RÖPORTAJ | Ümît Zeynep KAYABAŞ
Söyleşilerinizde en sık aldığınız sorudur; niçin deneme? Kişi en çok neye yatkın hissediyorsa kendini onda yoğunlaşmalı diye olmuş cevaplarınız. Denemede lider olarak vermişsiniz kendinize Salah Birsel’i. Bir türlü doğamayan ağaçlı kitaba dair sorular almışsınız. En güzel eserin yazılmayan eser olduğunu biliriz halbuki hepimiz. Ve aylardan da Nisan önünüze gelmiş ne alıp veremediği var Ali Çolak’tn bu ayla denildiğinde; belki bu ayın benimle bir alıp veremediği vardır demişsiniz haklı olarak.
Sizi tanımak babında en belirgin mumlar dikilmiş başköşeye. Hepsinin ötesinde kimsenin uzanamadığı, sizin dahi zor keşfettiğiniz içinizdeki Ali çolak’ı özetler misiniz dergimiz Yolcuya?
Bu soruya, bir sürü ağrıdan dolayı pek çok test yaptırmak ve bir o kadar film çektirmek için hastaneye gitmediğim, ayrıca ev taşımak gibi sıkıntılı bir işle uğraşmak zorunda olmadığını güneşli, güzel bir günde cevap vermek isterdim. Sanırım daha olumlu, ışıltılı, umutlu şeyler söylerdim. Şimdi hiç ama hiç de güzel şeyler söyleyemeyeceğim kendime ve dünyaya dair. Ali Çolak, bu çağda yaşamak istemezdi. Çağımızda yaşamak ona ağı geliyor. Pek fazla güceniyor, inciniyor. Bu onun kusuru tabii, kimsenin suçu yok. Okumak ve yazmaktan başka uğraşının olmayacağı, herkesin birbirini tanıdığı, sokakta herkesin selâmlaşıp ayaküstü sohbete giriştiği, evlerin kapısının kilitlenmediği; ölümlerde hep birlikte ağlanan, j sevinçlerde hep birlikte coşulan bir mahallede; orada doğup orada I büyüyüp orada yaşlanıp ölmek isterdi. Yazar olmasa ve illa bir iş yapacak I olsaydı, herhalde bahçıvan olurdu. Şu yeryüzünde bir tek o gelirdi elinden. Evet, başkaca bir şey gelmiyor aklıma. Yazdığım onca yazıda kendimi anlatmaktan başka bir şey yapmadım. Öyle açık seçik anlattım, öyle bilinir kıldım ki kendimi, daha anlatacak bir şeyim kalmadı sanki.
Bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim / Şöyle diyebilirim: ‘Gece yıldızlardaydı / Ve yıldızlar, maviydi, uzaklarda üşürler Neruda’ya da çoğu zaman konuk olan hüzün kaleme aştır neredeyse. Sizinle öykülenen hüznü I bize tarif eder misiniz?
Hüznü nasıl tarif edebilirim ki. o etle, kemikle deri gibidir bende. Gölge gibi… Oldum bittim, daha o çocukluğun neşeli çağlarında bile gülüşümün içinde yüz gösterirdi. Benimle birlikte o yalnız ve uzak köy evine doğmuştu galiba. O toprakların. Anadolu’nun dağlarına, ağaçlarına, rüzgârına sinmiş olmalı. Mutluyum ben hüznümden. Yıldızların uzakta üşüdüğünü, ancak hüzünden pay almış insanlar anlayabilir. Kâinatın dilini anlamada hüzün kılavuz olur insana; cümle yaratılmışla dost olursunuz.
Yazar ve şairin çoğu zaman yazdıkları tezat teşkil eder kendine. Yazdıklarıyla ruhu arasında uçurumlar olur nedense. Kitabım çıktı alınmayın adlı deneme kitabında Hüseyin Akın “Yazar dediğin biraz da yazdığına benzemelidir çünkü.” diyerek gönderme yapmıştır eseriyle kendi arasında bir bağ örülmeyen yazarlara. Ali Çolak yazdıklarıyla, kendi arasında nasıl bir ilişki kuruyor acaba? Ve katılıyor mu böyle bir uçurumun varlığına?
