MEHMET EFE

RÖPORTAJ | A.Baki AKYÜZ

Malatya nire Amerika nire?

Peşinen bir şeyler söylemekte fayda mülahaza ediyorum: Genç ruhun kavgaya devam eden azmini temsil edeceğini temenni ettiğim Yolcu Dergisi’ni ve okuyucularını hasret ve hürmetle selamlıyorum… uzun süreden beri Türkçe yazıp konuşmak imkânım pek olamıyor. Bu yüzden sürç-ü lisan edersem hoşgörüle… Gelelim sorulara şimdi…

Merhum Turgut Özal’dan sonra Amerika – Türkiye hattının Malatya ayağının ağırlık kazanma sürecine girmesi kaçınılmazdı… Ayrıca soğuk savaştan bu güne Kemalist milliyetçiliği el ele cansiperane uygulayan Milli Hükümetlerimizin ve uygulatan Türk Ordusunun ve onlardan beslenen mütegallibe sınıfının onurlu ve bağımsız bir “Türk Devletini”ni kontrol edenlerden beklediği üzere gösterdikleri yoğun Amerikan Kültürü bombardıman çabaları sonucu, her yetişen Türkiyeli çocuğun damarlarındaki asil kanda muhtaç olduğu bir Amerikanlaşma kudreti olmuş bulunmaktadır… İşte o sıralarda etrafta bulunan ben de payıma düşen milli onur gereği, bir gün fırsatını bulursam Çiller’in, Ali kırca’nın, Güneri Civaoğlu’nun, Türkiye halkının oylarıyla seçildiğini resmileştirmek ve görev yemini etmek için tabii olarak soluğu Amerika’da alan her Türkiye politikacısı’nın anavatanını görmek arzusundayım… Hatta becerebilirsem, Türkiye halkının özgün değerlerini anlamış ve ülkenin milli kültüründen beslenen bir simayla ilgili eğitimimi doğal olarak Avrupa veya Amerika’da tamamlamak gibi bir gayem vardı…

Geçen yıl bu maksatla ekonomik açıdan daha ucuz olacağı düşüncesiyle Çekoslovakya’nın

Prag sinema okuluna kaydolmaya karar vermiştim. Çalışmalarım devam ederken, Amerika’dan tanıştığım ve yazıştığım bir genç sanatçı gurubunun tavsiyeleriyle Amerika’da sinema okuma imkanı olduğunu, Çekçe yerine İngilizce öğrenmenin de bir sakıncası olmayacağını düşünerek yönümüzü değiştirdik ve birkaç yıl burada çabalamaya karar verdik… Ekonomik imkanlarımız yüzünden okumayı beceremezsek bile memleketimize biraz uzaktan bakma ve Amerikan Efsanesini de yerinde görme imkanı da fena olmayacaktır diye düşündük. Ne de olsa yaşadığımız dünyaya en egemen kültürü Amerika üretiyor…

Tabi tüm bunlar pek çok Malatyalıyı önce köylerinden koparıp şehre, şehirden İstanbul, Ankara, İzmir gibi metropollere savuran, oralarda da ev kiraları, aşağılık vergiler, zamlar gibi etkilerle semtten semte sürükleyen, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için yaşanmaya değer kılma politikalarından da bağımsız düşünülmesi zor. Ve tabi her şeyden öte Kader’in kudret eli, hepimize hayırlar getirsin…

Kaleyi dışarıdan mı fethetmeyi planlıyorsun?

