ABDULLAH HARMANCI

RÖPORTAJ | Selçuk KÜPÇÜK

Sevgili Harmancı yazmaya şiir ile başladın. Sonra öyküde karar kıldın. Bu, öykü dünyasında çok rastlanılan bir hikaye. Mustafa Kutlu’dan, Hasan Ali Toptaş’a, şiir yazıp devamını getirmeyen ya da devamını öyküye taşıyan bir durum. Nasıl okumak lazım bu hikayeyi…

Edebi türlerin hiyerarşisi ile ilgili bir açıklaması olduğunu düşünüyorum, işaret ettiğin bu olgunun. Haklısın. Sebebini ise tefekkür etmeliyiz. Benim düşünürken veya okurken ulaştığım sonuç, şiirin zorluk açısından en zor tür olduğudur. Böyle olunca şiirle cebelleşmek insanı yoruyor. Ya da şiire layık olmadığınızı, şiirin sizin için doğru bir karar olmadığını düşünüyorsunuz. Öykü, şiirden sonra karşımıza çıkan ikinci basamak oluyor. Bundan sonrası da var. Roman geliyor üçüncü basamakta. Yani edebi türlerin ne kadar derinden bir sondajla çıktığı sorusunun cevabı sanki, sorunuzun cevabı. Şiir en derin yerden çıkıyor. Şiir için çok daha büyük bir ceht gerekiyor.

İlk kitabın “Muhteris”ten, birkaç ay evvel yayınlanan “Melek Kayıtları”na, Abdullah Harmancı öyküsünü nereye götürüyor.

Muhteris hakkında sen bir yazı yazmıştın. Muhteris’i en iyi anlayıp çözümleyenlerden birisisin. Esasında şöyle bir açıklama yapmalıyım. Bu ilk kitabımı parantez içine alıp konuşalım. Zira bu bir ilk kitap değildi. Neşir olarak ilkti ama içindeki metinlerin yazılış tarihleri bağlamında ikinci kitabımdı. Demek istediğim, Muhteris’i saymadan konuşursak, benim dört kitabım var ve bu dört kitapta bulunan öyküler genel hatlarıyla aynı bahçenin gülleri diyebileceğimiz bir biçimde bir ortaklık arz ediyor, sanırım. Ama başlangıçta daha realist iken giderek ironi ve büyülü gerçekçi vurgu artmış. Ancak böyle bir belirleme yapabilirim. Gerçekçilikten daha ironik bir anlatıma yaklaşmış. Bunun dışında büyük bir değişim söz konusu değil. Temelde iç sorgulamasını hiç bitirmeyen, kendini suçlu hisseden bir birey var. Kendiyle cebelleşip duruyor. Sanırım bir iç hesaplaşma öyküsü yazıyorum genel anlamda.

“Melek Kayıtları”ndaki (üç öykü hariç) öykülerinin tamamı daha evvel dergilerde okuduğumuz ürünlerinden oluşuyor. Dergi bir öykücüye ne katar. Öykülerinin hangi dergilerde yayınlanması seni heyecanlandırıyor.

Derginin teorisiyle meşgul olduğum bir dönem oldu. Şunu fark ettim. Dergi dediğimiz kavrama ya da olguya bakışımız çok romantik. Oysa dergi ile ilişkimizin boyutlarına baktığımızda bu romantizm belki yara alabilir. Şunu demek istiyorum. Bu ülkedeki edebiyatçılar dergileri çocukları gibi falan görüyorlar. Onunla yaşıyorlar, o kapanınca bir küskün, dargın psikolojiye çekiliyorlar. Dergiye şöyle de bakabilmeliyiz. Bizim belirlediğimiz bir şey olmak dışında bizi belirleyen bir şeydir. Yazacağımız yazıların boyutundan konusuna kadar, ne sürede ne şekilde yazmamız gerektiğine kadar aslında dergiler bizi belirlerler. Dilimizi, üslubumuzu, konularımızı belirlerler. Nasıl bir öykü yazmamız gerektiğini bile farkında olmadan dergilerin belirlediklerini düşünüyorum. Yani buna bile etkileri var dergilerin. Bu görüşler Tomris Uyar’a ait büyük oranda. Derginin de bizi belirlediği konusundaki görüşler… Ve ben de Tomris Uyar’a katılıyorum. Edebiyat dergileri ile ilişkimiz karşılıklı bir ilişkidir. Hatta dergilerin bizi belirleme işinin bizim onları belirlememiz meselesinden daha yoğun ve etkili olduğunu da düşünmekteyim. Öte taraftan genel medyada edebiyat yer bulamıyor. Kendimizi var kıldığımız yerler dergiler. Yazılar yazıyoruz. Ya da birileri bizi yazıyor. Bunlar hep dergilerde cereyan ediyor.

