MUSTAFA İSLAMOĞLU

YürüyüşSorunca SöylenenMUSTAFA İSLAMOĞLU

Rahmetli Cahit Zarifoğlu Mavera dergisinde okuyucularla hasbihal yaptığı, gelen ürünlere yol gösterdiği sayfayı, bana söylüyormuş gibi okuduğum dönemdi. Gönderdiği şiirlerden tanıdım onu. Şiirlerinden oluşan ilk kitabı “Heyelan” 1987 yılında yayımlandı. İlk makaleleri 1980’de “Milli Gazete”de çıkmaya başladığında yirmi yaşındaydı. 1982-83 yılları arasında “Yeni Devir” gazetesinde yazdı. Sonra “İmamlar ve Sultanlar” arkasından severek okuduğumuz ve o dönem çokça ihtiyaç duyduğumuz bir özeleştiriyi de barındıran “Yürek Devleti” kitabından ve 1998’de başlayan ve kendi Tv kanalı olan Hilal’de yapmış olduğu Tefsir derslerinden istifade ettik. “Taklit yerine tahkiki esas alma” diye özetleyebileceğimiz onlarca eser* vücuda getirdi. Sözlü ve yazılı olarak geniş kitlelere bu şekilde ulaşarak vahyin anlaşılmasında, teolojiden felsefeye, Şiir’den sosyolojiye geniş bir perspektifte yazılar yazdı. Tabi köprünün altından çok sular aktı. Ama o yazmaya ve konuşmaya devam etti. Geldiğimiz noktada yazar, Montaigne’nin; ”Bana doğru gelen hiçbir şey yoktur ki yanlış gibi de gelmesin”- sözünü andırır otopsi eserlere ve konferanslara devam ediyor, biraz içe kapanmış olsada. Eserlerinin kimileri Arapça, Almanca, İngilizce, Kürtçe, Romanca, Bulgarca ve Arnavutçaya çevrilerek yayımlandı.

Nefse galebe çalan yegâne vasıta aşktır. Aşk ehli bir nesilden nefs ehli bir nesle nasıl dönüştük veya Aşkı nasıl tanımlıyorsunuz?

Aşkı tanımlamak ha? Tilke mes’eletun uhra… Kitabın ortasından değil, hayatın ortasından bir soru bu. Toyken sorsaydınız, tanımlama cüretini gösterirdim. Ama şimdi, uyandırınca uçacak bir güvercin gibi, tanımlanınca kaçacak ve bir daha gelmeyecek bir “Anka” sanıyorum aşkı; soranlar yaşamazlar demeyeyim hadi, ama şu kesin: yaşayanlar sormazlar. Sahi, siz bu soruyu bana niye sordunuz ki? İçimin yanık yamaçlarını göstermek elimden gelmeyeceğine göre, bu soruya vereceğim tek cevap dört elif miktarı bir “aaaahhhh” olmak zorundadır: “Âh mine’l aşkı ve hâlâtihî Ahraka kalbî bi-harârâtihî” (“Âh”lar olsun)! Hararetiyle kalbimi yakıp kavuran aşkın elinden ve onun (türlü) hâllerinden…(Şeyh Galib) Elhak öyledir; aşk nefsi yıkan tek pehlivandır. Kolay mı sanıyorsunuz insanın benliğini bir koç gibi ‘yâr’in ayaklarının önüne yatırıp kurban etmesi? Bunu, aşktan başka hangi güç bu kadar kolay yaptırabilir ki? Aşk, ruhu özgür kılmak için nefsi hibe etmektir. Ölmeden evvel ölmenin de, öldükten sonra yaşamanın da sırrı burada: “Âşık öldü diye sala verirler/ Ölen hayvan imiş âşıklar ölmez” ölür mü hiç? Muhabbetin müebbet olduğunu bilmeyen, aşkı harcadıkça tükenen bir nesne sanır. Oysaki aşka verilen araya gitmez. Baksanıza Yakub’a; muhabbete bir çift göz verdi, burnuyla bin çift gözün bir olup da göremediği Mısır’dan Yusuf’un kokusunu aldı: Bu, aşka yapılan yatırımın misliyle döneceğinin en unutulmaz örneğidir. Aşk ehli nesilden nefs ehli bir nesle nasıl geldik? Aşkı gücendirdik biz, aşka kem nazarla baktık. Akıl almak için yüreğimizi rehin bıraktık. Sonunda yüreksiz akılla kalakaldık; yürek olmadan akıl da bir işe yaramadı. Ne acımı- zın değerini bildik, ne sancımızın. Çocukluğumun kitapçı tezgâhlarındaki Mecnun ile Leyla, Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı’nın yerlerini Tom Miks ve Teksas alınca aşk bize kırıldı, terk-i diyar etti; tabi ki yerini tutkuya bırakarak. Biz de, biz de nefislerimizin suda gördüğümüz suretine tutulduk. Bir zamanlar biz aşktan utanırdık, şimdiyse aşk bizden utanır oldu. Ne demek aşkın bizden utanması? İnsanın bir yürek taşıyor olmaktan utanması demek; içinde bir yürek yerine taş taşıyor olması demektir; ağlamayan, sızlamayan, özlemeyen, yanmayan, kavrulmayan, inlemeyen bir yürek yani. Bu, kendi kıyısında yaşamak, kendi kendisine yabancılaşmak demek. Ve ölmek: “Ölen hayvan imiş âşıklar ölmez!”

