RÖPORTAJ | Ahmet Şevki ŞAKALAR
Selçuk Küpçük, Selçuk Küpçük’ü anlatsa..
1971 doğumluyum. Gazi Üniversitesi’nde Psikolojik Danışma ve Rehberlik öğrenimi
gördüm. Dergâh, MerdivenŞiir, KitapHaher, Sonsuzluk ve Birgiin,
KavramKarınaşa, Gerçek Hayat, Sühan ve Kumyazılan gibi dergilerde şiir, poetika ve müzik sosyolojisi merkezli yazılar yayınladım. Şiirlerim Kasım 2004’te Şule Yayınları’ntn Merdiven Kitapları dizisinden Kirletilmiş Ölümler Kitabı adı ile bir araya geldi. Selda Bağcan, Haşan Sağındık gibi müzisyenler bestelerimi seslendirdiler. Kendi bestelerimden oluşan üç albümüm mevcut. Tebessüm Provaları, Kurutulmuş Gül Mevsimi ve en son Çınar Müzik etiketi ile çıkan Artık Kuşlarını Uçur albümlerimin isimleri..
Şiir-müzik ilişkisi bağlamında kendi şiir ve müziğin…
Modem şiirin bizatihi varoluşu insanı nesneleştiren paradigmalara karşı rey’ini muhalefetten yana kullanmak üzerine kuruludur. Dolayısı ile yazdığımız şiirler de doğal olarak bu soylu havzaya eklemlenebilmek içindir. Aslında kültür endüstrisinin kendi hizmetine bütünüyle sokamadığı tek sanatsal varoluş şiirdir. Diğer sanatlar 19. yy’dan itibaren bir bir kaleleri zaten kapitalizme terk ettiler. Müzik de ne yazık ki genel anlamda bugünkü hâli ile modernitenin gözalıcı illüzyonuna yenik düşmüş ve onun kirli bir taşeronu olarak yapılandırılmıştır. Yine de müziğini hem form hem de retorik açısından korumaya çalışan bir avuç müzisyenden dünyanın her yerinde bahsetmek mümkün. Popüler kültür ve onun önerdiği yöntem, söylem ve yaşama tarzım reddedip, periferiye çekilen bu muhalif müzikal damara eklemlenmeye çalışıyorum ben de yaptığım şarkılar ile. Bu muhalif damar insanın birey olmaklığını manipüle eden popüler kültür, iktidar, statüko, kurum ve ideolojiler karşısında sivil kalabilmek ile anlam buluyor. Kendisini araçsallaştıran bir müzik yerine bütün bu araçsallaştırıcı öğeleri reddedip salt kendisini amaçlaştıran bir müziğin peşindeyim. Ancak bunu yaparken de ayaklarımı bu soylu topraklara basmanın, içinde bulunduğum medeniyetin insani ve estetik dokularını içselleştirip önemsenmenin gereğini unutmuyorum. Bütün bu söylediklerimden hareketle sivil bir müzik yaptığımı iddia edebilirim. Benim müziğim kitlelerden uzakta bir alanı imler. Kitlelerin ürettiği güncel dilden uzaktır çünkü söylemim. Duyarlılık bağlamında da bir ayrışımdan bahsetmek mümkün. Fransız düşünür Baudrillard’m kitleler hususundaki şüphesi benim açımdan oldukça haklıdır bir bakıma. İsmet Özel modern şiir için okurunu da şairleştiren bir süreç olduğundan bahseder. Aynı şeyi bizim yaptığımız müzikal duruş için de söylemek yerinde olur. Dinleyenini de müzisyenleştiren, müzikal bilgisini artıran bir yolculuk adeta. Bu yüzden meselâ Bülent Ortaçgil’in dinleyicisi bir bakıma, pratiği olmasa da zihinsel anlamda kitleden ayrışmış özel, özerk bir müzik eylemine dâhil olur. Bu ayrışımı dinleyici de ister aslında. Yani kitle dediğimiz genel tüketici bünyeden kendisini ayırmak, soylu bir mevziye dâhil olmak ister. Kendisini zihinsel anlamda müzisyenleştiren bir mevziye yani..
