RÖPORTAJ | Münevver SARAL
“Yazmanın iki ucu vardır, birisi esin diğeri zanaat. Esin içinize doğan bir şey bu anlaşılabilir ama zanaat meselesi baştan sona usta-çırak geleneğidir. Sizden öncekilerin yazdıklarını okumadan nereye gidebilirsiniz? Bu yüzden yazma serüveni sizden öncekilerin birikimine sahip çıkarak ve çoğu zaman onları taklit ederek başlayan bir yolculuktur.”
Tıp doktorusunuz. Yazarsınız. Aktörsünüz. Yine de edebiyatın sizde ağır bastığını düşünüyorum. Fakir ve küçük insanların yüreğe işleyen büyük hikâyelerini sade bir dille anlatıyorsunuz. Özellikle Peri Gazozu’nda. Bütün bu benzeyiş aklımıza Çehov’u düşürüyor ki ona benzetildiğinizi pek çok kez duymuş olmalısınız. Peki ya siz kendinizi Anton Pavloviç Çehov’a benzetiyor musunuz? Kısa öykünün ustası Çehov’la ilişkiniz nasıl, etkilendiğiniz yanları nelerdir?
Yazmanın iki ucu vardır, birisi esin diğeri zanaat. Esin içinize doğan bir şey bu anlaşılabilir ama zanaat meselesi baştan sona usta-çırak geleneğidir. Sizden öncekilerin yazdıklarını okumadan nereye gidebilirsiniz? Bu yüzden yazma serüveni sizden öncekilerin birikimine sahip çıkarak ve çoğu zaman onları taklit ederek başlayan bir yolculuktur. İlk Çehov metinlerini okuduğumda, (Bilgi Yayınları’ndan çıkan ‘’Çukurda’’ isimli kitabıydı Çehov’un) zaten çoktan ustamı bulmuştum. Ona benzemeyi bırakın bir süre sadece onu taklit eden alıştırmalar bile yaptığımı hatırlıyorum. Çehov ayrıntıların, başkalarının geçip gittiği, görmezden geldiği detayların hikâyecisidir. Sessiz çoğunluğun, sokağın, küçük ve hesaba katılmayan ama dünyanın kaderi olan insanların hikâyesini anlatır. Büyük laflar etmez. Akıldanelik yapmaz. İdeolojik kaygı ve hizalanma telaşı hiç yoktur. Bir de hekim olması galiba, ona olan tutkumu artırmıştır.
Peri Gazozu’nda merhamet ve şefkat diliniz, Nasipse Adayız da ironi öne çıkıyor. Biri öykü, diğeri roman. Bireysel dramlar öyküyle, toplumsala ilişkin olan romanla anlatılır diyen bir yaklaşım içinde misiniz? Nasipse Adayız da gördüğümüz gibi mizah ve ironi traji-komik hallerimizi daha da insanileştirir mi?
Öncelikle derdim okurla aramdaki mesafeyi kaldırmak. Klasik edebiyat bağlamında ister istemez yazarın adı konulmamış bir iktidarı vardır. Bu da üsluba mutlaka sirayet eder. Bundan rahatsız olan biriyim. Sadece edebiyat alanında değil hayatın tüm alanlarında iktidardan vazgeçmek esastır bence.
Biçim olarak öyküleri kısa filme, novella ya da romanları uzun metraj filmlere benzetiyorum. Yöntem ve yolculukları aynıdır. Kısa filmde ‘’anın’’ peşine düşersiniz. Öncesini ve sonrasını anlatmak zorunda değilsiniz. Gerilimi aksatmadan sürdürmelisiniz. Uzun metrajda ise olay örgüsü, karakter psikolojilerinin derinleştirilmesi, giriş, açılım, final ve tempo iyi hesaplanmalıdır. Seyirciyi kollarsınız ister istemez. Senaryoda boşluk ve soru işareti kalmamalıdır. Okuyucu ya da seyirci nezdinde inandırıcılığınızı kaybetmeden merak ve gerilimi sonuna kadar taşımalısınız.
Semih Gümüş’ ün özellikle Peri Gazozundaki metinlerinizi öyküsel deneme olarak nitelendirmesi, onun öyküyü başka biçimde tanımlamasından mı kaynaklanıyor? Sizce öykü nedir?
Semih Gümüş kendi bulunduğu yerden haklı bir müdahalede bulunuyor. Yazdıklarıma klasik öykü denemez. Zaten o niyetle de yazmıyorum. Gerçeklikten ve yaşanmışlıklardan fazlasıyla beslenen kurmaca anlatılar diyebiliriz. Galeano’nun tarzına daha çok benziyor. Evet, ‘’anlatı’’ en doğru tanımlama galiba.
