RÖPORTAJ | Betül HAKTANIR
Aynen alacağız. Bütün bu laflan söyleyenlere de duyuruyorum. İstedikleri yerlerde de konuşurum. Buyrun daha başka can alıcı sorular varsa sorabilirsiniz cevaplandırırım.
Şimdilik bu kadar yeter herhalde…Gerginliği yumuşatıcı sorularla devam edelim. Usta bestekarların bestelediği, Felhullah Gülen’in hüzün ve hasret dolu şiirleri ilahi ve şarkı formatına getirilerek tarafınızdan yorumlandı. Bu çalışma Fethullah Bey ve sizin aranızdaki danışıklı bir şey miydi? Yoksa biz tamimiyle tevafuk bir çalışmanın meyvesini mi yiyoruz?
Hayır hayır! Tamamen tevafuk bir çalışma, tamamen spontane oluşmuş bir üretim. Yapımcım Gürkan Bey ile olan ahbaplığımız sırasında bir gün bir yerden bir yere giderken arabanın içinde: “Abi ya böyle bir şey var okur musun?’ dedi. Ben de okurum dedim.
Fikir mimarına Gürkan Bey diyoruz o zaman.
Tamamen öyle…Tamamen o şekilde oluştu.
Sonucundan memnunsunuz…
Memnunum tabi ve o serinin daha ilginç çalışmalar olarak devam etmesini arzu ediyorum. Deminden beri konuştuğum platformda, daha çok sözlerin insanlara geçebileceği pozisyonları nasıl yaratırız onun araştırması içerisindeyiz.
Şiirlerin sahibi peki bu albüm hakkında…
Mutlaka dua ediyordur. Bana da yeter bu.
Albümünüzde de söylediğiniz gibi, bugün özellikle Türk milletinin olmak üzere, tüm İnsanlığın derinden hissettiği bir duygudur “Hüzünlü Gurbet.” Herkes gurbeti kendine göre anlar ve yorumlar. Örneğin; Mevtana Hazretleri için bu dünya tamimiyle bir gurbet yeridir. Peki sizce bizim gurbetten anlamamız gereken nedir?
Benim gurbete bakışım olabildiğince Mevlana anlamında. Taklit ediyorum sadece. O’nun gibi algılamanı çok zor. Ama kendime göre, özüme olan gurbet. Özüm, yani benim nefsimin var ettiği sanal bir varlığım var, bir de Cenab- ı Hakkın beni var ederken bana yüklediği, olma adına bir gerçek tarafını var. O gerçek tarafıma, gerçek özüme olan uzaklığımın yarattığı gurbeti yaşıyorum ben. Kendime olan uzaklığımdan, yaradılışımdaki hikmete ne kadar uzaksam o kadar gurbetteyim.
Yani aslında bir çoğumuzun gurbete bakması gereken, fakat bakamadığı cihetten bakıyorsunuz.
Şimdi sen de, ben kimsenin anlamadığını anlarım falan diye öyle bana gaz verme! “Sen neymişsin be abi!” diye gaza getirme beni de…Netice de ama gerçeği söylüyorum.
Ama hakikaten öyle. Biz tutturmuşuz da bir “Vatan Gurbeti” de “Vatan Gurbeti?