Şiir-Müzik ilişkisi ise başlı başına poetik bir mesele. Salt bu konuda birçok dergi özel dosyalar yayınlamıştı vakti ile. Ludingirra dergisi mesela bu konuyu inceleyen bir dosya hazırlamıştı çıktığı dönem. Ahmet Haşim bir şiir dizesini okuyup çıktığımızda aldığımız estetik haz ile bir müzik eserinin belli bir partisyonunu dinlediğimizde aldığımız hazzm birbirine denk olduğu mealinde şeyler söyler. Bu poetik yaklaşım benim kendi şiirime de yakın bir pozisyon. Ben kelimeye ilk önce müzikal değer olarak bakarım. Bu tabiî ki şiirde anlam ve kapalılık tartışmalarım beraberinde getirir. Ilhan Berk’in poetik metinlerinde de bu minvalde epey doyurucu bilgi bulunabilir. Müzik hayatın bütününe yayılan bir olgu kuşkusuz. Konuştuğumuz her şey, duyduğumuz her sesin müzikal bir karşılığı var. Evrenin varoluşu bile ritm üzerine kurulu. Dolayısı ile müziğin bütün sanat dallarında birincil algıyı belirlediğini düşünüyorum. Bunun da şiirimde ve müziğimde doğal olarak karşılığı mevcut.
Selçuk Küpçük şiir ve müziğini nereye koyuyor ?
Son birkaç yıldır artık müzikte türlerden ziyade duruşların daha önemli olduğunu düşünüyorum. Yani yaptığınız müzik ile popüler kültüre mi hizmet ediyorsunuz, onun bir malzemesine mi dönüşüyorsunuz ya da muhalif bir havzadan mı konuşuyorsunuz. Dolayısı ile artık bugün müziğin bir türünden ziyade, ahlaki bağlamda insanı nesneleştiren sistemler karşısında yer alıp almadığına göre ayrışması gerekliliğine inanıyorum. Türlere ayırmak modernitenin işiydi. Şimdi çok tartıştığımız postmodern kültür bütün türlerin iç içegeçmesinden, melezleşmesinden, etnik kültürlerin önemsenmesinden filan bahsediyor. Hepsi palavra. Yani Batt bizim gibi ülkelerin yaptığı müziği etnik müzik adı altında vitrine sürerek ana damarın hâlâ kendisi olduğunu dayatıyor. Bizi de ancak müzik marketlerde pazarlanmaya hazır yeni bir metaya dönüştürüyor. Nusret Fatih Ali Han’ı Peter Gabriel sayesinde bütün dünya bir anda tanıyor ama yaptığı dinî içerikli kavali müziğinin anlamını es geçerek. Bir çeşit olarak bakıp nesneleştiriyor ancak. Bütün bunları söylerken Batı müziğinin teknik anlamda insanlığa armağan ettiği seviyeyi de unutmamak gerekli kuşkusuz. Benim imlediğim, Batı’nın bugün bile tahakküm edici ve bizim gibi ülkeleri aşağılayan tavrının devam ettiğini bir kenara not ederek yaptığımız müziği tanımlamamız gerektiğidir. Selçuk Küpçük’ün yaptığı, bütün içerisinde yerli kalarak varolma çabasından öte bir şey değildir. Türk Müziği Batı’nın sömürücü müzikal dalgası karşısında durabilecek soylu damarlardan birisidir. Bu ülkede müzik yapan ve yaptıkları ile popüler kültürün karşısında yer alan arkadaşlar öncelikle ayaklarını bu medeniyetin ürettiği müziğe ve estetiğe basmak zorundalar. Zaten böyle bir entelektüel dertleri yoksa Batı’nın güçlü tahakküm dalgası karşısında durmaları mümkün gözükmüyor. Erkin Koray ayaklarını bu topraklara bastığı için yıllardır unutulmuyor. Oysa son 10 yıldır yığınla rockçı gelip geçti. Kaçını hatırlıyoruz. Hatırlamıyoruz çünkü Anglo-Sakson rockın kötü kopyaları idiler. 68 kuşağının birçok müzisyeni soluğu Tibet dağlarındaki metafizik derinlikte aldı. Ne yazık ki bizdeki rockçılar metafizik gerçekliği algılayabilecek entelektüel kapasiteden çok uzaklar. Bu yüzden buralı bir retorik ile konuşmuyorlar ve yerli değiller. Yerli olmayan bir şeye saygı duyamayız.