Kol kırılır yen içinde kalır diye diye kırılmadık yerimiz kalmadı. Gül medeniyetinden morg medeniyetine gelmiş insanımızın -al birini vur ötekine- aşktan, estetikten ve kültürden yoksun bu insanların sizce yeniden ne yapmaları gerekir?

Başta kendileri, var olan her bir şeyi okumayı bekleyen bir ayet gibi görmeleri, onları nesneleştirmeden okumaları gerekir, onlarla diyalog kurmaları gerekir: Mesela her yeni tanıdıkları insana yeni nazil olan bir ayet gibi bakmaları gerekir. Bir de değil insanı dağı bile sevecek, dağa bile Âşık olacak bir yürek taşımaları gerekir, tıpkı Kutlu Nebi gibi. Ne diyordu “Uhud, bir dağ; ama o bizi sever, biz de onu severiz!” Beni bitiriyor bu. Ne demek dağı sevmek, dağca sevilmek? Siz hiçbir dağa bu nazarla baktınız mı? Siz hiçbir dağı sevdiniz, onun da sizi sevebileceğini düşündünüz mü? Evet ben ona “ikra hermenötiği” adını veriyorum: her şeyi bir ayet bilip onlarla diyalojik bir okumaya girmek. Bu yepyeni bir hayat tasavvurunu getirecektir. Hayat tasavvuru deyip de geçmeyin; hayat tasavvurunuz size varoluşu, ya “şeytanın gör dediği yerden” bakarak algılamanızı, ya da “Allah’ın gör dediği yerden” bakarak algılamanızı sağlar. Birincisi “olan”ı ifade eder, ikincisi ise “olması gereken”i.

Müziğe karşı olumsuz bir bakış açısı var fıkıh kitaplarında. Önüne ve arkasına bir şey eklemeden ve tam cevap rica ederek yalın bir soru sorayım; nedir müzik?