Evet, Mevzuyu merkezden halletmeye karar verdim… Amerika beni kırk gün kırk gece resmi törenlerle karşıladı ve Başkan Clinton bana Çillerin kendisine hediye ettiği kravatı hediye etti. Sonra da “yaw gardaşım nerdesin sen” dedi, ” senin memleketinde yüzsüz politikacılar yanlarına birkaç general müsveddesi alıp istediklerini yapıyorlar, kimsenin gık dediği yok, gel bana bir el at da Mesut Yılmaz’m yanında bir iş ayarla, baş örtüsü denetleme komisyonu başkanlığına bile razıyım. Biraz Atatürkçülük yapar birkaç ayda köşeyi dönerim. Buralarda bu işler kolay değil, bir uçkurumuza hakim olamadık diye ne yapacağımızı bilmiyoruz, bütçeyi Irak işine bağlamak zorunda kaldık. Sizin gazeteciler tam bana göre…” dedi. Ben de adam gibi orijinal Amerikalı yöneticilerin bizdeki müsveddelerden daha iyi olabileceğini düşünerek toplu bir değiş-tokuş planını yürürlüğe soktum. Fakat Amerikan kamuoyunun bizdekilerin derisi kalın yüzsüzlüğünü nasıl karşılayacağım bilemiyorum henüz… Çalışmalarımız sürüyor…

Şaka bir yana, fethedilecek bir kaleden ziyade, halkın oylarının ve ödedikleri vergilerin, kurban verdikleri askerlerin kendilerine gardiyan, yasak, kölelik, enflasyon ve daha ağır vergiler olarak geri döndüğü ulusal bir hapishaneye benziyor Türkiye…

Fetih ise bir adı da “ADL” olan Allah’ın adalet elinin planlarına bağlı. Kur’an’ın buyurduğu gibi: “Onların bir hilesi, tuzağı, hesabı vardır; Allah’ın da bir hesabı, planı vardır. Allah hesap kuranların en hayırlısıdır…”

Malcolm kardeşten esintiler var mı oralarda?

Olmaz olur mu?

Buraya geldiğimde ilk iş etraftaki Müslüman çevreleri araştırdım. Los Angeles ve çevresinde ciddi bir Müslüman nüfus var. Araplar, İranlılar ve Müslüman olmuş çoğunluğu Malcolm KardeşTe aynı renkte Amerikalılar…

Oturduğum yere yakın “Maslid al Taqwa” ( mesaid al takva!) adlı bir mescid var. Özellikle Ramazan Ayında oraya devam ettim. Siyah Müslümanların kurduğu küçük bir mescid. Cemaat dışarıya taşıyor. Mescidin, caminin siyasal anlam ve önemini Bosna deneyimimizle, toplumsal anlam ve önemini de burada derinlemesine kavradım. Bu insanların cami yapmak için gösterdikleri dayanışma ve coşku defalarca gözlerimi yaşattı… FarakhanTa ilgileri olmayan, mescidde Kur’an ve Hadis Külliyatı takip edilen sünni bir mescid… Samimiyetleri, mescidin etrafında aileleriyle birlikte halkalanışları son derece etkileyici. Hele 50 yaşlarındaki siyah imamın İngilizce Cuma Hutbelerindeki iman derinliği defalarca altüst etti beni. Bazen pazar günleri sadece çocuklara dönük eğitim kültür çalışmaları var. Mescidin hayatlarındaki merkezi ağırlığı çok etkileyici…

Şehid Rahmetli Malik el Şahbaz “Malcolm X’in üflediği rüzgar, Muhammed (a.s.)’in sancağını binlerce yürekte dalgalandırıyor burada…

‘Mızraksız’ halen satılıyor ve okunuyor, ne dersin?

Maalesef…

7 yıl önce bir özeleştiri denemesi olarak kaleme aldığım ve halan çocuksu bulduğum için sevdiğim Mızraksız İlmihal’in hala karşılık bulmasını edebi tarafına olan talep olarak değerlendirmek isterdim ama biliyorum ki değil. Üzücü oluyor o zaman… ama itirazı olan, yönetimi değiştirilemeyecek her oluşumun kutsandığı camiamızın “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” bireyler kardeşliğine dönüşmesini isteyen arkadaşlarıma cesaret verici, ilham verici olursa sosyal görevini yapmış olur diye umuyorum…

Uçtum mu?

Son zamanlarda ahilerimizin bir çoğu bir arada yaşama, sivil toplum kavramlarına vurgu yaparken sen eşkıya cumhuriyetinden bahsediyorsun, bu isyancı aykırı ruhun kaynağı nedir?

