DAG ÇAĞRISI
5.
Hep bir bahçe düşünürüm. İlerde, doğuda, tepesi karlı, mavi ve yüksek dağlar. Bahçede gül çitleri. Gerçek doğu gülleri. İğdeler. Havuz. Suya düşen badem çiçekleri, yapraklar. Pembe şeftali çiçekleri, beyaz erik çiçekleri. Ağaçlar altında masalar. Beyaz örtülü masalar. Masalara düşen ağaç gölgeleri. Kuş esintileri, gül kokusunun merhabası. Bahçede gezinen alnı aydınlık insanlar. Masalarda oturup bir şeyler yazıyorlar, sonra güneşe bakıyorlar. Kitap hışırtıları. Az ve yavaş konuşmalar. Ne üzüntü çığlığı, no neşe kahkahası. Sabah rüzgârı esintisi ve bahar.
Bu tablo benim dağımdan bir parçadır. Tabiatla insanın kaynaşmasında altın oran. Büyük şehirlerin insan hadımlaştıran etkisinden kurtuluştur. Köyün insanı tabiat içinde eritişinden arınmadır.
Bu tabloda insan yeniden doğacaktır. Adeta ölmüştür de dirilecektir.
İnsan köyden büyük şehire niçin gitmiştir? Daha doğrusu büyük şehirler kurmak zorunda kalmıştır?
İnsan köyde yalnızdır. Asmalar, kuzular ve böğüren inek, tabiata uyumunu yapmıştır. Adeta tabiattan birer parçadırlar. Adeta taş ve toprak tabiatın tabanıdır, kımıltısız yüzeyidir. Asma, tabiatın taşa tırmanmış yeşilliği, bir canlılığı. Arı, tabiatın vızıldayışı. İnek, tabiatın küçük ve verimli bir ana, canlı bir ova-ana haline gelişidir. Minyatür ve sıkıştırılmış, yoğun bir tabiat. Adeta, ineği kâinat ölçüsünde büyüt ve yay, tabiat olur. Ben-i İsrail veya Hintli, ineğe taparak tabiata tapmış oldu. Mısır dinindeki Apis öküzü kültü de buradan geliyor. Onlar ineğin önemini abarttılar. Yoksa ineğin bir özelliği var. Dünyaya İlâhî düzeni getiren en büyük süre de “bakara” ismini taşır. İşte köyde her şey tabiattan bir örnek, tabiattan bir parçadır. İnsan da az kalsın öyle olacaktı. Fakat insan kaçtı. Tabiattan kurtuldu. Tabiata karşı direnmek için büyük şehirleri kurdu. Kurdu ama bu kez de kendine güveni aşırıya gitti. Kendisini tabiattan kaçıranı, tabiata üstün kılanı görmezlikten gelmek istedi. Hâlbuki zaman onu çepçevre kuşatmakta devam ediyordu. Yine doğuyor, yaşlanıyor ve ölüyordu. Köyde tabiatla birleşerek etki yapan zaman, büyük şehirde adeta doğrudan doğruya etki yapar olmuştu. Tabiatı az çok ezmiş, yenmiş olan insanoğlu, zamanla karşı karşıya geldi. Onu da yenmek için böldü, ölçtü, matematik dehasının çemberine almaya çalıştı zamanı. Ama zamanı madde gibi düşünmek yanlışından bir türlü kurtaramıyordu kendini. Tabiatla savaşının uzun süren tarihi adeta tabiatına ve mayasına geçmiş bir iz, bir alışkanlık bırakmıştı. Her konuyu madde gibi düşünmek ve incelemek. Metodunu bir türlü değiştiremedi. Alışkanlık köleliğinden sıyrılamadı.
Ah, benim dağımdaki bahçemin ne köyle, ne büyük şehirle bir ilgisi var. Benim bahçem, zamana yeni bir usulle hükmetmek isteyenlerin ak örtülere bürülü masalara yerleştiği bahçe. Işık doğudan geliyor. Nar cennetten iniyor. Kuşların kanat çırpışlan bir Zebur ahengini ve bir İncil muştusunu taşıyor. Su kevserdir. Su zemzemdir. Su kurbanın kanını yıkıyordu. Su, çocuk İsmail’in topuklarından fışkırıyor. Sanki bahçe, bütünüyle Rahman sûresinin bir tablosu, bir panoraması, eğerlerimiz mercan.
Benim bahçem, senin ruhunun Öz bahçesi, insani Zaman topraktır orada. Çitini Yasin Sûresi çevirmiştir. Sûre bir surdur. Kapısı da fatiha.
Sezai Karakoç Ruhun Dirilişi











