kapı araladığını söyleyebilirim. Yurtlarda ilişkiler daha grup merkezli bir ağa doğru açılır. Bu ağın kendi yerleşik dili vardır ve sizin, dünya, birey meselelerine yönelik sorularınıza pek fırsat vermez. Grupların belirlediği psikolojik konformizmden de bahsetmek mümkün. Bir de kitapta anlatıyorum, okul çıkışı Gazi Eğitimden Kızılay’a yalnız yürür ve bu uzun yürüyüşlerimde kendi kendimle çok konuşur, okuduğum metinleri birbiri ile karşılaştırırdım. Dolayısı ile içinde şekillendiğim düşünce geleneğine yönelik ilk sorularım başladı. 90’ların başından bahsediyorum.. Ancak kitabın yazılışı 2009’u buldu.

Neden bu kadar gecikti ideolojik sorgulamanın metne dönüşü?

Ben ülkücülük ile organik ilişkimi kestikten iki yıl sonra rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu MÇP’den ayrıldı. Ben de kendimi orada buldum ve böylece ikinci bir dönem açıldı önüme. 1992-93’ten 2000 yılına kadar Yazıcıoğlu’nun şekil vermeye çalıştığı hareket içerisinde aktif şekilde yer aldım. Yani müzik çalışmalarım burada şekillendi, hareketin günlük gazetesinde yazdım, yaşadığım şehirdeki teşkilatlanma çalışmalarına katıldım vs. Ancak bu yapı da deklare ettiği ve benim şahsen çok önemsediğim Milli Mutabakat Metni’nde paradigması çerçevelenen sivil, yerli, özgürlükçü söylemi pratiğe geçirme hususunda tıkandı. Yapının entelektüel yetersizliği ve ısrarla yenilenemeyen, sorgulanamayan ülkücü metinler, yakın tarih deneyimi, zaman geçtikçe tekrar geri dönüşe sebep oldu. Kendilerini hâlâ ülkücü olarak tanımlayan ve geleneksel metinlere hızla geri dönen yapının da beni açıklamadığı kanaatine varışım ve evime geri dönüşüm 2000 yılına dek uzar.

Aslında ben bu defteri kapamış ve edebiyat, düşünce dergilerinde kendime bir güzergâh belirlemiştim. Ancak Ergenekon Operasyonları ile beraber Türkiye’nin üzerindeki sis bulutu aralanmaya başladı. Yakın dönem siyasi tarihimizde “Bu işte bir hinlik var” dediğimiz sayısız provokasyon, cinayet, toplumsal katliamların arkasındaki muğlaklık netleşince, ülkenin önünde yeni bir alan açıldığına kanaat getirdim. Ben bunun ta Demokrat Parti döneminden başlayan bir yürüyüş olduğunu düşünüyorum. Bu toprakların yerli çocukları, üzerlerine kurgulanan bütün kumpaslarda bedeller ödeyerek 2000’li yılların başına kadar çok çileli ve onurlu bir yürüyüş eyledi. Şimdi yerli çocuklarla, bizi neredeyse 200 senedir Batı’nın ağız kokusuna satan işbirlikçi odaklar arasında sürdürülen ve Anadolu iklimine has pasif itaatsizlik yöntemleriyle gelişen mücadelede çok mühim merhaleler alındı. Türkiye’nin sivilleşmesi, insan hak ve özgürlüklerinin, taleplerinin Anayasal güvence altına alınması ve toplumsal arınma için yakın dönem tarihimiz ile bir yüzleşme yapmanın zamanı geldi artık. Türkiye’de sistemin demokratikleşmesine katkı sunmayan yapıların başında Kemalistler ile beraber ülkücüler geliyor. Tabi burada değerlendirme yaparken Muhsin Yazıcıoğlu’nu ayırıyorum. Ben hem kendimle, geçmişimle hesaplaşmak hem de ülkenin demokratikleşmesine naif bir katkı sunmak amacıyla metne dökmediğim ama yıllardır zihnimde gezindirdiğim çözümleme ve cevaplarımı, sorularını da sorarak YÜZLEŞMENİN KİŞİSEL TARİHİ’nde yaptım. Biliyorsunuz YOLCU dergisinde başladı bu metinler. Bu vesile ile YOLCU’ya, yayın yönetmeni Ömer İdris beye teşekkür ediyorum.

Eser 1970’den başlayarak bir Ülkücülük eleştirisini gözler önüne seriyor. 70’lerden 80’lere ve 2000’li yıllara uzanan bir Ülkücü Hareket tarihinden bahsedeceksek Ülkücülüğün bu süreç içerisindeki parametreleri nelerdir?