Biraz önce söylediklerimle bu sorunuza cevap vermiş oldum aslında. Deneme yazarının doğasında vardır bu. Kendisi ile okuru arasına kapılar, pencereler koymaz. Çırılçıplak serer ruhunu. Hep kendimi yazdım ben; şu yaşayan kendimi. Yoktur yazılarımla yaşantım arasında bir ayn gayrı…
Deneme şiirin açılımıdır. Şair duraksayınca şiirde denemenin kapısına gider. Birçok şairde ikisi arasında güzel bir denge kurar denemeyi şiirsel bir dile çevirerek. Sezai Karakoç, Enis Batur vs Picasso’nun deyişiyle, “Sanat gerçek değildir. Gerçeği fark etmemizi sağlayan yalandır”; uydurulmuş bir öyküde insana dair bir özlemi ya da yenilgiyi anlatabilmenin karşı konulmaz bir çekiciliği vardır. Deneme yazarları ise, birinci elden bir gözlemin gerçeklerini gösterişli bir biçimde değiştirme iznini kendilerine vermezler; böylelikle kurgu eserler ya da gazetecilik bölümlerinde değil de Belle Lettres içinde yer alırlar. Bunun nedeni, mizaç çeşnisi ve hayatları boyunca onlara eşlik eden eserleri de katarak yazılarım biraz da olsa değiştirmeleridir. Giriştikleri tartışmalar, inandıkları demokrasi anlayışını savunmak içindir; put kırıcılıkları, genellikle, bir zamanlar gazetecilerin amacı olan “rahatsız olanı rahatlatmak, rahatı yerinde olanı rahatsız etmek” yönündedir. Tıpkı kısa öykü yazarı gibi, deneme yazarı da Balzacvari bir belgeleme değil, hayatın özünün peşindedir. İyi bir deneme, yalnızca bir itirafname değildir; parmak basmak istediği bir nokta vardır, mesela, “kutsal bir tarafımız var mı?” gibi bir soru, sıradan bir deneme yazarını aşabilir, ama belki de gelecek yüzyılın en önemli sorusu bu olacaktır.” Hürriyet Çeviri: Nalan Özsoy Deneme kişinin kendini çok rahat hissettiği bir yazınsal türdür. 16. Yüzyılın Fransız yazan Michel de Montaigne denemenin yaratıcısı olmuştur kendine özgü sesli düşünceleriyle. Yukarıdaki yazıda deneme yazarlarına bir yüklenme var. Denemede okuyucuyla yazar da rahatlıyor. Fikrin öne geçtiği bu türde yazara çok iş düşmektedir. 80 sonrası denemede ne gibi değişiklikler görüyorsunuz ve günümüzde bu yazınsal türe eğilim nedir? Ve ilhamı reddeden bir yapısı mı var denemenin?
Peşin söyleyelim ki deneme bir rahatlatma yazısı değildir. Aksine insanı çimdikler, rahatsız eder. Deneme kimi zaman bir deniz feneri kimi de bir el feneridir, ışıldaktır. Hali kabullenmeyi, yılgınlığı, uyarma gitmeyi reddeder. Denemeci sağı solu kurcalar; arayıcı, bulucudur. Dik kafalıdır deneme. Özgürlüğüne düşkündür denemeci. Şükür artık usta denemeciler var Türkiye’de. Öksüz, silik bir tür değil. Al tık ‘deneme’ deyince sadece şiirsel metinleri anlamıyoruz. Hele ‘ilham’ı hiç akla getirmiyoruz. Biçim ve ilgi alanı, konusu adamakıllı genişledi, çeşitlendi denemenin son 15-20 yıl içinde. Anı, gezi, özyaşamöyküsü gibi pek çok tür, iyice içli dışlı oldu denemeyle. Deneme yazarı, çizili yolda yürümekten rahatsız olan adamdır. O kendi yolunu kendi aça aça gider. Hayatı tekdüzelikten kurtarmanın bin bir yolunu arayıp bulur. Dünyanın bütün sesleri, şarkıları, özgürlük çığlıkları, bütün edebiyatların insanlık denizine bıraktığı tatlar, onun vazgeçilmez meşguliyet alanı, eğlencesi ve sonu gelmez yolculuklarının rotasıdır. Bir yeryüzü vatandaşıdır denemeci.
