GÜVEN ADIGÜZEL

RÖPORTAJ | Selçuk KÜPÇÜK

Sevgili Güven, arkadaşlarınla dergiler çıkardın, şiir, deneme, eleştiri yazılarını okuyorum kitaplarından. Sinema çözümlemelerine kafa yoruyorsun. Şimdi yeni kitabında müzik yazıların var. Hayatın hemen her alalına yönelik bu yönelimini nasıl okumak gerekli. Cevap mı arıyorsun, kendini mi arıyorsun… Meselen ne?

Meselem varoluşumu anlamlandırmak. Biraz iddialı bir söz gibi görünebilir ama durum benim açımdan böyle. Zaten bu noktada mutlak’ı değil niyetimi beyan ediyorum. Elbette sorularım var. ‘Arayış’ dediğimiz şey bir ömür baki zaten. Ama önceliğim cevap aramak değil -şayet yapabilirsem, ömrüm vefa ederse- sorularımı biraz daha derinleştirebilmek.

Yazı faaliyeti, benim bu hayattaki ‘anlam’ enstrümanım olarak gördüğüm bir eylem şekli, bunun için kalemi elime aldım. Söylediğiniz manadaki ilgi alanı çeşitliliği meselesini ise, ilk etapta; entelektüel açlık çekme, kültür antropoloğu olmaya azmetme ve her olayı/durumu/nesneyi yazı malzemesine dönüştürmeye heves etme, gibi olumsuz kavramlarla karşılamak pekâlâ mümkün. Ama çaldığım her kapı, bir başkasına açılıyor, daldığım her mevzu beni başka bir yan konuya ulaştırıyor/sevk ediyor, okuduğum her kitap ruhumu yeni koridorlarda dolaştırıyor. Çok dağılsam da, bu halimi seviyorum. Zihnim sürekli hareket halinde çünkü, şah temposunu koruyarak ilerliyorum. Bu duruma bir huruç harekâtı gibi de bakıyorum. Kelimelerle kuşatmayı yarmaya çalışmak ve mümkünse zihnimde bir güvenli bölge oluşturmak çabası içerisindeyim. Gerilla tipi yazarlık da diyebiliriz buna.

Aslında buradaki temel meselenin, yani insanı okuryazarlığa, edebiyata, kitaplara hatta daha genel anlamda sanat’a iten şeyin ‘kırgınlık’ olduğunu hiç atlamamak gerekir. Neye ve kime karşı, sorularını beraberinde getiren bir haldir bu. Kırgınlık, bütün bir hayatımız boyunca içimizde sivrilir. Meriç’in ‘insanlar kıyıcıydılar, kitaplara kaçtım’ sözüyle altını çizdiğidir. Bu kırgınlıkla örülü huzursuzluğu yalnızca edebiyat teskin edebilir. Meselemiz, yani derdimiz, dermanlara giden yoldan geçmez. Tanpınar, neden edebiyat? sorusu için ‘yüklerden kurtulma’ ümidinden bahsederdi. Bu ümit ya da ihtimal, her geçen gün daha fazla yük’e talip olmakla son bulacaktır, kelebeğin yükü ağırdır.

Son bir mesel ile toparlarsak; İbn-i Arabi, ‘Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Anadolu’yu kapsayan uzun bir seyahati sonrasında şöyle bir cümle kurar, ya da daha doğru bir ifadeyle şöyle bir cümlenin içinden geçer; “Seyahatim kendimden başka bir yerde vuku bulmadı” Bunu duyduğum ilk anda ağzımdan şu söz çıkmıştı; ‘içinden geçenleri’ söylemiş işte pir. İçimizden geçiyoruz. Evet, sorularım var, kendi sorularımın peşinden gidiyorum. Bütün yaptığımız iç dünyamızda -dış dünyaya nazar ederek- bir cevelan çabasıdır belki de.

“temiz bir kayıt bulduğunda heyecanlanan, bazı müziklere ayin muamelesi yapan ‘tutkulu’ bir dinleyiciyim”

“Perilerin Dili” ismini verdiğin ve müzik yazılarından oluşan kitabına gelirsek, müziğe dair bu çözümleyici ilgini ne besliyor?