Bu, istisnaları dışında, beyan geleneğimizin tarihî bir yanılgısıdır. Bana “müziğin hükmü ne?” diye soruyorlar. Ben bu tür soruları garipsiyorum: Yüce Rabbin varlıkta yankılanan ilahi orkestrasını dinlemeyi bilmeyen sağır kulaklar, “her şey onu hamd ile tesbih etmekte” ayetinin ses çıkaran her varlığın sesine tekabül ettiğini görmezler, anlamazlar mı? Ormanın uğultusu, suyun şırıltısı, bal arısının vızıltısı onların hem müziğidir, hem tesbihi. İnsan sesini en yoğun biçimde kullanan Medine’nin en büyük Medinesi bir yana, bir devenin ayak sesinden bilmem kaç vezin çıkaran çölün bedevisi bile bunca “köylüleşemez”. Böylesine insani, böylesine fıtri, böylesine tabi bir olayın din tarafından yasaklanmış olacağını düşünmek; dinin insanın öz hamuruyla bir alıp veremediğinin olduğunu düşünmektir; bu İslam olmaz. Çünkü İslam fıtrat dinidir, doğal olanın öbür adıdır; yani insanlığın değişmez değerleridir. Hz. Peygamber’in şiir hakkında “bir kimsenin karnının irinle dolması, şiirle dolmasından hayırlıdır” dediğini nakledip şiiri çöpe atan bir süpürücüye dini fıtratın sesi olarak algılayan Hz. Aişe’nin mukabelesi çok şiddetli olmuş ve “Ne alakası var, onu Resulullah putları öven cahiliye şiiri ve şairi için söyledi.” demiştir. İşte bunun gibi. Müzik bir yasağa davetiye çıkarmadığı sürece yasak olmaz.

Şiirin tanımı mutlaka şaire göre değişir. Siz şiiri nasıl tanımlı- yorsunuz? Nasıl bir anlam yüklüyorsunuz dünyanızda?

Şiir biraz arayış, biraz hayret, ama hep aşk ve acıdır; benim için öyle. Acı çekmek yaşıyor olmanın en kesin delilidir; şiir aşk ve acının çocuğudur, aşk ve acı ise şuurun. Zaten şiirle şuur akrabadır. Geçenlerde şair bir dost şiir yazıp yazamadığımı sordu. Ben de dedim ki; bir zamanlar ben onu yazardım, şimdi yer değiştirdik; o beni yazıyor. İşte dünyamdaki yeri bu.

Nasıl oluştukları ayrı bir soru ama “köylü” bir gençlik mevzileri tutmuş. Yen içinde kalmadan sanat ve estetikten ne anlıyorsunuz diye sorsak?

Eskiden tekkelerin kapısına “Edep ya hu!” yazarlarmış. Eğer şimdi tekkeler açık olsaydı benim teklifim, üzerine şöyle yazılması olurdu: “Estetik ya hu!”. Köylülük, anladım, tamam; hızla kentleşen bir ülkede siz deyin ‘köylülük’ten ben deyim ‘bedevilik’ten kurtulmak zor; fakat köylülüğü “en bi hakiki islam” diye pazarlamamız yok mu, işte bu beni öldürüyor. Düşünsenize; daha hanımını insanlıkta eşi ve dinde kardeşi kabul edip ona bu zeminde muamele etmeyi beceremeyen, kadın dövmeyi erkekliğin şanından sayan birinin, ömrü boyunca hiçbir eşine fiske vurmamış Peygambere ümmet olma, onun sünnetine uyma iddiasının ciddiliğini? Fakat sonradan şehirlileşmiş-kentli takımının lümpen tavırlarla sergiledi- ği düşmana kompleks dosta kapris yapan tavırları da ondan aşağı kalmaz.

Kaynaklarımızda tarihsel olarak şekillenmiş, kadına olumsuz bir bakış açısı var. Tefsirlerse erkekler tarafından yazılmış. Sizin bu kaynaklara vakıf biri olarak böyle bir yargıya varacak özlemleriniz oldu mu?

Bir tanesini söyleyeyim gerisini siz tahmin edin: Hz. Ömer’in oğlu Abdullah şu mealde bir şey söylüyor: “Hz. Peygamber vefat edene dek kadınlara dokunamadık. Aksi halde aleyhimize oluyordu. Ne zaman peygamber vefat etti, artık kadınlara karşı istediğimiz gibi davranabildik.” Kadın konusundaki standardımızı, Hz. Peygamber’in uygulamalarına değil, onun vefatından sonra Abdullah b. Ömer’in itiraf ettiği geleneğin uygulamaları belirledi: Acı gerçek bu.