Yok geçiniz onları. Yani o tamamen çok insani, insana yakışan bir durum. Ben büyüğümüzün de oralardan sırf “Vatan gurbeti”ni düşünerek hüzünlendiğini düşünmüyorum. Tamam bir coğrafya özlenir, niye özlenmesin? Biz bu satan için gerektiğinde bir anda ölümü göze alabiliriz. Bunun getirdiği bir sevginin, bu nesnel uzaklığın getirdiği bir gurbet olmayacak. Bunu ıskalamak diye bir şey söz konusu değil. Ama büyüğümüzün yegâne gurbet anlayışım da sadece buna bağlarsak, biz onu da tanımamış olur, ona da ihanet etmiş oluruz. Tabi ki satan sevgisi imandandır. Vatan sevgisi derken, hangi vatandan bahsediyoruz? Vatan-ı asliyeden mi? Vatan-ı ne bileyim buradaki her an değişebilecek vatandan mı? Bir zamanlar Orta Asya’ymış vatanımız, sonra Anadolu olmuş. İleride neresinin olacağını bilmiyoruz. Belki de Avrupa Birliği’ne serbest dolaşım haklarını kazandığımız zaman birçoğumuz Avrupa’nın başka köşelerine gideceğiz. Orada kaldığımız toprak da bizim vatanımız olacak. Birisi sınırlarına tecavüz ettiğinde onun için de böyle düşüneceksin. Bu çok görece bir vatan anlayışı. Ama vatan-ı asliyye , yani Cenab-ı Hakkı’m bizi ebedi olarak konuşlandıracağı mekan s-atan-ı asliyedir. O ebedi dostlarla birlikte paylaşılan bir vatandır. Burası özlenir. Burayı…Yani ayıp olmasın diye özleriz tabii…Ama benim ki o kadar uzun boylu değil. Tabi ki oraya olan bir özlemim var. Efendimize Cebrail (a.s) gelip de: “Cenab-ı Hak sizi muhayyer bıraktı Ya Rasullalah, isterseniz burada kalabilirsiniz, isterseniz davete icabet edebilirsiniz, tamamen size kalmış.” Mealindeki teklifinde Efendimizin “Refik-i Ala” diye tercih ettiği s-atandır, vatan-ı asliyye. Anlatabiliyor muyum?
Buyurun devam edin…
Hâsılı esas orası özlenir. Ancak benim şu anda derdim, özüme olan gurbet. Cenâb-ı Hakk’ın ’Kün Ahmet!” derken bana verdiği bir gerçeklik forman var. Ben mutlaka o formattan çok uzaktayım. Ben evvela kendi formatımı. öyle olmaya özlüyorum ve onun gurbetini, hasretini çekiyorum. Öyle olduktan sonra vatan-ı asliyye durağı gelir.
Bizler birer edebiyatçı olarak; şiirden, gazelden sonra en yakın dostluğumuzu musiki Ur kurarız. Şüphesiz sizinde bir musikişinas olarak şiire, edebiyata uzak olmadığınızı düşünüyoruz. Bundan hareketle bize kısaca musiki-edebiyat münasebetinden bahseder misiniz?
Tabı la Bizim Klasik Musikimizin oluşması tamamen edebiyat öz kaynaklıdır Yanı melodik değil, sözel öz kaynaklıdır. Biz çünkü konuşmaya çok daha Urla seven bir milleti: Biz kopuzu tamamen ritmik, melodik dahi olmayan, çok az melodi, ama daha ziyade ritim aracı olarak kullanmışız, tabi bu arada dünya kadar şey söylemişiz. Kopuzla yapılan müziğin saatlerce süren bir yapısı var. Hal böyleyken, bizim sözel yapımız, edebiyatımız öndedir. Mesela bizim müzikteki zaman ölçen usul denilen, ika biçimlerinin özünde aruz kalıplan sardır. “Failatun Failatun Failun”, “Düm te ka” diye izah edilebilir. Yanı edebiyatla musikinin bu şekilde bir özdeşleşmesi söz konusudur. Ayrıca Klasik Edebiyat ile Klasik Musiki birlikte zirve yapmıştır. Klasizmi de orada yakalamıştır. Aruz, Klasik Edebiyat ve Klasik Mûsikî kalıplarıyla birlikte çok nadide bir klasizmdir. Gezegenin en büyük mücevherlerinden biridir yani.
Peki gerek Klasik Türk Edebiyatı’na, gerekse Klasik Türk Mûsikîsine yakıştırılan “Saraylı” ifadesini doğru buluyor musunuz?