Metinleriniz daha çok çocukluk anıları ve toplumsala ilişkin bellekten besleniyor. Anlatılarınızda senaryo şiir roman tekniğini bir arada kullanıyorsunuz. Yeni bir anlatı tekniği mi hedefiniz ya da geleceğin anlatı türünü mü oluşturuyorsunuz? Bu tür, biz okuyucuda oluşan algı mı yoksa bilinçli bir çabanın sonucu mu?
Bilinçli bir çaba. Daha doğrusu becerebildiğim ve yapmak istediğim de bu diyebilirim. Eninde sonunda ortaya koyduğumuz şey hayatın taklidi yani gerçekliğin yeniden icat edilmesi değil mi. Gerçek hayat tüm samimiyetiyle orada bekliyor bizi. Her türlü eğip bükmeyi, süslemeyi, sembolleri aradan çıkartırsak bize sadece metaforlar kalır ki edebiyat da benim için bundan başkası değil. Sinemaya teşmil edersek, has sinemanın ne kadar çok belgesele yaklaşırsa o kadar güçleneceğini, belgesel sinemanın da kurmacayla mücehhez olursa ancak istediği etkiyi yaratacağını düşünenlerdenim.
TRT 2 yle yaptınız bir söyleşi de “sanat galiba gerçekliği yeniden inşa etmek” diyorsunuz. Yeniden inşa ettiğimiz, değiştirdiğimiz, dönüştürdüğümüz bir gerçeklik söz konusuysa gerçekliği nasıl tanımlarsınız?
Yaptığımız işin gerçeklik düzleminde değerlendirilmesinden başka bir kıstası yok. Ama eninde sonunda ortaya konan her şey sübjektiftir, özneldir. Sanat, nesnelliğin hedeflendiği öznel bir yolculuktur nihayetinde.
Bir şeye sahip olmaktan vazgeçtiğinizde gerçekten ona sahip oluyorsunuz, bir şeyi kaybetmeye razı olduğunuz zaman onun sahibi oluyorsunuz. Dikkatimi çektiği için bir söyleşinizden not aldığım cümleleriniz. Bu bir tür kendimizi kendimizin önünden çekmek mi? İsteklerin, arzuların önündeki en önemli engelin istemenin ta kendisi olduğu söylenir. Ercan Kesal, bizim tanıdığımız Ercan Kesal olurken nelere sahip olmaktan vazgeçti, neleri kaybetmeye razı oldu?
Bitmeyecek bir yolculuk bu. Her gün yeniden sınandığınız. Bir şeyi kaybetmeyi göze alırsanız gerçekten onu hak etmeye başlıyorsunuz. Nefesinizi tutmaktan vazgeçip koyverirseniz ancak yeni bir nefes alabilirsiniz. Her kaybediş yeni bir sahip oluşun da başlangıcı değil mi? Biten her şeyin taze bir başlangıç olduğu aşikar. Yolunuzu kaybederseniz ancak yeni ve hiç bilmediğiniz bir mekana ulaşırsınız.
Nelerden vazgeçtim? Umarım vazgeçebilmişimdir. Bütün aidiyetler sıcak ve şefkatlidir çünkü. Aidiyetlerden vazgeçerseniz ancak kendiniz olursunuz. Tüm politiketnik ya da sosyal aidiyetlerimden vazgeçtim öncelikle. Ayrıca, yaptığım işlerin bana sunduğu ün, şan, şöhret ve kariyer mevzularından da çok uzağım.
Çukur dizisinde rol aldınız. Pek çok kişi bu diziden sonra yazar, sinemacı hatta doktor olduğunuzu öğrendi. Öncesinde birçok filmde rol almanıza rağmen dizi oyunculuğunuz tüm bunların önüne geçti. Popüler kültürü nasıl tanımlarsınız? İdris Koçovalı’ nın Ercan Kesal’ in önüne geçtiğini düşünüyor musunuz?
Bu bir tehlikeydi, fakındaydım ama bu kadar güçlü olacağını kestirememiştim. Popüler kültür elbette unutma üzerine inşa edilmiş bir kültürdür, ama yakıcıdır da. Bundan korunarak çıkmanın yolu ondan vazgeçmeyi de hep akılda tutmak olmalıydı. Öyle yapmaya çalıştım ben de. İdris Koçovalı’dan etkilenmek yerine İdris Koçovalı’nın Ercan Kesal’dan etkilenmesine gayret ettim, becerebildiğimi düşünüyorum.