Ülkücü hareket üzerine ortaya konan çalışmalar iki temel arıza taşıyor. İçeriden yazılan ve bütünüyle güzelleme amaçlayan metinler ya da solun kaleme aldığı, 70’lerin bütün kabahatini buraya havale eden kötücül kitaplar şeklinde. Ülkücü/milliyetçi hareketin bazı önemli kırılma noktaları var bana göre. 1944 Türkçülük Olayları’na uzanarak kendisini tarihsel bir geçmişe yaslamaya çalışan yapının ben 1969’da CKMP’nin MHP’ye dönüştüğü Adana Kurultayı ile ilk kırılmasını yaşadığını söyleyebilirim. Çünkü 40’lı, hatta 50’li yıllarda söyleme bürünen ve dergiler etrafında toplanan Türkçü/milliyetçi yapıların seküler algısının değişime uğradığını görürüz 70’lerin başında. Bu bir süreçtir ve ben buna “Anadolu çocuklarının müdahalesi” diyorum. Adana Kurultayı’nda Atsızcı grupla, başını Osman Yüksel Serdengeçti’nin çektiği diğer grubun yoğun gerilimi-

“Benim ortodoks ülkücülük biçiminden tanımlamaya çalıştığım ve dünyadaki değişimi algılama hususunda yeterince donanımlı olamayan, bu yüzden sürekli içe kapanan ana omurganın gerek bir devlet ideolojisi haline getirilmiş Sünnilik ile iç içe geçen kutsal devlet algısı söz konusu. Sağcılık zaten bunu önceler. Kutsallık atfedilen devlet tahayyülü ve bu tahayyülü besleyen ideolojik bir muhafazakarlık.”

göze çarpar. Serdengeçti’nin mesela yeni kurulacak Milliyetçi Hareket Partisi’nde amblem olarak, Atsız’ın Bozkurt önerisine karşı, “Biz Osmanlı torunuyuz. Amblem Üç Hilal olmalı” şeklinde itirazı vardır. Orada zaten Atsızcı grup tasfiye edilir. Burada sosyolojik bir çözümlemeye girersek, ben Şerif Mardin’in “çevre” olarak tanımladığı katmanın belirleyiciliği üzerinden yürümeyi yeğlerim. Menderes’in açtığı alanlardan merkez’e doğru ilk kez yürümeye başlayan çevre’nin çocukları kültürel bellekleri, taşıyabildikleri kadar geleneksel kodları ve duyarlılıklarını ilişkide bulundukları siyasi, mesleki, kültürel organizmalara sirayet ettirmeye başladılar. Bir anlamda sivil Türkçülük yerlileştirilmeye çalışılmış diyebiliriz. Kitleyle daha geniş oylumda münasebet kurmak durumunda kalan parti de amblemini tarihsel, sosyolojik karşılığı olan bir yerden seçmiştir. Bozkurt ise bu anlamda daha geri planda düşünülebilecek gençlik örgütlenmesi için tercih edilir. 70’lerin ikinci yarısında ise ismi Nizam-ı Âlem olan bir dergi çıkar karşımıza. Ülkücü gençlerin çıkardığı bir yayındır bu ve İslami söyleme çok yüksek tonda vurgu yapıldığını görürüz. Aynı zaman diliminde Abdurrahim Karakoç’un “Hak Yol İslam Yazacağız” isimli şiirinin yazıldığını da ekleyelim.

31 Temmuz 1977’de Muhsin Yazıcıoğlu’nun da yer aldığı bir toplantıda ayrıca teşkilatların kullanması için bazı sloganlar önerilir. “Kanımız Aksa da Zafer İslam’ın”, “Müslümanlar Küfre Karşı Tek Yumruk”, “İnananlar Kol Kola, Yürüyelim Hak Yola” vb. gibi sloganlar.. Bu toplantıda Yazıcıoğlu’nun ekibi arasında Burhan Kavuncu, Naci Bostancı, Mümtaz’er Türköne’nin de bulunduğunu hatırlatayım. Ben bu, İslami kodlara yaslanmaya çalışan sürece yine Anadolu çocuklarının müdahalesi biçiminde bakıyorum. Hatta bu sürecin 70’ler ile sınırlı kalmadığını, 80 darbesi ardından Bursa Cezaevi’nde yatanlarca çıkartılan Bizim Dergâh dergisi etrafında da devam ettiği gözlenir. Oradan bugünün BBP’sine uzanabiliriz. Ana omurgayı ise MHP ve Ülkü Ocakları temsil eder her zaman. Yazıcıoğlu’nun ayrılışı ile beraber ülkücü yapıya 70’lerden beri şekil vermeye çalışan ve üzerine bastığı toprağın medeniyet kodlarına yaslanmayı deneyen girişimin MHP’den uzaklaştığını söylemek mümkün. Seküler algı orada tıpkı 40’lardaki gibi yeniden geri döner.