Baharın kışkırtıcı heyecanı kelimeleri dilinizde öğütmek içindir. Baskı yapar hayat gözlerinize; görmenin de ötesinde bir hazdır bu. En çok da baharın kendine olan kışkırtıcı havasına benzetirim yazmayı. ” Değişmek: Kanımızda koşan kısraklardan ödünç aldığımız sana!” diyor Mehmet Ayet. En son Yitik Hüzün adlı deneme kitabıyla okurla bulaşan yazarımızdan dinleyebilir miyiz yazarın yazma anını. Sancı- heyecan ve haz arasındaki dengeyi açar mısınız bize biraz?
Bunu anlatmak, biraz ayıp, biraz da yazıya saygısızlık olur kanaatindeyim. Bir kadından, doğum anını anlatmasını istemek gibi… Şu kadarını söyleyeyim. Ben yazmaya geldiğime inanırım dünyaya. Şu pek kaba dünyada, bu çağda; her şeyi unutabildiğim, sonsuz mutlu olduğum tek ama tek zaman dilimi yazarken geçirdiğimdir. Yazmadığımda, yazamadığımda hayatımın anlamını bütün bütün yitirdiğini düşünürüm. Mutlu bii’ çocuktur her yazar yazı masasında otururken. Bir o kadar da acılı…
Yazmanın perde arkası da vardır elbet. Yazar sürekli yazmaya motive etmiştir kendini. Yazan- çizen daha doğrusu sanatla ilgili kişiler için toplumda ve özel hayatlarında pasiftirler diyebilir miyiz? Kendi sesini dahi çekemeyen yazarların yalnız kalma tutkusu ön plandadır doğal olarak. Bunun sonucu ise eş ve çocuklarda olumsuz etkiler doğuracaktır. Bu kaçınılmaz gerçeği anlatır mısınız bir yazar olarak bize. Yakınları yazarı mı anlamıyor yazar mı onları anlamıyor?
Yazarın başka bir âlemden gelmiş bir yaratık gibi görülmesine, düşünülmesine şaşarım. Yazar da insandır işte. Belki insan gibi insan, herkesin olması gerekip de olamadığı gibi insan olduğu için böyle kategorize edilmek istenir. Bir marangoz, bir duvar ustası, bir tornacı ne kadar insansa ve işinde hassas davranıyor, zaman zaman katlanılmaz oluyorsa, yazar da öyledir. Yazarları farklı yaratıklar, takıntılı tipler gibi gördüğümüzde, edebiyat eserlerini de hayatın dışında, başka gezegenlerden gelmiş metinler gibi görmeye başlarız.
İşiniz gereği dergilerden haberdarsınız. Bugünde, dünde dergi heyecanı hep bir başkadır. Hemen dolaşmak ister takipçileri sayfalarında kim var kim yok diye. Ve taze şiirleri, denemeleri ilk dergide okumanın zevki tadılır. Uzak ama yakınında hissedilen bir okul gibidir dergiler. Her yazar her şair dergi disipliniyle yol bulmuştur ki dergilerin kendine has duruşları kendine özgü yürüyüşleri vardır mutlaka kendi ufuklarına açılılarılar bu bağlamda yazanı da kendilerine çekerler ve yazarını beli bir potada da eritirler. Sizce Dergi disiplini nedir ve nerede son bulmalıdır?
