RÖPORTAJ | Ali BEDİR
“Hayat değişiyor, paradigmalar yeniden inşa oluyor ve zihniyet yapıları da altüst oluyor. Hayatımıza geçmişte olmadığı kadar yeni ve kapsamlı pek çok şey katılıyor. Etkileşim doğal, ama bunun kontrol edilebilirliğini sağlamak dindarlıkla, dinle ilgili mesafe bilincimizle yakından alâkalı.”
Kendi estetik ve esprili üslubunuzla önce sizi tanısak.
Artvinliyim ben. Yaşlı sayılırım artık, 61’de doğdum. Öğretmen bir babanın kendi idealizmine tâbi bir oğlu olarak Artvin’in bir dağ köyünde, Şavşat Karaağaç’da başlayan, Konya, Erzurum, Balıkesir, Van, Muğla ve Ankara’da devam eden bir hayatın parçasıyım. Öğretmenlik yaptım, ama en uzun sebatlı işim akademisyenlik. Sonra da malûm, artık bürokrasi. Önce genel müdürlük ardından da Başdanışmanlık. Eğer durduğum yer, geldiğim yer sorunluysa bütün bu işleri başıma ben açtım.
Türkiye’de yaşayan insanlarımızın sürekli bir kimlik arayışı ve tartışmasına tanık oluyoruz. Neler söylemek istersiniz?
Kimlikte kendimizi tanımlıyoruz. İslami gelenek içinde yer alanların değişen kimlik bileşenlerine baktığımızda bile bir karardan, bir devamlılıktan söz etmek zor. Mesela tipik bir İslamcı kimlik 80 yılı aşkın bir Cumhuriyet tecrübesinde kim bilir nerden nereye savrulmuştur. Etnik olanla, kültürle, dinle, toplumsal cinsiyetle, tarihle, gelenek ve moderniteyle iç içe geçmiş garip bir alaşım. Ama her hâl ü kârda insan kendisiyle birlikte taşımaya azmettiği bir kimliğe ihtiyaç duyuyor. “Ben kimim?” sorusunu hep biz sormayız, bazen başkaları da sorar.
Bu bağlamda din algılarımızın macerasına biraz dokunsanız. Bu coğrafyada bir Müslüman olarak doğmayan yok.
Ergenlikte de gençlikte de inançlarımla karşı karşıya gelmişliğim yok. Makul ve muteber bir din dünyasında büyüdüm. Dinden ikrah etmeyen bir muhit beni İmam Hatip’e teslim ederek orada şekillenmeme razı oldu. Ardından İlahiyat. İmam Hatip’teyken kendimi dinî kimlik repertuarları arasında seçim yaparken buldum. İslamcı söylem akışının içinde bir yerlerde “Bu memleket eğer kurtulacaksa İslam sayesinde kurtulur.” tarzındaki cümleler benim sıkça tekrarladığım cümleler oldu o yıllarda. Sonra malûm. Ben halk İslamıyla Kitabi İslam arasında özellikle akademik çevrelerin açmaya çalıştığı makasa itibar etmedim. Durumu izah kabilinden söyledim, ama Müslümanlığın da değişen eşikleri, seviye ve düzeyleri var. Hayatımın hiçbir döneminde ne bir tarikatla ne de bir cemaatle irtibat içinde oldum. Hepsini tanıdım, çoğuna aşinalığım aile çevremin ilgileriyle alakalı. Ama ne aralarında gezdim ne de birinden çıkıp diğerine dahil oldum. Ben kimsenin münkiri olmadım. Hep baktım, dikkat kesildim ama hiçbir metaya alıcı gözüyle dokunmadım. Yeterlilik bilinci hep kuşatıcı oldu. Bu da bana oldukça özgürleştirici ve bir o kadar da kendime yeter bir özgüven sağladı.
Türk İslam’ı özel düşünülmüş ve çalışılmış bir anlayış mı?
Bu kavramın anlamlı bir tarafı kesinlikle var. Antropologların ve sosyologların fazlasıyla itibar ettiği bu ifadede kültür, coğrafya ve tarih gibi unsurların etkilerine işaret ediliyor. Bir ucu Yahya Kemal’e, Fuat Köprülü’ye hatta belki de Ziya Gökalp’e ve Babanzade Ahmet Naim’e kadar giden büyük tartışmalarla ilgili. 28 Şubat sürecinde İslam’ın yerleşik temsillerine artan politik ilgi ayrıştırıcı bir motto olarak bu ifadeye sarıldı.