Tanıl Bora’nın Türk Sağı: Mitler Fetişler, Düşman İmgeleri isimli eserin önsözünde yazdığı makalede “Solcular kendilerine “solcu” der de, sağcılar kendilerine “sağcı” demez. Bunun en önemli nedenlerinden biri sağcıların sağ-sol ayrımını reddetmeleridir.” der. Ülkücüler sağ-sol ayrımında duruşunu nasıl belli etmiştir. Bir ötekileştirme durumu var mı bu süreçte.

Yani bunu şöyle açmak mümkün. 70’lerin her şeyi kaplayan büyük bir cemaat ve grup dili vardır. O yıllardaki yıkıcı şiddet, bu büyük yapılar içerisindeki alt kliklerin belirginleşmesine imkan verecek olağanlıkta değildi. Hergün cenazelerin kalktığı bir dönemde yoğun teorik tartışmaların yapılmasının da pek mümkün olmadığını söyleyebiliriz. Ama kabaca sağ ve sol ayrımı yapılırdı 70’ler boyu. Burada Milli Görüş hareketinin büyük bir zihinsel huruç ile sağcılığı reddetmesi önemli bence. Böylece siyasal bağlamda çok ciddi bir sistem eleştirisi üredi çünkü. Ülkücü metinlerin ise sağcılık hususunda merkeze alabileceğimiz ve karşı düşünce anlamında okuyabileceğimiz bir yaklaşımı yoktur. “Ötekileştirme” meselesinden bakarsak 70’lerin bütün bir sosyolojisi bu merkezde okunabilir. Sağ için de, sol için de bu böyle. O yıllarda yayınlanan çok kitap var arşivimde ve bazılarının ülkücüsünden, Milli Mücadelecisine, Süleyman Demirel’den, dini cemaat yapılanmalarına kadar bütün bu büyük toplumsal katmanı kabaca “sağ” biçiminde değerlendirdiğini söylemek mümkün. Bunun kökenini belki Komünizmle Mücadele Dernekleri’ne kadar götürebiliriz. Marksizmin dini olumsuzlayan kuramsal çerçevesi (yani en azından Türkiye’de pratik biçimi böyle) ve Sovyet tehdidinin de bunda etkisi var. İslamcı yapıların Komünizmle Mücadele psikolojisinden kopup, özgün siyasal tutum geliştirmeye başlaması da netice itibariyle bir süreç. Ve bu çizgi gelişerek, sistemden koparak, özgünleşerek ilerledi.

İdris Küçükömer’in çözümlemeleriyle konuşursak Tanzimat’taki Batıcı eğilimlere yönelik ulema tepkisine kadar konuşabileceğimiz derin bir havza var ayrıca önümüzde. Bu anlamda ülkücü hareketin kendisini yaslayacağı tarihsel zemin sıkıntılıdır. Türkçülere yaslanarak çözümlenmeye başlanan bir kazı bizi Kemalizmle buluşturuyor. Benim “Anadolu çocuklarının müdahalesi” olarak tanımladığım kırılmaları bu açıdan önemsiyorum. Bu kırılmalar eninde sonunda İslamcılık ile birleşmek zorundaydı. Ama siyasa buna müdahale etti. Sosyoloji ise direndi. Yani bugün, 70’lerde MHP’yi besleyen Orta Anadolu’da MHP’nin etki alanı buharlaştı neredeyse. Dini cemaatlerin manevi hizmetleri ve mevcut hükümetin ekonomik pratiği Orta Anadolu’yu dönüştürdü. Yeni bir orta sınıf çıktı. Ki bunun tarihsel kazısını dediğim gibi Menderes’e kadar çekebiliriz. Bu yeni orta sınıf dünya ekonomisine eklemlenmek istiyor ve ülkücülük gibi güvenlik sendromlarına hapsolmuş yapıları aşıyor. Orada da İslamcı çocukların kurduğu bir parti ile ittifak çıkıyor karşımıza bugün. Şunu da ekleyelim bugün artık kimse kendisine sağcı demiyor. Çünkü 70’lerdeki sosyoloji, kurguya çok elveriyordu. Şimdi ise sahih bir toplumsal katman var önümüzde. Bu katman belki de Küçükömer’in dediği gibi sağ diyemeyeceğimiz kadar devrimci ve yenilikçidir.