Başımıza bir şey geldiğinde ilk olarak tepkisel bir refleksle ses çıkarırız, bağırırız, çığlık atarız. Bu toplam sosyolojinin sanatsal anlamdaki karşılığı müziktir. Bu kitapla alakalı daimi olarak yinelediğim bir cümle var, o da şu; benim yapmaya çalıştığım şey; müzik üzerine değil, müzik üzerinden bir düşünme biçimidir. Yani çabam/azmim bu yönde. Soruya binaen ise; şüphesiz bundaki (çözümleyici ilgi) aslan payının müziğin kendi doğasına ait olan o büyüleyici havasıyla birlikte sosyolojik dönüşümlerdeki mutlak rolünün belirleyici etkisi olduğunu söyleyebilirim. İlgimi kışkırtan şey, toplumların genel hikâyelerinin hiçbir zaman müziklerinin hikâyesinden bağımsız olmayışını fark etmemle başladı ve aynı istikamette devam etti. Sonrasında bu alanda derinlemesine bir kazı çalışması yapmaya karar verdim. Ama son tahlilde Perilerin Dili, bir müzik-araştırma kitabı değil, edebiyata yaslanan, müziğin insan hikâyelerine bakan tarafına odaklanan ve derdini müzik üzerinden görmeye çalışan kendi halinde bir kitap. Söz’ümü -müzik üzerinden- söyleme gayretimin bir ürünü yani.

Kitap Türk müzisyenlerin yanı sıra, dünyanın farklı coğrafyalarından isimlere kadar uzanan bir hat çiziyor. Ben bahsi geçen yerli ve yabancı isimler arasında bir derin irtibat kuruyorum belleğimde ama senin kurduğun bağı merak ediyorum. Müslüm Gürses ile Tom Waits arasındaki ruhsal akrabalığı nasıl anlamak gerekli mesela?

İcracı ya da teorisyen değilim, müziği önemsiyor ve anlamaya çalışıyorum sadece. İyi bir müzik dinleyicisi sayılırım. Yeni, temiz bir kayıt bulduğunda heyecanlanan, bazı müziklere ayin muamelesi yapan ‘tutkulu’ bir dinleyiciyim hatta. Hem ülkemizde/Anadolu’da, hem de dünyanın birçok coğrafyasında üretilen özgün/nitelikli müziklere karşı fena halde mesafesizim. Her türlü müziği dinlerim diyemem, o düpedüz bir zevksizliktir çünkü. Bu anlamda kıymetli bir nimet olarak bakıyorum müziğe. Beni hem yaralıyor, hem iyileştiriyor.

Müzik yazılarımda sevdiğim isimler üzerinden gidiyorum genellikle. Bu zorunlu bir tercih değil elbette. Hatta bir anlamda olağan akış. Kulağımda ve kalbimde yer etmiş isimleri yazdığım için bahse konu bu derin irtibatın vuku bulmasından, yani işaretlerin birbirini takip etmesinden memnunum. Aklımda ve gönlümde olanın kâğıda dökülmesidir bu.

Müslüm Gürses ile Tom Waits arasında bir ruhsal akrabalık kurduğum doğrudur. Bu yalnızca arabesk bir anlam arayışının sonucu olarak kurulmuş bir analoji değildir elbette. Waits ve Gürses, benim dünyamda aynı ‘yerde’ duruyorlar. Düetlerini duyabiliyorum. İkisinin de sesi puslu. İkisi de en dipten geliyor. Waits İlk kez 1970’lerin başında California’nın batı kıyısındaki küçük barlarda sahneye çıkmaya başlamış, Müslüm Gürses de yıllarca en izbe, en karanlık mekânlarda söylemiş şarkılarını. Waits aslen İrlandalı, çocukluğu Meksika’da geçmiş. Müslüm Gürses, Urfalı, Adana’da büyümüş. İkisi de ötekilere yakın, ikisi de gözyaşlarını kendi elleriyle silenlere selam gönderiyor. İkisinin de şarkıları umutsuzlar, kaybedenler ve tutunamayanlar için derin bir çığlık makamında gürlüyor. İkisi de safi sigara dumanı. İkisi de kuyudaki yankı. İkisinin de dinleyicileriyle kurdukları bağların ‘anlamı’ büyük. Bir paratoner edasındaki yıldırımlarla yıkanmış o melankolik-bariton seslerini ve seslerindeki o derin arızayı buralarda bir yerlerde aramamız gerekecek. Şu da var ki; Tom Waits olmadan olurdu belki ama, Müslüm Gürses olmadan asla!