İki malum kaynağı var:

Birincisi şerefli bir milleti, kendi yurtlarında küfre köpeklik eden kanlı ve ruhsuz bir rejimin paryalarına döndürenlerin, onlara yaltaklananların, milletin hıncını ve umutlarını onlar paspas edenlerin, görmezden gelmeyi din yapanların ürettikleri gayri safı milli hasıla: Yani Zulüm

İkincisi: kula kulluğun alçaklığından kurtarıp inanmanın ve sorumluluğun özgürlüğüne yükselmeyi bahşeden Allah’a hamdetmeyi farz kılan safi ışık: Yani İman…

Seni, beni ve bunları okuyacakları buluşturan, kardeş kılan ruh yani…

Yani benim bir suçum yok…

Niyetin öncelikle yenilgiyi kabul etmeme ruhunu vermek mi yoksa bizim biz olabilme uğraşısı mı?

Niyetim kişisel kader çizgimi olabildiğince az utançla ve varoluş sorumluluğumu olabildiğince kavramış olarak yürüyebilmek… Niyetim ve Allah’tan dileğim gerçek, samimi, dürüst ve adil bir Müslüman olarak karşılık verebilmek…

Kötü bir niyetim yok valla…

Savaşın, yerli iş birlikçilerle mi yoksa bizi ümmetten halk yapan işgalci emperyal güçlerle mi?

Bize bizimkilerden başka kimse bir şey yapmadı… Dünyada hainlerin düzen olduğu başka kaç ülke var?

Hangisine gelince, Al birini vur öbürüne…

87’de Mavera’da yayınlanmış bir şiirine rastladım. O insanlarla daha sonra irtibatınız koptu mu, zira kitaplarınızı ithaf etmiş olduğunuz isimlerin birçoğunu kimsecikler tanımıyor, binlerine küskün müsünüz?

Ben Mavera’yı miras alanların ona can çektirdiği son dönemlerine yetiştim… Şükür ki can çekişmesi fazla sürmedi ve Mavera Müslüman edebiyat tarihindeki şerefli yerini aldı…

Benim birilerim, şebekelerim, cemaat yada vakfım yok. Dost ve arkadaşlarım ve din kardeşlerim var… İthaflarım benimle arkadaşlarım arasındadır…

Oralardan bakınca ülke nasıl görünüyor?

Bu soruya hazır olduğumu zannetmiyorum… Ama aklıma gelen birkaç anekdotla bitirelim…

Burada Güneri Civaoğlu’nun, Oktay Ekşi’nin sonunu gördüm… burada devrim sırasında ve sonrasında ülkelerini terk edip Amerika’ya kaçmış İranlı entelektüellerden bazılarıyla karşılaştım. Aşağılık bir hayat sürüyorlar… bir tanesinin hikayesini anlatayım. Adam İran devriminden önce ünlü bir gazetenin baş yazarıymış… Dediğine göre laiklik ve demokrasiden yana olduğundan devrim gelince kaçması icap etmiş… Buraya kadarı Cumhuriyet, Sabah ve Yeni Yüzyıl gibi halkın vergilerini hortumlayan hırsız rantiyenin bekçi kulübelerindekinden farklı bir terane değil. Eleman Amerika’ya cebinde yüklü bir parayla gelmiş. Buradaki gazeteciler filan duymak istediklerini anlatıp yaltaklanan -bana da aynı numaraları çekti de!- bu adamın anlattıklarını kullanmayı bitirince geriye içki ısmarlıyor diye tahammül edenler kalmış çevresinde… Parası suyunu çekip de ne yapacağını bilmez bir halde kalakalınca gidip İranlı zengin bir dulla evlenmiş. Eşiyle de tanıştırdı. Allah affetsin bu cümlemi, kadıncağızın görüntüsünü aşağılamaktan Allah’a sığınırım ama kadının bizimkinin rüyalarının kadını olmadığı, bizimkinin de ondan nefret ettiği, gözünün dışarıda olduğu her halinden belliydi… Nerede tanıştığımıza gelince Los Angeles’m kenar mahallelerinden birindeki pislik ve sefalet kokan İranlılar Gettosundaki köhne bir parça kumaşçı dükkanında… Dükkanı kadın işletiyordu. Duvardaki yetki belgesi kadının adınaydı… Bizimki ise hesap defterini tutuyor, fiş tanzimi falan yapıyordu… Hikayenin en çarpıcı tarafına şimdi geliyorum. Adam evlenip vatandaşlığa geçerken adını Josef olarak değiştirmişti… Yaşı ellinin kesin üstünde görünen karısının adı da Lucy idi. Berbat bir İngilizce ile konuşuyordu kadın ve telefonla Farsça konuşuyordu… Saçlarını sarartmak için çok uğraştığı belliydi. Oğlunu’da “Maykıl” diye çağırıyordu…