Muhsin Yazıcıoğlu’nun liderliğinde ayrılan yapı ile uzun yıllar organik ilişkiniz oldu. Orada anlam bulan Alperen kimliği ile ülkücü kimlik arasında nasıl bir tanım farkı görüyorsunuz?

Alperen kavramını ve hatta Ömer Lütfi Barkan Hocanın “Kolonizatör Türk Dervişleri” isimli makalesinde teorize ettiği çözümlemeyi önemsemekle beraber günümüz Alperen teşkilatlanmasını ben sıkıntılı bulurum. Bunu kitapta çok detaylı anlattım. Sivilleşmemiş, militarize olmuş, ülkücü tarihsel birikim ile hesaplaşmamış bir örgütlenmenin tıpkı 70’lerde olduğu gibi, derin yapılanmaların ilk başvuracağı adres olacağını söylüyorum sık sık. Kaldı ki, Hırant Dink’in katledilmesi başta olmak üzere yakın tarihlerdeki provakatif girişimler bunu netleştirmekte. Ben uzun yıllardır Alperen Ocakları denen yapılanmanın kapatılmasını öneriyorum. Günümüz Türkiye’si farklı bir sosyolojik sürece evrildi ve toplumun böylesi yapıları aştığını görmek gerekli. Günümüz sivil toplum çağı, insani ve vicdani hareketler çağı. Ülkücüler bunu kavrayamıyor. Kaç aile bugün evladını bu tür ocaklara göndermek ister. Ülkücü hareketin partilerinde yer alan yöneticiler dahil, belli gelir düzeyini yakalamış, ülkenin orta bandında yer alan ve çocuğunun iyi bir eğitimle, saygın bir meslekle karşısına çıkmasını bekleyen kaç aile evladını bu ocaklara emanet eder. Hemen hemen hiç.

Başlangıç yıllarında, yani 90’ların ilk yarısından bahsediyorum.. O yıllarda ismi Nizam-ı Âlem Ocakları olan yapılanmanın bazı ayırt edici özellikleri vardı. Birincisi çok yüksek bir İslami terminoloji hakimdir. Orta Asya Türk Tarihinden esinlenilmiş ve bana göre bütünüyle Kemalizmin etkisini taşıyan semboller, yani Bozkurt, Ergenekon, Kürşat resimlerini bulamazsınız bu ocaklarda. Tercih edilen Osmanlı, Selçuklu tarihinin simgeleridir. Ve bazı illerde tasavvufi eğilim çok yüksektir. Özellikle Menzil cemaatinin. Hatta kimi ocaklara ayakkabı ile girilmez, tıpkı bir mescide yönelir gibi ayakkabılar çıkartılırdı. Ayrıca mevcut diğer İslami gruplar ile büyük bir diyalog dönemi başlamıştı. Gerek Bosna, Çeçenistan Savaşı ve gerekse 28 Şubat’ta ortaya konan, Anadolu insanının hissiyatından yana tepkiler de belirleyicidir. Bütün bunları Ülkü Ocakları’nda neredeyse hiç göremeyiz. 28 Şubat’ta ise zaten Ülkü Ocakları yapılanları hiç üzerine alınmaz. Alperen Ocakları bağlamında devam edersem, yeterli teorik metinlerin olmaması, bu gençlik yapılanmalarını yönetenlerin konjönktörel tutumu, ülkücü geçmiş ile gerekli hesaplaşmanın yapılamaması ve üst üste gelen seçim yenilgileri bu damarı içe kapanmaya itti. Yani ideolojik anlamda geri dönüldü. Benim eleştirilerim buralardan başladı zaten.

Yüzleşmenin Kişisel Tarihi’ne dönecek olursak, Ülkücüler 28 Şubat ve ardıllarındaki siyasal operasyonlarda ne ile yüzleşti?