90’ların ikinci yarısı dergilerde öykülerini okumaya başladık. 2000’lerde artık Harmancı’nın dergilerde yoğun gözüktüğü zamanlardı. Sence 90’ların sonu ve 2000’lerde Türk öyküsüne katkı sunan yeni kuşak isimleri taşıyan dergiler hangileri. Bu dergilerin Türk öyküsüne nasıl katkı sunduğunu düşünüyorsun.

Kitaplık, Dergâh, Hece Öykü, Karabatak, Adam Öykü, Post Öykü, Karagöz, Yediiklim, Mahalle Mektebi, İtibar… hemen aklıma gelenler. Bu dergiler, dünden bugüne uzanan çizgide bir hayli yazar yetiştirdiler. Nazan Bekiroğlu Dergâh’tan çıktı mesela. Güray Süngü Hece’den çıktı mesela. Köksal Alver, Yediiklim’den çıktı mesela. Handan Acar Yıldız Hece Öykü’den çıktı mesela. Karabatak’tan çıkmış nice yazar var. Betül Ok, Ali Güney, bunlar da Mahalle Mektebi’nden çıktılar. Osman Cihangir’i Post Öykü’ye borçluyuz. Adlarını sayamadığım dergilerden şimdiden özür dilerim. Ama bu ülkede “yazar olmak” denilen eylemin menşei edebiyat dergileridir. Edebiyat dergileri şair ve öykücü yetiştiren mahfillerdir. Bu durum her zaman genç yazarların lehine işlemez. Zaman zaman aleyhine de işler. Öykü editörünün öykü anlayışının genç yazarlara bazen bir dayatma şeklinde ortaya çıktığı da olur. Bu anlayışı benimsersem dergide çıkabilirim, düşüncesi genç yazarın belki de farkında olmadan kabullendiği bir şeydir. Tabii editör de bu dayatmayı bilinçli bir şekilde yapmayabilir. Ama sonuçta genç öykücü ya da genç şair durumdan olumsuz etkilenebilir. Dergiler hâlâ edebiyatımızın muharrik gücüdür. Hâlâ diyorum, zira mesela romancılar dergilerden mi çıkıyor, sorusunu tartışmamız lazım. Romancı kim? Nasıl ortaya çıkıyor? Romancıyı kim ortaya çıkartıyor?

Ben, öykülerindeki hemen bütün kahramanlarda senden izler görüyorum. Öykünün içinde misin?

Aslında “başkasını” yazmak zorunda değiliz. Edebiyatın “başkasını yazmak” olduğu, insanın kendisini yazmasının kolaycılık olduğu yönünde bir görüş var. Yani asıl maharetin senin gibi olmayanları yazmak olduğu gibi bir anlayış var. Ben ikisini de yaptım sanırım. Başkasını da yazdım. Yazmaktan kaçınmadım. Kendimi de yazdım. Ama asıl meselenin başkasını yazmak olduğu ve asıl maharetin bu olduğu yönündeki anlayışın sorgulanması gerekli. Birisi diğerinden üstün müdür, birisi diğerinden zor mudur, yoksa aslolan insanın gerçekliğini, yanılgısını, acısını, sevincini okura verebilmekten mi ibarettir?

“Melek Kayıtları”nda okuduğumuz öykü kahramanlarının hayatında din ve inanç meselesi belirgin bir özellik. Dini mekanlar, okullar, kavramlar, partiler… “Din-öykü-kahraman”, nedir bu ilişki?