Modernizmin sonucu ucuz, sahte ve sentetik ilişkilerin kuşattığı insanımızı yüreğe çağırmanın anlamı nedir? Modernin yüreği yok mu?

Batı modernizmi, değil yüreği, insanı yok etti. Küresel bir bid’at bu; insanlık tarihi uzun yürüyüşünde böylesini hiç görmedi. Ben buna “yalan uygarlığı” diyorum; Firavun’un kibir medeniyetinden daha “büyücü/bü- yüleyici” ve “sahte”. Öylesine sahte ki, modern birey maskesiz yapamayacak durumda. İlişkiler sentetik, hayatlar simülatif, duruşlar yapay, tavırlar imajinatif, değerler sanal. Batı her şeyden öte insanı tüketti, insanlığı tü- ketti. İndirgemeci ve kartezyen felsefesiyle eşyanın hakikatini parçaladı, onu elementlerine ve cüzlerine indirgedi. Akılla kalp, ruhla ceset, maddeyle mana, dünyayla ahiret, dinle dünya, ben’le sen, duyguyla düşünce arasındaki zorunlu bağı kopardı. Böyle bir dünyada yüreğe çağırmak, cesedi ruha dönmeye çağırmak demektir. Bu, insanlığımı kaybeden modern bireyi ‘kendine’ çağırmaktır.

Tarih boyunca el-etek öpmekten kamburlaşan belimize dik durma yeteneği nasıl kazandırılır veya biz kimiz?

Dik durmak için önce bir omurgaya sahip olmak gerek. Sürüngenler dik duramazlar. Tabi ki, omurga dik durmanın garantisi değildir; asıl garanti bir “esas duruş” sahibi olmaktır. “Biz kimiz?” sorusunun bende hep bir tek cevabı olmuştur: Esas duruşunu bozmayanlar. Kötümser değilim, ümitsiz hiç… Ama durum şu; insanımıza baktığımızda darmadağınık bir zihin ve nerden tutarsak bir çuval kemik! Çözüm üretenlerin kendileri sorun. Herkes kendi çukurunda rahat, herkesin bir cenneti var. Bu insanların suçu ne? İnanmak. Evet, yanlış duymadınız; bu insanların suçu inanmak, tabi ki güvenmeden inanmak. İnandıklarını söyledikleri Allah’a güvenmiyorlar. Güvenmedikleri Allah’a inanıyorlar. Oysaki güven imanın ahlaki zeminidir. İman güven zeminine oturmadığı için ne güvenebiliyorlar ne de güven veriyorlar. Güvenmeyen ve güvenilmeyenler, sevmezler ve sevilmezler; sevmeyenler ve sevilmeyenler dost olmazlar ve dost olunmazlar. Böyleleri için “hayır yoktur!” diyor Nebi.

“28 Şubat vitrindeki camları kırdı; bir bakıma iyi oldu. İçerde bir şey olmadığı anlaşıldı.” diyorsunuz. Gerçekte toksinlerimiz nelerdi ve 28 Şubat neyi açığa çıkardı?

Toksinlerimiz? Kendilerini İslam bedeninden müstesna ve vazgeçilmez organı olarak lanse ettikleri hâlde bedeni hantallaştıran, vıcık vıcık bir yağ gibi bedenin orasına burasına musallat olanlar. Bedene tek katkıları, bedenin kilosunu arttırmak olanlar. 28 Şubat bir kamçıdır: bu kamçıyı yiyen Müslüman yapının göbeğinde erimeler varsa bunu “kayıp” diye nitelemek gerekmez. Dik duranlar, dün neredelerse bugün de orda duruyorlar; bir yere gitmediler ve gitmek gibi bir niyetleri de yok. Onlar bu bedende kalan tek hücre dahi olsalar işlevlerini yerine getirmeyi sürdürecek, rollerini ilahi senaryoya uygun olarak oynayacaklar. Siz, “Bittik, eridik!” diyenlere bakın; bu şikâyet aynı zamanda bir itiraf olmasın sakın?