Tabi burada ikili bir anlatım gerekli. Yani MHP-Ülkü Ocakları ile BBP-Nizam-ı Âlem(Alperen Ocakları) yapılanmasını 28 Şubat özelinde ayrı ele almak gerekiyor. 28 Şubat’ta Muhsin Yazıcıoğlu tek başına büyük bir direnç ortaya koydu. 70’li yıllara ait ve ülkücüler üzerine boca edilen, derin devletten yana olmakla ilişkilendirilen ülkücü tarihin en büyük hesaplaşmasını Başkan, 28 Şubat’ta verdiği imtihan ile yeni bir safhaya taşımıştır. 70’ler üzerine konuşmak gerekirse, bence kimse 70’lerin yıkıcı şiddet içeren tarihinden masum çıkamaz. Halkın kendisi bile.. Dolayısı ile solun böylesi bir yanılmasalı özgüveni var. Karşılıklı provokasyonlarla dolu o günlerin bütün sorumluluğunu ülkücülere yıkmaya yönelik. Ama artık biliniyor ki, sol-cuntacılık-darbecilik hususunda kimsenin kafasında bir soru işareti kalmadı. Ayrıca solun ana teorik metinlerinde şiddet bizatihi kutsanan ve gerekli görülen bir yöntemdir. Bu çok derin bir mesele ve kitapta girip çıkıyorum. Ülkücüleri de kuşkusuz bu şiddetten ayrı ele almak mümkün değil ama şunu söylemek gerekli ki, ülkücü metinlerde şiddetin kutsanmasına yönelik sol benzeri kuramsal yasallaştırmalar yok.

Benim ortodoks ülkücülük biçiminden tanımlamaya çalıştığım ve dünyadaki değişimi algılama hususunda yeterince donanımlı olamayan, bu yüzden sürekli içe kapanan ana omurganın gerek bir devlet ideolojisi haline getirilmiş Sünnilik ile iç içe geçen kutsal devlet algısı söz konusu. Sağcılık zaten bunu önceler. Kutsallık atfedilen devlet tahayyülü ve bu tahayyülü besleyen ideolojik bir muhafazakarlık. Bütün bir 70’lerin ülkücü pratiğine, söylemlerine bakarsak bu kutsal, korunması gereken ve her şeyi ile eleştiriden münezzeh devlet algısının belirleyici olduğu gözlemlenir. 80 darbesi ile bunun paradoksal bir hale dönüştüğünü görüyoruz. Ülkücüler kendisine yapılan işkencenin, idamların, aşağılamaların birkaç kamu görevlisinin inisiyatifinde gelişen fevri uygulamalar olmadığını, bunun bir sistem pozisyonu olduğunu anladıktan sonra müthiş bir şok yaşıyorlar. Ancak devlete karşı nasıl tavır alınacağı hususunda yine de sorunlu bir tutum görürüz. Çünkü böyle bir gelenekleri yok. Ağabeyler ise devletin bürokrasisinde çoktan yerlerini almışlar. Hatta hapisteki ülkücüler önceleri kendilerine yönelik bir yanlışlık yapıldığının ve devletin bunu bir müddet sonra anlayacağının büyük beklentisi içerisindedir. Bunu kitaba aldığım bir söyleşisinde Yazıcıoğlu söylüyor.

Mesela çok önemli bir olay vardır Yazıcıoğlu’nun anlattığı. Mamak’ta ağır işkenceler yapıldığı bilgisi solcu tutuklular tarafından dışarı taşırılınca Avrupa’dan İnsan Hakları ile ilgili bir heyet geliyor. Ülkücüler bu heyet ile yaptıkları görüşmede “Bu bizim iç sorunumuzdur. Kendi devletimizi şikayet etmeyiz” anlamında cümleler kuruyorlar. Ancak yine de önemli kırılmalar yaşandığını 70 kuşağından isimlerle yapılan söyleşilerden anlayabiliyoruz. Kutsal devlet algısından kopan ülkücülerin özellikle 28 Şubat’ta sivil, darbe karşıtı ve toplumdan yana bir tavır ortaya koyduğunu gördük. Bu bence 12 Eylül mahkemelerinde ülkücülerin yapmadıkları gecikmiş hesaplaşmanın ilk yüzleşmesidir. Şu cümleyi kurmak mümkün: 12 Eylül mahkemelerinde devletin gerçek yüzünü gören ülkücülerden bir grup 28 Şubat’ta, gecikmiş hesaplaşmasını yapmıştır. Ve millet adına önemli roller almıştır Yazıcıoğlu. Orada elde edilen sivilleşme temayülünün yine Cumhurbaşkanlığı seçimi ve 2010 Anayasa referandumu ile devam ettiği ortada. Mesela özgürlük, demokrasi, insan hakları meselelerini kendi ideolojik argümanı yapan sol bu sınavlardan geçememiştir.