Burada medyanın bağımsızlığı beni çok şaşırttı… Bir tek gazete sahibi aynı zamanda hem TV kanalı hem banka, hayvan çiftliği, nakliye şirketi, beyaz eşya fabrikası sahibi değil! Üstelik gidip devletin enerji ihalelerine katılmıyor. Katılmadığı için yazarlarına general çizmesi yalatıp, birkaç omzu kalabalığa rüşvet yağdırıp ihaleyi kazanmıyor…

Geçenlerde resmi bir işlem için eşimle bir devlet dairesindeydik… Vergilerinin bir kısmını sağlık yardımı olarak geri alma başvurusunda bulunacaktı… Memur işi biraz ağırdan alınca bir deneyelim bakalım deyip diklendim; eşimden vergiler alınırken de böyle ağırdan mı alıyordu diye sordum sertçe. Memur anında geriledi… Özürler diledi. Derken mevzu döndü dolaştı memur bana bir Amerikan dolarının kaç Türk lirasına eşit olduğunu sormaz mı? Adamcağızın kötü bir niyeti yok, aile reisinin son bir aylık gelir beyanını kaydediyor. Nasıl hissettiğimi tarif edebileceğimi zannetmiyorum. Ama bildiğim ne kadar etkili ve de yetkili mihrak varsa hepsinin isim ve unvanları zihnimde geçit resmi yaptılar… Sevgi ve minnetle anmadığımı tahmin edersiniz…

Ama Türkiye her yönden gelecek yüzyılın potansiyel olarak en önemli ülkelerinden biri şeklinde görünüyor ve görülüyor…

Tabi bu gelecek, Türkiye’nin yegane atılım dinamiği olan İslam’la ilişkilerine bağlı…

Bunu Kissinger’i boş verin, alışveriş yaptığımız marketin Meksikalı güvenlik görevlisi bile söyledi…

( Bak Amerika’dan kaynak göstererek alıntı yaptık, kesin işe yarar…)

Mehmet Efe teşekkür ediyoruz. Son söz olarak?

Ben teveccühünüze teşekkür ederim… Muhabbetlerimle

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

İlgili Yazılar

Güncel Hava Durumu

Ankara
açık
21.8 ° C
22.4 °
21.8 °
65%
0.5m/s
0%
Sal
28 °
Çar
28 °
Per
30 °
Cum
29 °
Cts
30 °

Güncel Döviz Kurları

TRY - Türk Lirası
EUR
37,251
USD
34,256
GBP
44,715
JPY
0,229

Yolcu Potreler

YolcuDergisi Sayi 109 Portre | İsa ARAR

Portre | İSA ARAR

YolcuDergisi Sayi 102 Portre | Marilyn BUCK

Portre | MARILYN BUCK

YolcuDergisi Sayi 103 Portre | ALIYA

Portre | ALIYA

YolcuDergisi Sayi 104 Portre | Teoman DURAL

Portre | TEOMAN DURALI

YolcuDergisi Sayi 108 Portre | Fetva TUKAN

Portre | FETVA TUKAN

Yolcu Seyir Defteri

Seyir Defteri: 109

Seyir Defteri: Söz 2

Seyir Defteri: Söz 3

Seyir Defteri: Söz 4

Seyir Defteri: Söz 5

Heybe & İstikamet