Halk İslam’ı konusunu çalıştığınızı biliyorum. Toplumsal zemin bu algıyı da eviriyor mu?
İlgim hâlâ devam ediyor, ama akademik çalışmalarımın başlangıç yıllarında ciddi ciddi üzerinden kafa yorduğum konular arasında bu da vardı. Ebeveynimin huzur içinde içselleştirdiği ve bizim şifahi dediğimiz şeyle bizim yer yer kibirle birlikte şehir ve eğitim yaşamının önümüze getirip bıraktığı kitabi olan arasındaki fark neydi? Sahici bir şey miydi? Kocakarı imanına akademik dünyada yer açmak istemiş olabilirim. Toplumsal zemine gelince bana kalırsa bu konu bir grup akademisyen arasında Gellner’den beri konuşulan bir şey, ama buradan fırsatçılara ekmek çıkmaz. Akademik açıdan bakir bir konu, teslim etmek lazım.
En zor algı sorunlarımızdan Selefilik konusunda çok söyleyecekleriniz olabilir.
Selefilik benim İslami bilgi ve entelektüel problematikleriyle ilk tanıştığım yıllarda muhataralı bir kavram değildi. En azından İslamcı/İslami söylem akışı içinde sık hatırlanan belki de önemli bir anahtar sözcüktü. Selefin algısı ve mirasına da bir diyecek yoktu açıkçası. Dünya bilgilerimiz eş zamanlı olarak arttıkça kavramın içini doldurmaya yönelik çabalar da zayıf kalmaya başladı. Bugün daha çok İslam’ın bildik müktesebatını çökertmek üzere çok ustalıklı bir çekicilik içinde kullanılan bu kavramla hısımlığımızı kaybetmeden nasıl yol alacağız, bilemiyorum.
Son dönemin popüler tartışmaları arasında Daeş kafasının ülkenin İHL ve İlahiyat fakültelerinde olgunlaştığı üzerinden polemikler var. Geçen bir Daeş yayın organı olan Rumiyah dergisi, ‘Türkiye’de Diyanet işleri ve Din okullarında öğretilen teorik bilgileri biz burada hayata geçiriyoruz; yaptığımız bu.’ Çerçevesinde bir makale yayımladı. Sizce durum nedir?
Bu iddia her şeyden önce ayıp, yakışıksız ve ağır bir iftira. O dergidekilerin zekâ düzeyini konuşmak istemem. Onlar bildiklerini yapsınlar. Ben İmam Hatip’te de okudum İlahiyat’ta da. Çocuklarım da aynı mecralardan geliyorlar. İmam Hatiplerin de İlahiyatların da bence en büyük marifeti çoğulcu yorumlara açık olmaları. Ancak oradan herkesin nefretle hatırladığı kimi terör hareketleriyle bir kan bağı oluşturmak bu kimden gelirse gelsin pis bir iftira. Ama adam Kur’an’dan bu menhus hikâyelere bir giriş bulup tutturduktan sonra bizim de kalkıp İmam Hatip ya da İlahiyatlar adına alınganlık göstermemiz gereksiz. Adam yüce Kitabımızı kendi hikâyesine gerekçe yapıyor, seninki de neymiş ki!
Peki dindarlık algıları mı milliyetçilik mi toplumu yönlendiriyor dense?
Hepsi var, hatta bu ikisinin birbirinin içinde yuvalandığını söyleyebileceğimiz örnekler de var. Doğrusu 15 Temmuz darbe girişimi bu kavramların yeni bir tanımlama ve çözümlemeye dahil edilmesini zorunlu kılmıştır. Milliyetçiliği ırkçılıkla, dindarlığı şeriatçılıkla eşleştirerek düşünen biri için bütün bunlar gereksiz bir teferruat.
Siyasal akımlar ve İktidar Partisi ile din devlet ilişkileri yeniden bir tanıma mı kavuşuyor?
Siyaset dünyasının gündelik hayatın tanzimine aday olduğu bir ülkede dinin kenarda tutulacağını düşünmek saflık olur. Her siyasi proje muktedirliğine ikna olduğu andan itibaren dinî olanın alanına yeni bir sınır çizmeyi, o alanın sınırlarını yeniden belirlemeyi ve doğal olarak da ondan ve müntesiplerinden emin olmayı ister. Siyasetin dindar olması durumu değiştirmez. Burda dine apaçık bir müdahaleden çok dini olanı yeniden tanımlama ve şekillendirme söz konusudur.