Edebiyatın sesi, soluğu tadı, kokusu dergilerde gezinir. Dergiler edebiyatın ön bahçesidir; dergâhıdır. O terbiyeden geçerek edebiyat ortamına gelir yazar ve şairler. Ve her dergi biraz amatörlük taşır içinde. Bunun diğer adı da heyecan ve umuttur. O umudu duyanlar ve heyecanını yitirmeyenler için dergi bitimsiz bir yürüyüştür. Ama ne yazık ki kurumsallaşamayan dergiler er geç kepenk kapatmak durumunda kalıyor. Asıl olan devamlılık. Bu disiplini ya ciddi kurumlar sağlayabiliyor ya da ömrünü bu işlere vakfetmiş fedakâr insanlar. Dergileri uzun yıllar yaşatacak olansa, onu sürekli besleyecek bir ekibin oluşmasıdır. Ve onların edebiyata ne kazandırdıkları…
Kültür oldukça geniş bir konudur. Önce tanımları ele alalım. Kültür terimini günümüzdeki anlamına yakın bir şekilde ilk kez 17. yüzyılda Samuel von Pufendorf kullannuştır. Ona göre kültür doğaya karşıt olan ve belli bir toplumsal bağlam içinde ortaya çıkan tüm insan eserleridir Hall’e göre, “kültür insanın aktarıcısıdır; insan yaşamının kültürle ilintili olmayan ve onun tarafından etkilenmeyen hiçbir yönü yoktur. Bu, kişiliğin, duygularını belli etme de dahil olmak üzere, kendini ifade etmenin, düşünce tarzının, hareket şekillerinin, problemlerin nasıl çözüldüğünün, ulaştırma sisteminin nasıl işlediği ve düzenlendiğinin, ekonomi ve yönetim sisteminin nasıl çalıştıklarının, bütün bunların nasıl yerine getirildiklerinin kültürle ilintili olduğu anlamına gelmektedir.
Kültürü felsefi boyutundan çıkardığımızda koşullara göre elde edilen kültürün bir çatışma eylemi olarak kişiye geri dönüşü sağlıksız düşüncelere yol açarken birey bir iç çatışmada bulur kendini ve bu bağlamda popüler kültüre geçiş olur… Popüler kültürün topluma olan etkisini kısaca özetler misiniz? Sanata da popülerlik damgasını vurmuştur. Bir edebiyatçı gözüyle sanatla olan çapraz gelişimini verir misiniz kültürün?
Popüler kültürden kaçış yok artık. Bu günümüzün üretim ve pazarlama süreçlerinin bir sonucu. Her ülkede kitleler popüler kültürün etkisi altına ister istemez girer ve onu tüketir. Önemli olan ona karşı, onun dışında sizin üretebildiğiniz yüksek kültür, kalıcı değerler, bunlara ne kadar yaygınlık kazandırabildiğinizdir. Has edebiyat, müzik, sinema, tiyatro, geleneğe dayalı sanatlar ve sanat ürünleri… Bunlara ait üretimleri teşvik edebiliyor musunuz, üretim ve yayımlarını kolaylaştırabiliyor musunuz? insanlara ulaştırabiliyor musunuz… Budur önemli olan. Popüler kültür ürünlerinin ömrü kelebeğin ömrü gibi kısacıktır. Unutulup gider. Kolay üretilir, kolay tüketilir: Amacı budur zaten. Kalıcı olan, has edebiyattır, tazelenerek gelen gelenektir. Bakın bugün, popüler kültürün bütün baskınlığına rağmen, genç insanlar akın akın hat, ebru, minyatür öğreniyor. Her yıl yüzlerce genç insan icazet alıyor. Klasik Türk musikisine yoğun bir ilgi var. Çok iyi sazendeler yetişiyor. Bunlar geleceğe kalacak işler üretiyorlar. Popüler müziğin figürlerine bakın, on yıl önce yüzlercesi vardı, şimdi unutulup gittiler. Popüler olanla, değerli ve yüksek olan yan yana yaşayabilir; herkes ihtiyacı olanı alır. Popüler kültürü ‘mit’leştirip korkuya kapılmamak lazım. Değerli olan, geleneksel olan, külün altındaki köz gibi varlığını hep sürdürür. Ara sıra bilileri gelip külünü üflesin yeter…
Çok satan kitaplara karşı ilgi ve alaka çok. Reklamı iyi yapılan bir eser elden ele dolaşır ve dahası kişileri hayrete düşürecek tablo içine girer. Sanat değeriyle elbette bağrıştırmayız kitabın çok satmasını. Bunda medyanın rolü çok büyüktür çok satan kitapları ve günümüz edebiyatının geldiği noktayı (getirilmek istenen) değerlendirir misiniz?