*ESERLERİ:
Şiir: Divan (Toplu şiirler, 1996, 2011).
Deneme – Araştırma – İnceleme: Öncülerle Konuşmalar (1989), İmamlar ve Sultanlar (1990), Yürek Devleti (1990), Anadolu İslâmi Hareket Serisi 8 kitap- Adayış Risalesi (1992, 2012), İman (1993), Makalat (1993), Söyleşiler (1993), Dağarcık (1995, 2012), Tavsiyeler 1 (1995, 2014), Yahudileşme Temayülü (1995), İslâmi Diriliş Hareketleri (1997, 2010), Yü- rek Fethi (1997), Bahtımca (1997), Tavsiyeler 2 (1998, 2005), Hacc Risalesi (1998, 2012), Şafak Yazıları (1998), Bir Yaradan Kurşun Çıkarır Gibi (1999), Yokluğunda Düşülmüş Notlar (2000, 2012), Üç Muhammed (2000), İman Bilinci (2000), Kur’an Surelerinin Kimliği (2000), Savaş Kesmeyen Sözler (2002, 2012), Hayatın Yeniden İnşası İçin (2002). Şafak Yazıları (2009), İslami Hareketler ve Kıyamlar Tarih (2010), Bahtımca (2010), Hayat Kitabı Kur’an / İki Cilt Takım (Kutulu, 2010, 2012), Ümmet Yazıları (2011), Din Yazıları (2011), Seyahat Yazıları (2012), İman Yazıları (2012), Ramazan Yazıları (2012),İman – İnsanın Saadeti (2012), Kalemle Öğreten Adına (2012), Yerliler ve Yersizler (2012), Siyaset Yazıları (2012), Tenkit Yazıları (2012), Allahı Bilmek Tanımak Anlamak (2012), Özlü Sözler (2012), Medeniyet Yazıları (2012), Tarih Yazıları (2012), Kur’an Yazıları (2012), Vahdet Yazıları (2012), Şahsiyet Yazıları (2012), Eğitim Yazıları (2012), Kurban ve Bayram Yazıları (2012), Bir Yaradan Kurşun Çıkarır Gibi (2013), Ayetlerin Işığında (2013), İslâm Nedir? (2014), Mustafa İslamoğlu Külliyat Seçkisi – 25 Kitap Takım (2015), Hasan El Basri’nin Kader Risalesi ve Şerhi (2015), Hac ve Umre Yazıları-Kur’an Peygamberi Hz. Muhammed (2015), Toplumu İnşa Eden Kur’an Kavramları (2016).
Biyografi: Seyrani (2007).
Çeviri: Kadının Özgürlüğü (Safinaz Kazım’dan, 1990), İslâm Tefsir Ekolleri (Ignaz Goldziher’den, 1997), De Richtungen der İslamichen Koranauslegung (Ignaz Goldziher’den), Hayat Kitabı Kur’an & Gerekçeli Meal (2008).

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

İlgili Yazılar

Güncel Hava Durumu

Ankara
parçalı bulutlu
22.9 ° C
22.9 °
22.9 °
51%
2.7m/s
70%
Cum
23 °
Cts
29 °
Paz
31 °
Pts
34 °
Sal
34 °

Güncel Döviz Kurları

TRY - Türk Lirası
EUR
37,251
USD
34,256
GBP
44,715
JPY
0,229

Yolcu Potreler

YolcuDergisi Sayi 109 Portre | İsa ARAR

Portre | İSA ARAR

YolcuDergisi Sayi 102 Portre | Marilyn BUCK

Portre | MARILYN BUCK

YolcuDergisi Sayi 103 Portre | ALIYA

Portre | ALIYA

YolcuDergisi Sayi 104 Portre | Teoman DURAL

Portre | TEOMAN DURALI

YolcuDergisi Sayi 108 Portre | Fetva TUKAN

Portre | FETVA TUKAN

Yolcu Seyir Defteri

Seyir Defteri: 109

Seyir Defteri: Söz 2

Seyir Defteri: Söz 3

Seyir Defteri: Söz 4

Seyir Defteri: Söz 5

Heybe & İstikamet