İktidarı Alevi açılımı çerçevesinde yapmış olduğu çalışmaların ‘kapalı kapılar ardında’ olmaktan öte ne gibi sonuçları oldu?
Kapalı kapı mı? Yok öyle bir şey. Eğer varsa da o kapılar hiç ellenmedi. Kamuoyunun bilgisi dahilinde Alevi sorununun bilinebilir bir evrene çekilmesi için oldukça açık ve geniş tabanlı bir süreç yaşandı. Uzun hikâye, ama bilinen bir şey. Gücünü açıklığından aldığı için de pek fazla sır barındırmadı. Bence o birikim yabana atılamaz. Aleviler her yerde ve her koşulda “ama”sız ve “fakat”sız bir şekilde kendilerinden söz ediyorlar.
Siyasetin ‘’dindar nesil’’ den kastı nasıl bir dindarlığı akla getirebilir?
Siyaset deyince hangi siyaseti kastettiğinizi sormak isterim. İktidardaki hükümet Ak Parti’nin artık gelenekselleşen söz dağarcığıyla konuşuyor. Dindar ifadesine negatif bir içerik kazandıranların aksine dinle barışık, ona karşı saygılı ve referans dünyasında onu da hatırı sayılır ölçüde dikkate alma kastediliyor olmalı. Laikçi siyasetin dini tecrit etmekle sonuçlanan radikal yönelimlerine karşı onu yeniden hatırlamayı önceleyen ve tabii ki telafiyi de gündeminde tutan canlı bir talepkârlık sonuçta.
Pozitivizm, modernizm ve postmodernizm düşünce ve bakış açıları din algılarını ve yorum biçimlerini ne kadar etkilemiş olabilir?
Çok etkiliyor. Bu kavramları sıklıkla kullanıyor olmamız, yerli yersiz hatta zaman zaman içlerini boşaltarak kullanıyor olmamız bir yana her bir kavramın kendi sosyo-kültürel zeminini ihmâl eden bir bakış açısı var. Oysa bu kavramlar yeni dünyanın mihenk taşları. Din yorumlanma düzeyinde, içselleştirilme düzeyinde ve hayata dahil edilme noktasında bu kavramlarla sıkı bir gerilim yaşıyor.
1900’lerin başından günümüze dindarların ilgi ve yöneliş alanlarını başlıklar halinde söyleyebilir miyiz?
19. yüzyıl yeni bir dünyanın temellendirilişi. Bunda bir şüphe yok. Belki daha gerilere de götürülebilir, ama bu yüzyıl artık sonuçları da görmeye başladığımız bir tarihsel dönemece işaret ediyor. Hayat değişiyor, paradigmalar yeniden inşa oluyor ve zihniyet yapıları da altüst oluyor. Hayatımıza geçmişte olmadığı kadar yeni ve kapsamlı pek çok şey katılıyor. Etkileşim doğal, ama bunun kontrol edilebilirliğini sağlamak dindarlıkla, dinle ilgili mesafe bilincimizle yakından alâkalı. Dünyayla daha geniş sınırlarıyla temasa geçtikçe yeni birtakım yorumlamalara, açıklama ve çıkarımlara ihtiyaç duyuyoruz. Küreselleşme kendi akışkan modernlik formlarını acımasız bir biçimde önümüze koyarken bize düşen ya kendi yarattığımız geleneğe kaçış oluyor ya da muhayyel bir gelecek adına kendi gerçekliğimizden vazgeçiyoruz.
İslam dünyamızdaki buhranların ve kronik sorunların temel bazı nedenlerine dokunursak bu günkü gidişatın nereye olduğunu söylersiniz?
Ben safralardan kurtulma arefesinde olduğumuzu düşünüyorum. Psikolojisi bozulmuş sosyolojisi ele avuca gelmez bir dağınıklığa maruz kalmış en önemlisi de teolojisi yağmalanmış bir dünyanın yeniden ayağa kalkabilmesi için belki de bütün bu süreçleri vakti zamanı geldiğinde yaşamamız gerekiyordu. Şimdi toparlanmak için sıkı bir yüzleşme gerekiyor. Bence başladı, devam ettirmek gerek
