“Celadım Zalim İdi”, İmam Alim Sultan, Çeçenistan, Irak, Filistin ve kalbimizi sızlatan bir çok şey ve yer için ne söylersin?
Biraz evvel kitleye şüphe ile yaklaşırken aslında biraz da bu sorunuza dolaylı cevap vermiş oldum. İmam Alim Sultan’ı her gün aynı kaldırımları çiğnediğimiz kitle ne yazık ki bilmiyor. Oysa benim için öncelikli bir mevzu. Alim Sultan, Rus gizli servisi tarafından şehid edilmiş bir Çeçen müzisyen. Ben albümde Celladım Zalim İdi isimli eseri rahmetliye ithaf ettim bu duyarlılıktan dolayı. Yanı başımızdaki Müslüman topraklarda ümmetin çocukları katlediliyor. Ama kitle beklediğimiz güruh beklediğimiz duyarlılıkları göstermiyor. Bunu söylemeye çalışıyorum deminden beri. Ben duyarlılıkları soylu, özel, özerk olan ve aynı dili konuştuğumuzu düşündüğüm muhalif kültür için bir anlam ifade ediyorum. Bugün işgal altındaki Afganistan’daki ümmetin çocukları biz Kurtuluş Savaşı verirken kollarındaki bilezikleri yolladılar bize. Biz bugün orada Batı’nın sömürgen yapısı iyice yerleşsin diye Birleşmiş Milletler adına bulunuyoruz ne yazık ki. Müzisyen oluşumuz hayat karşısında bir duruş alıyorsak sahih anlamını bulur. Ben ne Unkapanı piyasasının sömürgen yaklaşımını onaylıyorum ne de insanların dini duyarlılıklarını sömürerek varolmaya çabalayan sülükleri onaylıyorum. Bunun yanında nöbetçi sanatçı gibi her toplumsal vakıa karşısında ille de şarkı yazmak zorunda değiliz. Sanatın etik ve estetik duruşu toplumun yönlendirmelerinden ve güdümünden uzakta konumlanır. Sahih sanat hem form, hem de izlek olarak toplumun ötesinde bir mevziden konuşmalıdır. Birçok söyleşimde aynı şeyleri konuşuyorum ama genç arkadaşlara bunları sürekli tekrarlamak lazım. Mesela ben Neşet Ertaş ile Utntnü Gülsüm’ün aynı müzik evreninin farklı odacıkları olduğunu düşünüyorum. Bizler, yani Doğulular dilini anlamasak da aynı coğrafyanın hem fiziki hem de kültürel aralığını paylaştığımız bütün halklarının müziğini duyduğumuzda etkileniriz. Çünkü Batı’nın insanı ve evreni algılayışı ile Doğu’nun algılayışı bütünüyle farklı havzalara açılıyor. Doğu olarak kastettiğimiz de fiziki bir koordinattan çok kültürel bir koordinattır ve bunun ismi sadece İslam’dır. Çünkü Batinın tahakkümü karşısında bir direnç noktası oluşturabilecek tek din İslam’dır. Bu yüzden yaptığımız müziğinin duruşunu da artık yeniden düşünmemiz gerekli. Manidar bir misal vermek isterim: Erkan Oğur mesela gitarın üzerindeki perdeleri sökerek Türk müziğinin makamsal yapısını verebilecek bir teknik genişliğe sokmuştur gitarı. Yani Türkleştirmiştir, Islamlaştırmıştır, yerlileştirmiştir bir bakıma. Dolayısı ile şimdi ancak bir gitar bize ait şarkıları, türküleri bizim duyarlılığımız ve ses evrenimizden beslenerek çıkartabilir. Bizler sadece kendimiz için değil, ezilmiş, sömürülmüş bütün mazlum halklar için şarkı söylemeliyiz. Üzerinde bulunduğumuz toprakların böyle bir misyonu var. Bu misyonu üstlenebilmek için ise önce zihinsel bir yerlileşme gerekli.
