Ben 2010 Referandumunu da ülkücü hareket özelinde Anadolu çocuklarının sürece müdahalesi olarak ele almaktan yanayım. MHP “Evet”in terör örgütünden, bölücülükten yana tavır koymak anlamına geldiğinin propagandasını yapsa da toplum buna direndi. Ve 70 kuşağından çoğu ülkücü çıkıp Anayasa’nın değişmesine destek verdi. Bununla da kalmayıp, 70’lerin sis bulutunu açan önemli ifadeler kullandılar. Mesela Çorum Olayları ile ilgili olarak dönem ülkücülerinden Adnan Baran çıkıp, bazı subayların kendilerine silah taşıdığını, aynı subayların daha sonra öğrendiklerine göre solculara da silah verdiğini belirtti. Bu açıklamalar ilk kez yapılıyordu kamu önünde.

Peki bu yüzleşme bir iç hesaplaşma şeklinde algılanabilir mi?

Evet. İşte ben bunu ülkücü yapılanma içerisinden bir grubun 12 Eylül mahkemelerinde kırılan kalemler, Mamak’ta yapılan işkenceler ve insan hakları ihlalleri gibi meselelerde geliştiremediği devlet eleştirisi ve sivil tutumun geciken hesaplaşması olarak değerlendiriyorum. Türkiye’yi darbe sürecine sokan ve hepimizin bildiği, tahmin ettiği bazı bilgilerin bu ülkücüler tarafından itiraf edilmesi çok önemli. 70’lerin darbe sürecini yaşamış ve derin yapılanmaları fark etmiş isimlerin böylesi açıklamalarına oysa 90’larda, 2000’lerde ülkenin çok ihtiyacı vardı. Çünkü benzer süreçler işletildi. 1993’te yaşadığımız sıra dışı olaylar, 28 Şubat ve yine 2000’lerde mevcut hükümeti zor duruma sokmaya yönelik darbecunta girişimi, psikolojik harp yöntemleri vs. İşte bütün bunlara aşina, 70’lerde özne olarak bu tür olaylara muhatap olmuş ülkücülerin konuşmasına ülkenin çok ihtiyacı vardı. Bu açıdan 2010 yılı bir ilktir. Ülkücüler içerinden bir grup ilk kez ülkenin demokratikleşme ve sivilleşme sürecine katkı sundular. Tabi buna iç dirençler de geldi. Bütün ideolojik yapılarda olduğu gibi “hain” tanımlaması hemen işletildi. Vakti zamanında Yazıcıoğlu için de ortodoks yapı hain tanımlamasını kullanıyordu. Ama Başkan’ın cenazesinde gördüğümüz ve toplumun her kesiminden insan kütlelerinin katılımı ortaya müthiş bir fotoğraf çıkardı.

Ülkücülerin cezaevinde çıkardığı Bizim Dergâh dergisi üzerinden bir İslamcı-Ülkücü ilişkisini irdelemişsiniz. Nihal Atsız’ın ve Osman Yüksel Serdengeçti’nin arasındaki tartışma bozkurt ve hilal tartışması genel olarak bir İslamcı-Milliyetçi tartışma mıydı? Bizim Dergâh tam olarak neyi amaçlıyordu?

İlk dönem milliyetçilerin genel olarak din ile irtibatları sorunludur. Netice itibariyle Tek Parti döneminin pozitivist eğitim pedagojisinden çıkmış çocuklardı bunlar. Ayrıca Komünizmle Mücadele Dernekleri’nde gönüllü biçimde çalışan isimleri dikkate alırsak orada İslamcı düşüncenin soy kazısında ulaşacağımız önemli isimlerle de karşılaşmak mümkün. O yıllar böyle bir birliktelik vardır. Bu açıklamayı şu sebeple yapıyorum. Serdengeçti, Necip Fazıl ve hatta Nurettin Topçu özelinde konuşursak bugünden bakınca anlayamayacağımız bazı metinlerini ve tutumlarını görürüz. Günümüz İslamcılığının berrak yapısı orada yok. Rahmetli Serdengeçti İslamcı algılanabileceği gibi, belirgin Türkçü damarı da taşır. Necip Fazıl için de aynı şeyi söylemek mümkün. Ki MHP ile kurduğu organik ilişkiyi biliyoruz. Hatta ben kitapta anlattım, Başbuğ’a açık açık cuntacılık teklif eder. Topçu’nun evinde Hitler’in resminin asılı olduğunu da sanırım hepimiz öğrendik.

