İSTİKAMET | SAYI 25

YürüyüşİstikametİSTİKAMET | SAYI 25

GELECEĞİN MEKTUBU
Ey dostum, sen öldükten sonra büyük değişiklikler oldu. Firavunlar ve tarihin azman güçleri görüşlerini değiştirdiler. Sevindik buna, önceden, ruhların sonsuz olduğuna ve bu nedenle de, eğer ceset korunursa, ruhun cesetle olan ilişkisini sürdüreceğine inanıyorlardı. Bundan dolayı, bize bu büyük, fakat azap veren binaları yaptırdılar. Ama şimdi, daha çok akıllandılar, ölümü daha fazla düşünmüyorlar artık. Müjdeler olsun! bu eski inançlarından vazgeçtiler. Mezar yapmak için, yüz millerce uzaktan sekiz yüz milyon taş kütlesi taşımaktan kurtulduk.

Ümitsizdik, ama yaşamak için yeniden bir ümit ışığı belirdi. Büyük rehberler, yol göstericiler geldi dediler. Bir de Zerdüşt, büyük Budha ve filozof Konfüçyüs… bir kapı açıldı kurtuluşa doğru. Tanrılar’ elçiler gönderdi bizi kölelik yüzkarasından kurtarmak için; işkencenin yerini ibadet aldı. Ama, ne diyeyim ki, şanssızlık bir kere. Peygambere yakışan evlerini bırakıp, bizi hiçe sayan bu yol göstericiler, saraylara yerleşti.

Filozof Konfüçyüs’e inancımız tamdı, çünkü insan ve toplumun sorunlarına el atmıştı. Ama, o da prenslerin dostu oluverdi. Zaten bir prens olan Budha da terk etti bizi. Dünyayı ve nefsini bir yana bırakıp, uluhiyette yok olmak mertebesine ermek amacıyla kendi içine döndü; biz bilmiyoruz bu mertebenin nerede olduğunu. Budha, pek çok büyük ve sofu yöntemler geliştirdi. Zerdüşt gibi, misyonuna Iran Azerbaycan’ından başlamıştı.

Ey dostum, sen mezarlar için kurban edilirken, biz saraylar için kurban edildik! Birden, Firavunların ve bizi köle olarak kullanan başkalarının yanışına, peygamberlerin ve manevi öğretmenlerin halefleri olduklarını ileri sürenler ortaya çıktı.

Filistin’den İran’a, Mısır’dan Çin’e ve yeryüzünde medeniyetin olduğu her yere, tapınaklar, saray ve mezarlar için yük, taş taşımak zorunda kaldık. Yine merhamet adına, *tanrılar*ın temsilcileri ve peygamberlerin sözde halefleri bizi kullanmaya başladılar. Yine kutsal savaşlar adına cephelere sürüldük. Tanrılar”, tapınaklar ve putlar için masum çocuklarımızı kurban etmek zorunda kaldık!

Ey dostum, senden sonra binlerce yıldır yaşıyorum. Dostlarımın çektiklerine hep tanık olduğumdan, “tanrıların” kölelerden hep nefret ettiklerine inanmaya başlamıştım. Din, kölelik düzenini kuvvetlendiriyor gibiydi. Aristo gibi bizden çok zeki olan insanlar bile, tabii olarak bazı insanların köle, bazılarının da yönetici olmak için doğduğunu ileri sürüyordu. Artık köle olarak doğup, kaderimin köle olarak kalmak olduğuna inanmaya başlamıştım.
Söyleşine bir ümitsizlik içinde yüzerken, dağlardan, “Allah tarafından gönderildim” diyen bir insanın indiğini öğrendim. Yeni bir aldatma veya yeni bir zulüm metodu mu acaba diyerek titredim. “Yeryüzündeki zayıf, köle ve yoksullar için merhameti bol olan Allah gönderdi beni” diyordu. Hayret! Hala inanamıyordum. Doğru olabilir miydi? Allah kölelere sesleniyordu, kurtulacaklarını, önderler ve yeryüzünün varisleri olacaklarını muştuluyordu.

Kuşkularım vardı; o da Çin, Hindistan vs.nin sözde peygamberlerinden biridir diye düşünüyordum. İsmi Muhammed’di, şu dağların ardında koyun güden bir yetim olduğunu söylemişlerdi bana. Nasıl da şaşırdım. Neden Allah peygamberini çobanlar arasından seçmişti? Hem, ataları da peygambermiş hepsi de çobanmışlar. Bu dizinin sonuncusuymuş o. Sevinç ve şaşkınlıkla titredim, ağzımı açamaz oldum. Allah, peygamberini bizim sınıfımızdan mı seçmişti?

Dostlarımı da çevresinde gördüğümden, izlemeye başladım O’nu. Peşinden gidenlerin önde gelenlerinden bazıları şunlardı: Bilal, bir köle ve anne babası Habeşistanlı olan bir kölenin oğlu, Selman; köle olarak alınıp satılmış İranlı evsiz bir kişi, Ebu Zer çölden isimsiz ve yoksul bir arkadaş ve son olarak da Salim; Huzeyfe’nin hanımın kölesi ve önemsiz bir siyah dost.

Muhammed’e inanıyordum, sarayı çamurdan yapılmış birkaç odadan ibaretti. Yükleri taşıyan ve odaları yapan işçilerden biriydi. Avlusu, odundan ve hurma ağacı yapraklarından yapılmıştı. O’nun sahip olduğu şeyin tamamı buydu. O’nun sarayı buydu.