Ben İmam hatip lisesi mezunuyum. Başından beri, dini meseleleri öykülerime taşıdım. Soğukkanlı bir şekilde yaptım bunu. Hayatı barlarda geçmiş bir öykücünün barları yazması kadar sıradan bir şeydir bu. Son zamanlarda ise açıkçası Kuran okumalarım yoğunlaştı. O kadar yoğunlaştı ki, evde bulunduğum her dakikada Kuran okumak veya Kuran tefsirleri içeren videolar izlemek veya meal dinlemek gibi eylemlerle iç içeyim. Bunun doğal sonucu olarak hayata ve edebiyata da oradan bakmaya başladım. Şu çok üzücü. Bu topraklarda Kuran okunmuyor!!! Evet, çok acımasız oldu, değil mi? Ama böyle düşünüyorum. Okuyanlar da “yüzünden” okuyorlar. Zaten ülkenin yarısı Kuran okumasını bilmiyor. Hadislerin Arapça metinlerinin okunup meallerinin verildiğini ama aynı meal verme işleminin Kuran ayetlerine yapılamadığını söylemişti bir tefsir alimi. Bunu duyduğumda çok şaşırmıştım. Aynen dediği gibi. Bu ülkede Kuran ayetleri okunur ama okunduğuyla kalır. Neyse. İşte bu hassasiyetlerim yazdıklarıma yansımaya başladı. Geçenlerde bir yazarlık okulu talebem, Allah yazdıklarınızdan razı olsun, dedi. O kadar hoşuma gitti ki… Allah’ın yazdıklarımızdan razı olması “iyi” edebiyat yapmamıza engel değil. Burdaki iyi kelimesi nitelikli anlamındadır elbette. Hem nitelikli hem de Kuran temelli bir edebiyat neden olmasın? Ama biz senelerce, eğer bunu yaparsak “hidayet romanları” tarzı metinler ortaya çıkar, gibi bir önyargı ile yaşadık. En azından çoğu edebiyatçının zihninde böyle bir engel olduğuna eminim.

Burada çok “tehlikeli” bir şey söyleyeyim: Türkiye’de dindar çevrelerin edebiyatçılarının (da) gerekli dini bilgi ve bilinçten mahrum olduklarını düşünüyorum. Sadece dini bilgiden değil, bilinçten de mahrum olduklarını düşünüyorum. Büyük oranda… Dini hassasiyetleri zayıf… Bence Türk edebiyatını özgünleştirecek olan şey, tam da bu ihmal ettiğimiz noktadan neşet edecek. Yani tam da sırtımızı döndüğümüz noktadan…

Kitabının “Kanatsız Kapılar” bölümü bir paragraf ya da 5 satırlık kısa öykülerden oluşuyor. “Kısa kısa öykü”nün yaşadığımız çağ ile bir ilişkisi var mı. Neşet Ertaş kendisi ile söyleşi yapmaya gelene “Ben çok kelime bilmem. Bilmem sen azdan çok anlar mısın?” diye soruyor. Bu öyle bir şey midir?

Aynen dediğiniz gibi. Siz “kısa kısa öykü” dediniz ama son zamanlarda “küçürek öykü” de deniyor. Ben öyle diyeyim. Küçürek öykü yaşadığımız çağın diline fazlasıyla “denk” geliyor. Her şeyi külfetsiz yaşamak isteyen çağ insanının zihniyetiyle uyuşuyor. Kısa, vurucu, nicelik anlamında “zahmetsiz”. Yükte hafif pahada ağır. Zeka ve sadelik gerektiriyor. Yazılması en zor türlerden biri bu arada. Çok kolay pespayeleşebilir. Twiter diline uygun. Ama yüzeyselleşmemesi için çok dikkatli olmak lazım. Tabii bir de benim pek konuşmayı sevmeyen bir tarafım var. Lafı uzatmak istesem de uzatamam. İnsanları yormaktan korkarım. Hasılı benimle de uyuşum içerisinde bu edebi tür.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

İlgili Yazılar

Güncel Hava Durumu

Ankara
açık
29.6 ° C
29.6 °
29.6 °
25%
7.2m/s
0%
Sal
29 °
Çar
31 °
Per
32 °
Cum
29 °
Cts
26 °

Güncel Döviz Kurları

TRY - Türk Lirası
EUR
37,251
USD
34,256
GBP
44,715
JPY
0,229

Yolcu Potreler

YolcuDergisi Sayi 109 Portre | İsa ARAR

Portre | İSA ARAR

YolcuDergisi Sayi 102 Portre | Marilyn BUCK

Portre | MARILYN BUCK

YolcuDergisi Sayi 103 Portre | ALIYA

Portre | ALIYA

YolcuDergisi Sayi 104 Portre | Teoman DURAL

Portre | TEOMAN DURALI

YolcuDergisi Sayi 108 Portre | Fetva TUKAN

Portre | FETVA TUKAN

Yolcu Seyir Defteri

Seyir Defteri: 109

Seyir Defteri: Söz 2

Seyir Defteri: Söz 3

Seyir Defteri: Söz 4

Seyir Defteri: Söz 5

Heybe & İstikamet