CİHAN AKTAŞ | KONUK

YürüyüşSorunca SöylenenCİHAN AKTAŞ | KONUK

RÖPORTAJ | Selçuk KÜPÇÜK

“Kimse evini yurdunu bu şekilde terk etmek istemez”

Mültecilik ve göç meselesini merkez alan öykü kitabınız tematik bir bütünlük oluşturuyor. Öncelikle bu kitabın, “Fotoğrafta Ayrı Duran”ın kendi öyküsünden başlayalım isterseniz…

Göçmenlik ve mültecilik yazarlık hayatım boyunca ilgi alanımda oldu sevgili Selçuk, bildiğiniz üzere. İlk öykü kitaplarımda dağınık olarak mülteci ve göçmen hayatları yer alır. 2012’de yayımlanan Sınıra Yakın isimli romanımın kahramanları arasında mülteciler ve göçmenler, iltica arayışı içindeki insanlar ağırlıklı bir yer tutuyor. Ayak İzlerinde Uğultu ismiyle 2013’te yayımlanan öykü kitabımda göçmen ve mülteci hayatlarını konu almıştım. Suriyeli mülteciler hepimizin hayatını ve hayata bakışını az çok etkiledi. Yaşanan büyük felaket karşısında kelimeler yetersiz kaldı. Mülteci evlerine, çadır kentlere gittim yıllarca. Daha sonra tuttuğum notlar, arkadaşlarımın tanıklıkları ve medyada yer alan haberlerden belleğime yerleşen olaylar, cümleler ve fotoğraflar iki yıllık bir süre içinde bir kitaba dönüştü. Öykülerden bazılarını kitaba almadım, her öykünün bir bağımsızlığa sahip olmasını ama aynı zamanda öyküler arasında bir geçişliliğin oluşmasını istedim.

Öykülerinizde iyimser bir karşılaşma fotoğrafı anlatıyorsunuz. Türkler ve Arapların bu post-modern zamanlarda, birisinin mülteci olarak karşılaşmasında bu iyimser okuma bir ideal mi, yoksa gözlemleriniz bu iyimserliği kurgulamaya mı itti sizi?

İyimser bakış açısı, şartlara teslim olmamayı sağlayacak sebeplere sahiptir elbette. Avrupa’da bir evde alıkonulan erkek çocuğu da, patronu tarafından kandırılan genç kız da, kamplarda belirsiz bir bekleyişe terk edilen tecavüz mağduru genç kadınlar da zorlu, acımasız savaş şartlarının bedellerini ödüyorlar. Dikkati buna çekmek istedim ve öykü kahramanlarıma söylettim de: Savunma amacı dışında bir sebebi olan savaşlar fay hatlarını derinleştiriyor ve çözümsüzlük sarmalına terk ediyor mustazaf kitleleri. O kadar acı olaylar yaşandı ki bir noktadan sonra dikkatimizi özellikle geriye kalanların hayata tutunma çabasına yoğunlaştırmak zorundayız. Beri taraftan mültecilere dönük olumsuz karşılama ve tepkiler bir hayli rahatsız verici örneklerle sürekli karşımıza çıkıyor. Oysa onlar mülteci olmak istemediler, kimse evini yurdunu bu şekilde terk etmek istemez. Kitabımın asıl yazılma sebebi, mültecilerin bizlerin hayatlarında neleri değiştirdiğini ortaya koymaktı aslında.

İlk öyküde modern bir ulaşım aracı olarak metroda çekik gözlü Afgan mülteci ile bir Türk’ün karşılaşmasını anlatıyorsunuz. “Metro” sanki burada bir metafor gibi. Metro-modernizm-göç-mültecilik. Bu ilişkiyi nasıl yorumluyorsunuz?