Doğru olur mu? Tabi ki doğru değil. Saray o kadar entelektüel bir ortam ki mûsikî üretiliyor, divân üretiliyor. Bana dünyada bir tek yönetici gösteremezsin ki hem divân sahibi, hem de III. Sultan Selim gibi dünya çapında bir müzisyen olsun ve bunların sekiz-on tanesi de direk müzisyen. Efendim saray bu derece entelektüel bir onanı. Üstelik de dışarıdaki entelektüel ortamı finanse eden bir ortam. Saray destekli olmak başka, saray merkezli olmak başka bir şeydir. Yani İstanbul neresi, Osmanlı coğrafyasının birçok yerinde, bir çok üreten besteci var | onlar neresi? Ama sarayla diyalog kurduğu zaman kendini daha iyi bir finans onanımda hissedebilir. Bu bütün dünya müzikleri klasizmi için böyledir. Bana Mozart’lardan, Beethoven’lardan bir kişiyi gösteremezsiniz ki kral-saray destekli olmayan. Çünkü o derece değerli müzikler para kazandırmaz. İdealizmle karın doymaz. İdealizmle ancak bir lokma-bir hırka geçinebilmeyi göze alabilen insan uğraşabilir. Hem idealizm yapacak, hem popülariteyi elde edecek, hem de dünyalık kazanacak…Hayır bunlar bir araya gelen şeyler değildir. Efendim Osmanlı sarayını I kötülersen, o lisânı ve o mûsikîyi de kötülemek zorundasın. Böyle bir seküler, oram yaratabilmek için ayıklayacaksın her şeyi. Bu hep kraldan çok kralcıların icat ettiği bir fitnedir. Başka bir şey değildir.
Geçtiğimiz yıllarda TRT de Canan Sezgin ile birlikte “Gönül Penceresi” adlı programla sevenlerinizin karşısına çıkmıştınız. Bu program ile özellikle Türk mûsikîsine “Gönül Pencerelerin? kapatmış olan gençlerin gönüllerine girdiğinize inanıyor musunuz?
Tabi inanıyorum. Bunu hemen tabi diye cevaplandırdım. Çünkü onların gönüllerine nasıl girilecekse öyle davranıyoruz. Yani alışılmış, hatta bıkılmış bir üslûpla, davranışla davranmıyoruz. Biz onların gönüllerine şu an da onlar için “In” olan neleri varsa onlarla giriyoruz
Tabi bu arada belli ölçütlerin dışına çıkmadan değil mi?
Burada çok fazla bir ölçüt yoktur. Biz şimdi tanıştık. Referanslarımız var falan filan…Olmayadabilirdi. Buraya gelirken siz bana derdiniz ki “Ahmet Bey yarım saatiniz s-ar mı? Sizinle bir şey görüşmek istiyoruz.” Ben muhtemelen hayır demezdim. Önemli olan neydi? Tanışmaktı. Tanıştıktan sonra sohbet ederiz, birbirimizi tanırız, ondan sonra birbirimizle alışverişe geçeriz, edilgenleşiriz. Birbirimizi besleriz. Benim eksiklerimi siz tamamlarsınız, sizin ihtiyacınız varsa ben tamamlarım. Yani bu diyalog böyle oluşur. Şartlı bir diyalog başlangıcı olmaz. “Benim kriterlerim var, buna uyarsan seninle diyaloga girerim.” Böyle bir şey olabilir mi? Hatta Akrep Nalân’ın bir şarkısının beni çok etkileyen bir yeri vardı. Sevgilisine diyor ki; “Hiçbir şartım yok.” Sevgi budur. Yani hiçbir şartım yok diyor, beni sevmeni dahi şart koşmuyorum. Ama kapının yanına bir sandalye koymama ve orada oturmama müsaade et diyor. Ben arak buradayım çocuklar. Benim insanlarla diyalogum burada. “Hiçbir şartım yok.” Yeter ki bîr araya gelebilelim, iki kelime konuşalım, yeter ki bir temas mesafesinde olalım. Son olarak şunu da söyleyeyim size. Peygamber Efendimiz insanların ticaret için geldiği ve eğlencelerin de göbek göbek yapıldığı Mekke panayırlarında yüksek bir tepenin üstüne çıkar, insanları davet ederdi ve hiçbir şart koşmazdı… Anlatabiliyor muyum? Budur…
