Şimdi sorduğunuz soruya gelirsek, ülkücü hareketin hızla 70’lerin sonuna doğru sosyoloji ve benim sürekli vurgu yapmaya çalıştığım Anadolu çocuklarının belirleyiciliği ile, Türkçü damardan belirgin biçimde koparak Osmanlı-Selçuklu tarihsel sembolleri üzerine yönelen bir Türk-İslam bileşkesine doğru kaydığını söyleyebiliriz. Ben bunu hep bir sürecin farklı durakları halinde yorumluyorum. Çünkü Serdengeçti’nin bozkurt’u reddederek, üç hilalOsmanlı tarihinden yana geliştirdiği tavır 70’lerin ikinci yarısında derinleşerek “Kanımız Aksa Da Zafer İslam’ın” sloganına kadar genişledi. İşte Bizim Dergâh, 1969 Adana Kurultayı’ndan başlayarak, Osman Yüksel gibi öncü isimlerle Orta Asya steplerinden uzaklaşıp Osmanlı geçmişine geri dönme arzusu taşıyanların, 70’lerin ikinci yarısı yoğunlaştırdığı yürüyüşün 80 sonrası durağıdır.

Bizim Dergah dergisi 12 Eylül Darbesinin ardından Bursa Cezaevindeki ülkücülerin çıkardığı bir yayın. Ancak ülkücü-milliyetçi yayın birikiminin çok dışında. Şu an okuyabileceğimiz en radikal Sünni-İslamcı dergiden farkını göremezsiniz. Karşınıza çıkan hemen bütün metinlerde mutlak dini referans bulma kaygısı ağır basar. Orta Asya gönderimli mito-politik ögelere neredeyse hiç vurgu yapılmaz. Tabi burada şunu da belirtmek gerekli. Çanakkale Cezaevinde yatan bir grup ülkücü kamuoyuna, artık ülkücü olmadıklarını, tövbe ettiklerini, “Müslüman” olduklarını açıklayan bildiri sunarlar. Bunun içerideki ülkücülerde şok edici etkisi olur. Bizim Dergâh’ın dini söyleme böylesi yüklenmesinin bence bir yerinde de bu pozisyon alış var. Yani hareketin durumunu İslami anlamda yasallaştırmaya çalışmak gibi. Ayrıca ikili bir mesaj da okumak mümkün. Birincisi, yapıdan kopup kendilerini “Müslüman” biçiminde tanımlayanlara, ikincisi hareketin merkezine yönelik.

Bizim Dergâh hareket içerisinde bir iç tartışma zemini başlatması açısından ilktir. Ülkücü yapı gibi hiyerarşisi güçlü, lider-teşkilat-doktrin ve bunu mistik anlamda besleyen mito-politik belirleyiciler, kutsal devlet tahayyülü meselelerinin tartışmaya kapalı bırakılması gibi bir geleneği de dikkate alırsak dergi, çok devrimci bir yerde durur. Son dönemlerine doğru asıl kopma gerçekleşir ve 1.Körfez Savaşı sırasında Başbuğ’un ABD’nin Çekiç Gücünü Kuzey Irak’a yerleştirmesine destek veren açıklamaları adeta topa tutulur. Yine bir sayıda Başbuğ’un Musevilerin 500.Yıl Vakfı’nı ziyareti açık cümlelerle eleştirilir. Bütün bunlar daha evvel hiçbir ülkücü yayında görmediğimiz çıkışlardır.

Tabi hareket içinde kökü belki 70’lere dayanan ikili bir yapının varlığı kesin. Yani daha laikçi, Türkçü bir damar ve bunun yanında İslami söylemi merkeze alan, Anadolu kimliği ile daha barışık ikinci oluşum. Bu ikinci oluşumun moral lideri Muhsin Yazıcıoğlu’dur. Bu ikili yapıya müdahale etmek isteyen merkez, açıkça İslami söylemi önceleyen grubu ayrılmaya mecbur bırakmıştır. Özellikle Bizim Dergâh dergisinin Ankara’daki ofisinin silahlı kişilerce basılması, psikolojik gerilimin patlamasıdır bir bakıma. Sonrasında zaten Yazıcıoğlu ve MÇP içinden bazı arkadaşları hareketin merkez yapısından ayrıldıklarını kamuoyuna açıkladılar.