Gelelim Avanos’a, yolculuğunuzun başladığı yere. Yerelliğinizin ama aynı zamanda evrenselliğinizin de ilk basamağı bozkıra. Bozkır. Bir Yolculuk Hikâyesi. Çehov’ un yaratıcılığının dönüm noktası olarak kabul edilen kitabının adı. Bakın Çehov burada da karşımıza çıkıyor. Okuyucu ve izleyiciler olarak eserlerinizde bozkırın izini rahatça sürebiliyoruz. Peki, siz bozkırın üzerinizdeki izini sürdüğünüzde neler söylemek istersiniz?
İnsan yaşadığı yere benzer. Coğrafyaya iman ediyorum. Habitattır aslolan. Siz farkında olsanız da olmasanız da bu böyle. Sınırlar, kimlikler, simgeler, yönetim biçimleri vs. bizim sonradan uydurduğumuz kavramlardır. Hepsi de kültürel zenginliğimizin vazgeçilmez ögeleridir, o kadar! Antropoloji okumalarının da çok katkısı oldu, şükürler olsun. Avanosluyum. Bozkır çocuğuyum. Benden binlerce yıl önce hüküm sürmüş insan topluluklarının kültürel mirasıyım. Onlardan biriyim, parçasıyım, devamıyım.
Madem söz buraya geldi yine bozkırdan devam edelim. Mustafa Everdi Peri Gazozu kitabınızla ilgili yazısında bozkırı şu sözlerle tanımlıyor; Yazın çok sıcak kışın çok soğuk, bu nedenle duygu ve düşünceler keskin ifade edilir Orta Anadolu’da. Denge, ilm-i siyaset düşünülemez. Karasevdaya düşülür, türkü yakılır. Önünde hiçbir engel olmayınca uzun yürüyüşler yapmaya, bu yürüyüşlerde içinde bir güzellik inşa etmeye mahkûm eder insanı. Yoksa bozkır herkesi kendine benzetir, bozar ve çürütür. Buradan bakarsak, Bir Zamanlar Anadolu filminin çürümüş insanları bu yürüyüşe çıkamayanlar ve içlerinde bir güzellik inşa edemeyenler mi sizce de?
Filmin güncesini tutmuştum, biliyorsunuz. ‘’Evvel Zaman’’ ismiyle de yayımlandı. Orada bir paragraf var, ‘’bu filmdeki derdimiz ne olmalı’’ başlıklı. Sorunun cevabı da buralarda saklı sanki: ‘’…Aslında cinayetin kimsenin derdinde olmadığını ortaya koymalı, kendini ve başkalarını kandırma kurnazlığını, olmayacak şeylere inandırma yeteneğini, bu dünyaya, bugüne, eşimize, dostumuza, çevremize yönelik bitmek bilmeyen hükmetme isteğimizi….öÖüm, siyaset, iktidar, aldatmaca meselelerimizin hiç bitmemesini… Sevme ve nefret duygularının gücünü… herkesin kendi hikâyesinin peşinde olmasını, cesedin yalnızca bahane edilmesini, herkesin bu cinayete bilerek ya da bilmeyerek katkıda bulunmasını, her şeye rağmen hala inanma isteğimizi ve içimizdeki derin karanlığı anlatmalıydık…’’
Velhasıl. Yeni kitabınızın adı. Velhasılıkelam ne söylemek istersiniz yeni kitabınız hakkında?
Velhasıl bir bakiye kitap. 1980’den bu yana yazdıklarımdan da bazı öykülerin yer aldığı bir seçki. Peri Gazozu ile başlayan ve Cin Aynası ile devam eden bir üslubun son kitabı. Bir çeşit üçleme sanki. Sadece öyküler değil, bazı kongre konuşmaları, sempozyum sunumları ve sahibine ulaşamayan mektupları da içeriyor. Okurum yazın serüvenimin baştan sona şahidi olsun istedim.
Sinemacılık mı yazarlık mı diye sormayacağım çünkü sanat insanın içinde kendiliğinden dolaşan, ket vurulması imkânsız bir şey. Yolunu bulan diğerinden bir adım öne geçecek ama sonuçta ortaya çıkan hep sanat olacak. Kitaplar ve filmlerle dolu uzun bir ömrünüz olsun. Bu güzel söyleşi için teşekkür ederim.
