Kış günü metroda manto altına uzun sentetik etek giymiş mahcup bir yüzle bebeğini susturmaya çalışan bir kadın görürseniz bilirsiniz: Mülteci. Kendini sonsuzca haklı görme konusunda sadece mülteci mazur. Ölüsüne bile yer vermek istemeyen bir dünya, ondan hangi hesabı sorabilir? Bazen boğularak ölmelerine yol açan konteynerlarla kaçıyorlar ülkelerinden mülteciler. Bunu göze alma sebepleri zulümden kaçmak değilse, vaat edilen bir fırsatı elinden kaçırmamak oluyor. Bir şeyi kaçırmamak, zamanında yetişmek, tam zamanında orada olmak… Metronun bütün insanları eşitleyen bir yanı var. Kuralları dünyanın her yanında birbirine benziyor. Orada insan kendi şehrinde bile olsa hızlı ve kalabalık akış içinde bir noktaya zamanında ulaşmanın hesabını yapıyor. Amaçlar, sebepler her noktada yeniden belirleniyor. Kimisi Esenler Otogarı’nda inerken havaalanına doğru devam ediyor. Bu sürekli hareket hali ve çoklu karşılaşmaların kişisel biricikliğe özgü sebepleri sorgulatan bir anlamı olsa gerek.

Öykülerinizin bazılarını bizim hiç bilmediğimiz özel isimlere ithaf etmişsiniz. Büşra Bulut, Peren Saygılı Mut, Gökçe Değirmen, Ayşe Sıdıka Kulu’ya. Öykülerin özellikle bu isimlerle ilişkisi var mı?

O isimler olmasaydı kendilerine ithaf ettiğim öyküler yazılmazdı. Şahitlikler ve söyleşilere yaslanmanın getirdiği etkiler daha bir kendine has kılıyor öyküyü. Belgeselci Büşra Bulut İdlip’te, tecavüze uğramış talihsiz kadınların bulunduğu kampa bir belgesel yapmak için gitti ama onlarla konuşurken bunu yapamayacağını anladı. Bu çok kıymetli bir tercrübe. Karşınızdaki insan iç kanaması yaşarken ona kamera tutamaz, ancak elinden tutup dinlersiniz. Büşra ile aylarca bu tecrübesini konuştuk. “Evin Kızı Gibi” öyküsünü, Peren Birsaygılı Mut’un evinde konuk ettiği ve bir ziyaretimde tanıştığım, geldiğimi anlayınca merdivenlerden koşarak inip kollarıma atılan küçük mülteci kız için yazdım. Peren, tecrübeli bir yazar. Özellikle Filistin meselesi üzerine senelerdir çalışıyor ve yakında bir kitabı çıkacak. Yardıma muhtaç ancak ilgi çevrelerinden yalıtılmış mültecilerden haberdar olmak için oluşturulmuş bir arkadaş grubuyla birlikte hareket ediyor ve bazen bana aktarıyor tecrübelerini. Gökçe Değirmen’in mülteciler için nasıl çaba gösterdiği biliniyor zaten. Bazen beni de gündemine dahil ediyor. “Sürekli Ara Kaynağı” öyküsünü yazmamda etkili olan mülteci aileye Konya gezilerimden birinde Ayşe Kulu ile bir ziyarette bulunduk. Ayşe Kulu’nun gündelik hayatında da mahrum ve mağdur mültecilere destek mahiyetinde faaliyetler ağırlıklı bir yer tutuyor.

Bir öykünüzde mültecileri kastederek “Bebekli evlerin sayısı hiç az değil”(s.135) diyorsunuz. Kaç yıldır savaşta olan bir toplumda doğum oranlarının hiç azalmamasını neye bağlıyorsunuz? Biraz garip bir durum değil mi?

Bu kişisel karar ve iradelerle gerçekleşen bir olgu değil. Savaş karşısında topyekun bir hayata tutunma çabasıyla izah edilebilir, doğum oranlarındaki artış. Bütün savaşları takiben doğum oranlarında yükselme gözlenmiştir.

En az bir çocuğunu Ege Denizi’nde bırakmayı göze alarak Hıristiyan Avrupa’ya göç etmek için Türkiye’de sırada bekleyen Müslümanları dikkate aldığımızda size şunu sormak isterim. Neden Müslümanlar zengin Körfez ülkelerine, İran’a, Suudi Arabistan’a değil de Hıristiyan ülkelere istenmedikleri halde ölümü göze alarak gitmek istiyorlar? Burada büyük bir paradoks yok mu? Müslümanların bir iç eleştiriye yönelmesini umuyor musunuz?