“Amerika’dan getirilerek ‘efsane cazcı, ünlü blues yorumcusu’ gibi sıfatlarla festival festival gezdirilen 5. sınıf müzisyenleri anlamak zorunda değiliz”

Arabesk üzerine çok düşünüyorsun ve kitapta “Underground Arabesk” başlıklı bir yazın var. Arabesk müzik içerisinde nereye oturuyor bu tür?

Şunları söylemekle başlayayım; Şahsen, ilginç gırtlakları sever ve önemserim; Azer Bülbül, Ciguli ve Cansever gibi isimler çok kıymetli seslerdi. Aşağılandılar, yok sayıldılar maalesef. Ben müzik zevkimin beyaz kabile şefleri tarafından belirlenmesine hiç izin vermedim, herkese de tavsiye ederim bunu. Elma sevenler, muz sevenlere ‘neden elma sevmiyorsun’ sorusunu sormaya asla hakları olmadığını öğrenmeliler. Müzik türleri arasında bir hiyerarşi yoktur, zevk meselesinin, entelektüel ‘tahakküm’ altına alınması kabul edilebilir bir şey değil. Amerika’dan getirilerek ‘efsane cazcı, ünlü blues yorumcusu’ gibi sıfatlarla festival festival gezdirilen 5. sınıf müzisyenleri anlamak zorunda değiliz mesela. Dino Merlin’in üzeri örtülerek, yerine, Balkan müziği başlığıyla uzunca bir süre yalnızca Goran Bregoviç’in işaret edilmesine saygı duyma zorunluluğumuz da yok. Bu sözleri böylece buraya bırakıyorum.

Arabesk meselesine gelirsek; göçe bağlı olan tüm sosyolojik dönüşümleri üzerinden/içinden rahatlıkla okuyabileceğimiz-görebileceğimiz bir tür olarak, Türkiye’de algılandığı şekliyle acılı-hüzünlü bir getto çığlığıdır. İç göçün sancılı karşılığı ya da. Majör arabesk kavramı, üç babalar ekolü ile özel televizyonların kurulmasıyla birlikte legalleşen popüler arabesk şarkıcılarını kapsıyor daha çok. Underground Arabesk ise bu kümeye dahil olmayıp yeraltında kalmayı tercih etmiş/ettirilmiş, yine aynı dinleyicilere müzik yapan ve geniş bir kitle desteğine ulaşmalarına rağmen; adları, yüzleri, klipleri bilinmeyen, şarkıları; asker ocağında, öğrenci evlerinde, gazinolarda, bekçi kulübelerinde, karanlık, dumanlı, yüksek tavanlı izbe mekânlarda çokça çalınan, dinlenen, kaybedenlerin kalbinde iz bırakmış, keskin bir alt kültür oluşturmuş, şarkılarında derin bir sosyolojinin izlerini sürebileceğimiz ‘öteki arabeskçiler’i tarif ediyor. Bu karanlık dünyanın son starı Arap Şükrü namıyla maruf Ferdi Kuyucu’dur mesela. Bir ülkeyi yeraltından sallayan bu isimlere mutlaka mikrofon uzatılması lazım. Aynı isimle bir müzik belgeseli de yapmak istiyorum aslında. Arabeskin bir alt kültür olarak müzikal fotoğrafını çekmek gibi bir isteğim var. Underground’ta ferahlık vardır.

Bu yazıları yazarken kimleri dinliyordun.

Feyruz, Müslüm Gürses, Erkan Oğur, Neşet Ertaş, Sagopa Kajmer, Aynur, Cem Karaca, Ahmet Kaya, Bekir Sıdkı Sezgin, Erkin Koray, Kani Karaca, Zeki Müren, Tom Waits, İlkay Akkaya… Ve 10 yıllık birikimimin ürünü olan 500 nadide parçadan oluşan ‘yol şarkıları’ ismindeki kendi özel albümüm/listem, hem bilgisayarımda hem de kafamda çalıyordu sürekli.