Ülkücü hareketi bugün nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ülkücü hareket 1970’lerin Soğuk Savaş psikolojisi içerisinde teori ve pratiğini kurmuş bir gençlik örgütlenmesi. Entelektüel, estetik, kuramsal birikimi sorunlu. Adının karıştığı, aktör olarak yer aldığı siyasi cinayetler, toplumsal katliamların sayısı epey kabarık. Haluk Kırcı geçtiğimiz yıllarda çıkıp Sabah gazetesine konuştu mesela. 7 TİP’liyi kendisinin öldürdüğünü, devlete hesabını verdiğini, bir tek Allah’a verilecek hesabı kaldığını belirtti. Bu çok önemli bir açıklama bence. Aynı söyleşide günümüz gençlerini bu tür olaylara karışmamaları hususunda uyarıyor. Bu söyleşi hiç etki yapmadı hareket içinde. Yani bir sükut komplosu gördük. Oysa bu bir yüzleşme ve hesaplaşma, oradan yeni bir sayfa açmak için müthiş fırsattı. Bunu söylerken solu da eleştiriyorum kitap boyu. Sol içinden Haluk Kırcı’nın yaptığı özeleştiriyi yapan kimse çıkmadı henüz. Yani 78’de Ümraniye’de 5 ülkücü işçiyi işkenceyle öldüren -ki cesetleri açık arazide köpekler yerken bulundu. O günün gazete arşivlerine bakılabilirsolcu militan çıkıp toplumla yüzleşmedikçe, kimse Kırcı’nın vicdanını taşıyamayacak. Kırcı’nın yaptığı büyük özeleştiriyi sol henüz o boylamda yapamadı.

Bugün ülkücü hareket toplumla aynı gelişmişliği taşımadıkça tarihin bu evresinde kendisine yer aralayamayacak. İnsanların bireysel, politik, kültürel talepleri değişti. Devletin toplum üzerindeki etkisi azaldı ve sivil toplum yapılanmaları hız kazandı. İnsanlar devlete ihtiyaç duymadan yeni kanallar ile kendilerini ifade edebiliyorlar. Her şeyden evvel kaç yıllık toplumsal hareket olarak ülkücülerin bir tane yardım örgütü yok bugün. Küresel olmayı bıraktım, salt Türk Dünyası’na yönelik böyle bir insani, vicdani hareketi dahi yapılandıramadı ülkücüler. Çünkü çağı okuyamıyorlar.

*KİMDİR!
1971 doğumlu. Gazi Üniversitesi’nde Psikolojik Danışma ve Rehberlik öğrenimi gördü. Yazı ve şiirleri Yolcu, Dergâh, Hece, Yedi İklim, Ayraç, Kertenkele, Kitap Zamanı, Yenişafak Kitap gibi dergilerde yayınlandı. Şiirleri 2004 yılında Kirletilmiş Ölümler Kitabı (Şule Yay. Merdiven Kitapları Dizisi) adı ile bir araya geldi. Kürt Sorununda Yeni Dönem (Vadi Yay. 2009) ve Karardı Karadeniz (İletişim Yay. 2012) isimli derleme çalışmalarına metinleri ile katkı sundu. Kendi bestelerinden oluşan 3 albüm çıkartan Küpçük’ün eserlerini Hasan Sağındık’tan Selda Bağcan’a kadar birçok isim seslendirdi. Geçtiğimiz aylarda ülkücü hareket üzerine YÜZLEŞMENİN KİŞİSEL TARİHİ/Mito-politik Söylemden Ağıdı Yakılmamış Çocuklara- (GranadaKitap) adlı bir politik eleştiri kitabı yayınlayan Küpçük ile 70’lerden günümüze uzanan kısa Türkiye tarihini bir gençlik hareketi üzerinden çözümlemeye çalıştık

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

İlgili Yazılar

Güncel Hava Durumu

Ankara
açık
22.9 ° C
25.7 °
22.9 °
57%
0.9m/s
0%
Paz
32 °
Pts
31 °
Sal
29 °
Çar
29 °
Per
31 °

Güncel Döviz Kurları

TRY - Türk Lirası
EUR
37,251
USD
34,256
GBP
44,715
JPY
0,229

Yolcu Potreler

YolcuDergisi Sayi 109 Portre | İsa ARAR

Portre | İSA ARAR

YolcuDergisi Sayi 102 Portre | Marilyn BUCK

Portre | MARILYN BUCK

YolcuDergisi Sayi 103 Portre | ALIYA

Portre | ALIYA

YolcuDergisi Sayi 104 Portre | Teoman DURAL

Portre | TEOMAN DURALI

YolcuDergisi Sayi 108 Portre | Fetva TUKAN

Portre | FETVA TUKAN

Yolcu Seyir Defteri

Seyir Defteri: 109

Seyir Defteri: Söz 2

Seyir Defteri: Söz 3

Seyir Defteri: Söz 4

Seyir Defteri: Söz 5

Heybe & İstikamet