Güçlerini ve iktidarlarını düşmanlarından korumak için bizi köleler gibi savaşa sürükleyen Mubedlerin yönetim sisteminden ve İran’dan kaçtım. Kurtuldum ve peygamberin ülkesine geldim. O’nunla ve kimsesiz, evsiz kölelerle birlikte yaşamak için. Fakat öldüğü zaman, “ölümün ağırlığı altındaki göz kapakları parlak güneşimizi gölgeledi”. Aradan çok fazla zaman geçmeden, durum yeniden bozulmaya yüz tuttu.

Ümitsizdim, bir şey yapamıyordum! Tevhid görünümü altında, ama gerçekte, Allah’a ibadet edilen saraylara putlarını gizleyen bir güç çıktı ortaya! Hile ateşleri parlıyordu. Allah’ın halifesi ve peygamberin halefi olmak adına, Firavunların ve sahte hazretlerin yüzleri el sıkıştılar. Kanun adına bizi vurmaya başladılar. Yine Şam Ulu Camisi’ni yükselten boyunlarımızdaki kölelik boyunduruğu oldu. Azametli camiler, görkemli saraylar ve Şam’da halife-sultanlara güzel evler yapmak ve bin bir gece yaşantılan için, hep kanımız ve canımız pahasına yarışıldı; fakat bu kez, Allah adına oluşuyordu bunlar! Hiçbir kurtuluş yolu olmadığını düşünüyorduk. Kölelik ve kurbanlık bizim değişmez kaderimizdi!

Ne tuhaf! beş bin yıl sonra bir insan bulmuştum Allah’tan söz eden, efendiler için değil, köleler için. Dünyayı ve nefsini bir yana atmak, köşesine çekilip uluhiyete katılmak ve insanları aldatmak için değil, insanlığın refah ve mutluluğu için dua ediyordu. Bütün dünya için çalışan bir insan bulmuştum. Adildi, kuvvetliydi, kızını bile cezalandıracak kadar.

Damadının karısı, bizim gibi çalışıyor, hayatı süresince yokluk ve açlık çekiyordu. Torunları tarih boyunca bize ait olan kırmızı (şehadet) çizgisinin varisleri olan bir adam bulmuştum.
Evet dostum bir Ali vardı; bildiğin ve kendileri için günlerce korkunç kurban edildiğimiz tapınaklardan, görkemli saraylardan korktuğundan, topraktan yapılmış evine sığındım. Ev yalnızdır. Karısı ölüyor, o Beni Neccar bahçesinde çalışıp, Allah’a zavallılığımızı arzederken. Ürkütücü tapınaklardan, saraylardan ve emeğimiz ve kanımız kullanılarak birikmiş servetlerden korkarak, verilen kurbanlara ağlamak için bu eve sığındım!

Ey dostum, evrenin yansını, belki de tamamını kontrol altında tutan bir düzenin egemen olduğu bir toplumda yaşıyorum. İnsanlık, yeni bir kölelik kalesine sürülüyor. Her ne kadar fiziki bir kölelik içinde değilsek de gerçekte sizinkinden daha kötü bir kaderimiz var. Düşüncelerimiz, kalplerimiz ve irademiz köleleştirilmiş. Sosyoloji, eğitim, sanat, seks özgürlüğü, kazanma özgürlüğünü, sömürü sevgisi ve kişi sevgisi adına, hedeflere inanma, insani sorumluluklara inanma ve kendi düşünce ekolümüze inanma, hepsi tamamen kalplerimizden çekilip alındı. Düzen, içine ne konulursa alan boş kaplara çevirdi bizi.

Şimdi, parti, kan, toprak ve düzene karşı düzen adına öyle bölünüyoruz ki, her birimizden daha kolay yararlanılabilinsin. Onun izleyicileri, yani kendi düşünce ekollerinin peşinden gidenler, birbirlerine karşı savaşa itiliyor. Neden; bütün dünyanın etkisiyle birbirlerini düşmen olarak mı görmek zorundalar? Biri dua etmek için ellerini açar, diğeri ikisini birden kapatır. Biri bir toprak parçası üzerinde secde ederken, diğeri halı üzerinde secde eder. Şükür ki, şimdi daha az ayrım yapılıyor!

Düşünürlerimiz sürgüne gönderiliyor, kendileri koruyucular oldu. Ey dostum, Ali bu dertler için hayatını verdi: Düşünce Ekolü, Tevhid ve Adalet.

Ali ŞERİATI

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

İlgili Yazılar

Güncel Hava Durumu

Ankara
açık
19 ° C
19 °
15.7 °
53%
2.3m/s
0%
Paz
31 °
Pts
31 °
Sal
28 °
Çar
29 °
Per
29 °

Güncel Döviz Kurları

TRY - Türk Lirası
EUR
37,251
USD
34,256
GBP
44,715
JPY
0,229

Yolcu Potreler

YolcuDergisi Sayi 109 Portre | İsa ARAR

Portre | İSA ARAR

YolcuDergisi Sayi 102 Portre | Marilyn BUCK

Portre | MARILYN BUCK

YolcuDergisi Sayi 103 Portre | ALIYA

Portre | ALIYA

YolcuDergisi Sayi 104 Portre | Teoman DURAL

Portre | TEOMAN DURALI

YolcuDergisi Sayi 108 Portre | Fetva TUKAN

Portre | FETVA TUKAN

Yolcu Seyir Defteri

Seyir Defteri: 109

Seyir Defteri: Söz 2

Seyir Defteri: Söz 3

Seyir Defteri: Söz 4

Seyir Defteri: Söz 5

Heybe & İstikamet