Kitabın benim çok önemsediğim bir ithafın ile başlıyor. “Türkistanlı Farabi’den İstanbullu Itri’ye kadar gönül coğrafyamızın ortak ruh iklimini oluşturan derin zihin hattına..” deyip devam ediyorsun. Bu hattan biraz bahseder misin. Önemi nedir bu tarihsel çizginin?

Bu hat/izlek teknik olarak müzikal, aidiyet anlamında ise sosyolojik bir hattı çağrıştırır. Bulunduğumuz topraklar açısından hayatiyet taşıyan -sürekli tazelenmesi elzemağır bir kan hattıdır bu. Müziğin hem bilim, hem sanat oluşuna yapılan ince bir atıf da var tabi bu ithafta. Adları zikredilen iki isim de önemli elbette. Farabi ve Itri, vatan/coğrafya aidiyetleri yönünden Türkistanlı ve İstanbullu sayabileceğimiz, bin yıl arayla yaşamış iki kıymetli şahsiyet olarak kalplerimizde ikamet ederler. Önemlerini müzik merkezli olarak okursak; Farabi müzik hakkında ilk nazariyat çalışmalarına imza atan, aynı zamanda icracı vasfına da sahip bestekar bir alimdir. Müzik meselemizin bir ayağı Farabi’nin kaleminde/zihninde hizalanmıştır. Koca Itri ise; yalnızca Segâh Tekbir ve Salat-ı Ümmiye gibi hayatımızın merkezine yerleşmiş o ürpertici eserleriyle bile bu başlangıç hattını ‘zirve’ye taşımış bir isim olarak kabul edilir. Aradaki bin yılda gerçekleşen güzellikleri ve semadaki bitimsiz parlak yıldızları saymaya ömrümüz yetmez. Bu hattı bir izlek olarak takip etmenin yanı sıra, nirengi noktaları olarak da okuyorum aslında. Devletlerin pasaportsuz geçemeyeceğiniz siyasi sınırları vardır. Yine de -eğer görmek isterseniz- gönül coğrafyası olarak adlandırdığımız kuşbakışı mesafelerle örülü bir başka sınırsız harita da mevcut. Balkanlar’dan, Türkistan’a, Afrika’dan, Ortadoğu’ya ve Uzak Asya’ya kadar uzanan derin bir hattır bu. Medeniyetimizin nasıl bir mimari meselesi varsa, bir müzik meselesi de var. Hatta mimari ve müziği de içine alan bütün bu sanatsal formların/verimlerin birbirleriyle ilişkili oldukları konusunda neredeyse hepimiz hemfikiriz. İsmet Özel, Itrî dinlemekten sıkılan bir adamın Süleymaniye’nin mimarisinden tad alabileceğini mümkün sayamayız, derken buralarda bir yerde dolaşır mesela. ‘İslam, Süleymaniye’de kubbe, Itri’de nağme’ derken Cemil Meriç de öyle. Hiçbir sınıra sığmayacak büyüklükteki gönül coğrafyamızın, yüzlerce yılda ilmek ilmek işlenmiş derin bir hat üzerinde emniyette olduğu düşünüyorum. Bu hatta gözümüz gibi bakmalıyız.

İslam medeniyeti açısından sorarsam; kadim metinlerimizi oluşturan önemli bir kısım İslam bilgini, alimi sadece müzik üzerine teorik anlamda düşünmek ile kalmayıp bizatihi enstrüman çalarak da bu ses evreninin içinde yer alırken, modern zamanlarda İslam düşüncesinin yol başçılarının müzik ile irtibatsızlığını nereye bağlıyorsun?

Galiba bu konuda en çok Hanefi âlimlerinin görüşleri belirleyici oldu. Fakihlerin görüşleri arasındaki yüksek perdeden ihtilaflar, geleneksel toplumun müziğe karşı hep daha korunaklı bir mesafede durmasına/pozisyon almasına yol açtı. Müziğin başına gelen şey, o büyük kopuş gerçekten büyük talihsizlik. Müzik insan’ı Allah’a ulaştıran bir yol, bir güzellik, bir rahmet, bir nimet olarak, estetik bir ziyafet ve ruhu incelten bir zarafettir. Hz.Dâvûd’un çok güzel bir sesi olduğunu biliyoruz, güzel ve ahenkli ses mucizedir yani. Peygamberlere bu mucize verilmiştir. Hz. Dâvûd Zebur’u okumaya başlayınca, tüm tabiatın, yolların, dağların ve kuşların onun sesini dinlemek üzere etrafında toplandıkları bildirilmiştir bize. Allah güzeli sever. Kaynaklarda Hz. Dâvûd’un, Mizmar isminde bir musiki âleti çaldığı bilgisi de mevcut ayrıca. Müzik Allah’la aramızdaki irtibatın en zarif yollarından biridir. Bekir Sıdkı Sezgin’in vecd halindeki o yakarışlarını dinleyenler, has müziğin ne olup-olmadığını bilirler.