Petrol zenginliği, yani çalışmadan elde edilen paranın hayrını görmüyor Müslümanlar. Hazırdan harcama üretim yoksulluğu anlamına geldiği gibi tembelliğin de sebebi. Tembellik zihinsel tembellik de… Böylelikle oluşturulmuş çıkarlar hegemonyasını değiştirmeye yanaşmıyor sistemler. Kültürel üretimde bulunmadıkça Avrupa’nın taşrası durumuna düşeceğimizi söylemişti Atasoy Müftüoğlu. Beri taraftan hukuk sistemleri İslami olma denemelerinde çağın ihtiyaç duydukları içtihadı gerçekleştiremedikleri için adaletsizlik diz boyu. Kuralların görece oturduğu ülkelere gitmek bu durumda gençler için çekici hale geliyor maalesef. Tabii bu konuda yine asli mesele kültürel tüketim. Gençler yeni teknolojilerle daha fazla tükettikleri kültürel iklime yakınlık duyup orada arıyorlar istikballerini. Bir de elbet güven sorunu var.

Genç Öncüler grubunun gerçekleştirdiği bir kamuoyu araştırmasına göre gençlerimizin yüzde 40’ı güven duygusu kaybından şikayet ediyor. Küreselleşmenin vaatlerini ise bizler Jean François Pérouse’un bir söyleşisinde altını çizdiği gibi pratikte tüketim, güvenlik ve yenilik olarak tercüme ediyoruz hayatlarımıza. Bu tercümenin donanımları kendimizi daha güvenli hissetmemize niye yol açmıyor… Güvenlik nasıl oluyor da üzerine vaatler artarken icapları asla karşılanmayan bir yapıya dönüşüyor… Doğrusu oturup Aliya’nın sorusu üzerinden düşünmemiz gerekiyor, “yapmamız gereken neyi yapmadık, yapmamamız gereken neyi yaptık” diye.

Hemen her öykünüzde bir “fotoğraf” çıkıyor karşımıza. Ve o fotoğrafta ayrı duran bir öyküyü anlatıyorsunuz. Siz -ayrı duranları da içine alarak-, genel fotoğrafı nasıl buluyorsunuz?

Genel fotoğraf üzerine konuşmak her zaman zordur, genellemeler asli olanı gözden kaçırma sebebi olacağı için problemlidir hep. Beri taraftan genel fotoğraf üzerinden yargıda bulunmanın büyük bir rahatlığı, kolaylığı olduğu da bir gerçek. Biz mültecileri hep kalabalık fotoğraflar halinde görüyoruz. Kişisel dramlar medya ve sosyal medyanın hızlı akışı içinde kayboluyor. O hızla geçilen sahnede hala bize seslenmeye devam eden ancak edebiyatla, sinemayla yerleşiyor bilincimize. Fotoğrafta ayrı duran, bizlerin görme çabasına, ihtimamlı bakışına ihtiyaç duyan mültecidir aslında. Genel bir tanımla, klişelerle anlaşılan değil, kendine has tepkileri ve hassasiyetleriyle, yola düşme sebepleri ve endişeleriyle fark edilmesi gereken kişidir.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

İlgili Yazılar

Güncel Hava Durumu

Ankara
açık
24 ° C
24.5 °
24 °
29%
3.6m/s
0%
Pts
24 °
Sal
24 °
Çar
27 °
Per
29 °
Cum
31 °

Güncel Döviz Kurları

TRY - Türk Lirası
EUR
37,251
USD
34,256
GBP
44,715
JPY
0,229

Yolcu Potreler

YolcuDergisi Sayi 109 Portre | İsa ARAR

Portre | İSA ARAR

YolcuDergisi Sayi 102 Portre | Marilyn BUCK

Portre | MARILYN BUCK

YolcuDergisi Sayi 103 Portre | ALIYA

Portre | ALIYA

YolcuDergisi Sayi 104 Portre | Teoman DURAL

Portre | TEOMAN DURALI

YolcuDergisi Sayi 108 Portre | Fetva TUKAN

Portre | FETVA TUKAN

Yolcu Seyir Defteri

Seyir Defteri: 109

Seyir Defteri: Söz 2

Seyir Defteri: Söz 3

Seyir Defteri: Söz 4

Seyir Defteri: Söz 5

Heybe & İstikamet