Yayın sektörü, pazarlama sanatını öğrendi. Biraz geç de olsa. Çok satama meselesi tamamen sektörel bir meseledir. Bir yayın endüstrisi var artık. Bütün dünyada böyledir bu. Ucuz kitaplar da vardır, sular seller gibi satar; ama nitelikli kitaplar da çıkar, yerine göre onlar da çok satabilir. Biraz abartıldı bu çok satma yarışı. 2.99- 3.99 gibi fiyatlarla derleme kitaplar çıkarılıp satılıyor. Çoğuna yazık oluyor; kağıdına, mürekkebine… Elbette içlerinde faydalı kitaplar da vardır ama genel bir niteliksizlik durumu var. Yayıncılar, ayakta durabilmek için böyle işler yapmaya mecbur hissediyorlar kendilerini. Buradan para kazanıp iyi kitaplar basacağız diyorlar. Görünürde haklılar; ama ben o amacın gerçeğe döndüğünü pek göremiyorum. Niteliksiz işler daha niteliksiz işleri doğuruyor ne yazık ki… Edebiyat denince anlaşılan şey bellidir. Edebiyat okuru neye edebiyat diyeceğini bilir. Çok satmak amacıyla üretilen (çoğu roman ya da derleme kitaplar) kitapları, genel itibarıyla ‘edebiyat dışı’ olarak nitelemek gerekir. Bunun bir zararı da gerçek edebiyata ulaşacak insanların önünde bir zaman kaybı, bir perde olmasıdır.
Sanatçı sorumluluk demektir. Yazan çizenin bir hayli fazla olduğunu görüyoruz. Bu egonun sorumluk duygusunu ört bas ederek ön plana çıkmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Okumaktan çok yazan bir milletiz bunun tentelinde ne yatmaktadır?
Evet, yazmak arzusuyla yanıp tutuşuyoruz. Ama bundan da korkmamak lazım. Yazsın insanlar, yazabilen adamdan kötülük gelmez. Yazmak, öfkeyi, hıncı törpüler, insanı normalleştirir. Problem, bunların kolay yoldan kitaplaşıp karşımıza çıkıyor olması. Yazının ‘zor’ bir şey olduğunu; yazarlığın bir seçim, bir yaşam biçimi olduğunu bilmek lazım. Un getiren, can sıkıntısını gidermek için girişilen bir iş değil yazarlık. Hele birikimsiz, çabasız olacak bir iş hiç değil. Kaportacı olmak için küçücük yaşta bir ustanın yanına çırak duruyor çocuklar. Eziliyor, zorlanıyor. Çile çekiyor. Sonra kalfa oluyor, uzun yıllar sonra ustalık beratını alıyor. Kendi başına dükkân açabiliyor. Nereden baksanız15lyıl sürer bu…”Yazarlık daha kolay, daha ucuz bir iş değil ki, 15yıl canını dişine takıp çalışmadan, çırak ve kalfa olmadan yazar olunur mu? Tabii bütün bunlar, bir yeteneğin varlığını kabullenerek söylenmiş sözler. Yeteneğin üstüne gelen bir çıraklık ve kalfalık… Çıraklık ille de bir ustanın dizinin dibine oturmakla olmaz. Onların eserlerinin önüne diz çökmekle olur. İyi kitaplar, iyi öğretmenlerdir aynı zamanda.
Teşekkür ederiz “Yitik Hüzün” adlı kitabın yazarı Ali Çolak’a bize vakit ayırdığı için. Yolculuğunuz hep sürsün kitaplara…
