“Müzik Allah’la aramızdaki irtibatın en zarif yollarından biridir”

Yakup el-Kindi, Farabi, İbn Sina, İbn Hazm ve Gazzâli’nin müziğe karşı tutumlarının her daim müsamahakâr ve teşvik edici olduğunu biliyoruz. Kadim gelenekte müzik, ahenk ve güzelin öteki adı olarak anılıyor. 9. yüzyıldan itibaren dönemin önemli âlimleri arasından büyük müzik kuramcıları yetiştirmiş, devam eden yüzyıllar boyunca da müzikle şifa dağıtmış bir medeniyetin mensuplarıyız. Evvel durumumuz bu. Müziğin; hem bilim, hem de sanat olarak ruhumuza iyi gelen tarafları her dönem gündemimizde kendine yer bulmuş yani. Şimdiyi konuşmak önemli. Aynı sinemaya yaptığımız gibi, müziğin de kıymetini bilemedik maalesef. Kuzey Afrika’daki tarikatların müzikle ilişkili olduklarını biliyoruz, Mevlevi Tekkeleri de öyledir, her daim müzikle iç içe. Tamamıyla ‘kopmuş’ bir durumdan söz edemeyiz elbette. Modern dönemdeki ulemanın ya da sizin ifadenizle yol başçılarının durumunu bilmiyorum. Gerekli görmüyorlar demek ki. Moris Jar’dan Çağrı filminin müziklerini yapmasını isteyen Mustafa Akkad’ı rahmetle anarak, Cerrahîlerden Tuğrul Efendi’ye kulak verelim derim o halde. Olmaz mı? 28 yıl sonra -2006 yılındayayınladığı “Roadsinger / Yol Şarkıcısı“ adlı albümüyle yeniden müziğe geri dönen, nispeten daha radikal bir çizgiye sahip Yusuf İslam’ın müzik ve müziğe dönüş meselesiyle ilgili verdiği röportajda söylediklerine bir göz atalım ya da. Tanpınar, ”Ney’in biricik sırrı hasrettir’’ der. Cennetten kovulmuşların ‘gurbeti’ musikiyle şifa bulur ancak. İmam Gazâli’nin ‘’Müzik, aşığın aşkını, fasığın da fıskını arttırır’’ dediği yer mühim ve orda beklemek elzem. Allah müziğin sırrından ayrı düşürmesin ruhlarımızı.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

İlgili Yazılar

Güncel Hava Durumu

Ankara
açık
25.1 ° C
27.9 °
25.1 °
39%
2.2m/s
0%
Sal
32 °
Çar
31 °
Per
31 °
Cum
30 °
Cts
24 °

Güncel Döviz Kurları

TRY - Türk Lirası
EUR
37,251
USD
34,256
GBP
44,715
JPY
0,229

Yolcu Potreler

YolcuDergisi Sayi 109 Portre | İsa ARAR

Portre | İSA ARAR

YolcuDergisi Sayi 102 Portre | Marilyn BUCK

Portre | MARILYN BUCK

YolcuDergisi Sayi 103 Portre | ALIYA

Portre | ALIYA

YolcuDergisi Sayi 104 Portre | Teoman DURAL

Portre | TEOMAN DURALI

YolcuDergisi Sayi 108 Portre | Fetva TUKAN

Portre | FETVA TUKAN

Yolcu Seyir Defteri

Seyir Defteri: 109

Seyir Defteri: Söz 2

Seyir Defteri: Söz 3

Seyir Defteri: Söz 4

Seyir Defteri: Söz 5

Heybe & İstikamet