ALİ MURAT GÜVEN

RÖPORTAJ | Fatih YORULMAZ

“Ben Ali Murat Güven, şu anda 42 yaşındayım. Ve son 25 yıldır da İslâmî câmiânın içinde aktivist bir gazeteci, kendi kendine heyecan yapıp duran bir kültür-sanat adamı olarak debelenip duruyorum. Elinde avucunda ve beynimde bulunan her değeri ‘Siyasal İslâm’ın yoluna sererek çeyrek yüzyıl boyunca mücadele etmiş bir zavallı, bir tür çağdaş Don Kişot olarak şimdi artık diyorum ki ömrüme gerçekten de yazık etmişim. Çünkü, bu tatsız tuzsuz hamurdan asla iyi bir pasta yapılamaz. Köylülük, biz Müslümanların derimize falan değil, resmen genlerimize işlemiş!

Gerçi biz öyle olmadığınızı özel sohbetlerimizden iyi kötü biliyoruz, fakat uzun yıllardan bu yana okurlarınıza ve medya sektörüne verdiğiniz genel resim “geçimsiz bir adam olduğunuz” yönünde… Neden sürekli huzursuz ve muhalif bir imajınız var? Gerçekten böyle biri misiniz, yoksa yazarlık kariyeriniz boyunca özellikle böyle biri gibi görünmeyi mi tercih ettiniz?

“Geçimsiz adam”… Benimle ilgili olarak yapılan bu ve benzeri değerlendirmeler, özellikle 28 Şubat’tan sonra İslâmî camiada irili ufaklı milyonlarca örneği gözlenen çok yaygın bir travmanın küçücük bir yansıması aslında… “Geçimsiz adam” nitelemesiyle anılanlar arasında yalnızca okyanusta bir damlayım ben. Gerek medya sektöründe, gerek bürokraside, gerekse toplumsal yapının diğer pek çok cephesinde kendisinden bu şekilde sevimsiz ve aşağılayıcı bir dille söz edilen daha bir sürü samimi Müslüman var. Nesilleri kelaynak kuşları gibi tükenmiş, kendi sosyal çevrelerinde yapayalnız kalmış, fakat hâlâ inatla direnen insanlar bunlar…

Sistemin baskıları sonucunda dinî-ahlâkî cıvataları tek tek gevşeyenler; on yıl önce “evet” dediklerine bugün “hayır” diyenler; aynı dönemde miting meydanlarında sabahlayıp “Yolunda kurbanı olurum” diye ciyak ciyak bağırdıkları bazı kişi ve değerleri “Çağımızda olaylar karşısında böyle düşünmek ilkelliktir, demode bir zihniyetin ürünüdür” gerekçesiyle tümden reddedip onlara karşı çıkanlar, haliyle, cıvataları henüz gevşememiş olanlara da ister istemez gıcık kapıyorlar. Hayatlarının bundan sonraki bölümünde “yavşama”yı seçenlerin “yavşamamakta karar kılanlar”a yönelik bilinçaltı öfkesinin en tipik tezahürüdür bu “geçimsiz adam” yaftası…

Bundan on-on beş yıl kadar önce, ağustos sıcağında topluluk hâlinde namaza durduğumuzda, üzerimde tişört olduğu için beni “takvâsı eksik” bulan ve mescit köşelerine çekip saatlerce akıl veren bazı ulema tipler, sonradan kurdukları televizyon kanallarında Seda Sayan’ı “program müdürü”, Gülben Ergeni de “yıldız programcı” yaptılar, AKP kurulunca da onun ardına takılıp ihale takipçiliğine başladı bu güruh… Böylesi tipler, bırakın artık uzun kollu-kısa kollu gömleği falan, şimdilerde namaz bile kalamayacak kadar dünyayla meşgûller. Bir tarafta üst üste 7 çocuk doğurmuş şişman ve yorgun “resmî” eş, öte tarafta ise Ankara ve İstanbul’daki gözden ırak uydu kentlerde hafta sonundaki o -cömert armağanlı- ziyaretleri iple çeken, ince belli ve sarışın (çoğunlukla da yapay sarışın!) “palavradan imam nikahlı” ikinci eş; daha dürüst ifadesiyle “metres”. . . Pek doğaldır ki insan bunca tantana ve koşuşturma içinde eskisi kadar zaman bulamıyorlar uhrevî işlere…

Çağın gereklerine bu şekilde ayak uydurmuş çağdaş adam ve kadınlar, benim gibi hâlâ 1980’li, 90’h yılların jargonuyla konuşan can sıkıcı bir herifi niye sevsinler ki? Benim gibilerden nefret ediyorlar ve nefret etmekte de çok haklılar. Onlara, “bir an önce unutmak istedikleri geçmişleri”ni hatırlatıyorum çünkü. Yalnızca “polıtika”dan değil, “sinema ve televizyon” gibi yavşamaya pek müsait ilgi alanlarından söz ederken bile sürekli ümmet, İslâm, peygamber, inanç, cihat, ahlâk, fazilet gibi laflar sıralayan kılçık bir adam… Evinde nicedir porno film koleksiyonu bulunduran zatlar için bunaltıcı bir söylem bu. Benim yazılarım ve konuşmalarımla karşılaştıklarında resmen cin çarpmış gibi oluyorlar. Olmalılar da…

Tarifini yaptığım kesimlerle benim aramdaki temel fark şudur: Onlar, yani gelenekten kopup gelen Müslüman kuşağı, büyük kentlerin bu ayartıcı dünyasını 4O’lı, 50’li yaşlarında ancak tanıyabildi ve tanıyınca da tümden sapıttı. Artık bataktan kurtarılmaları çok zor; çünkü bilinçaltlarmda hep yer alan, kendilerine bile itiraf edemedikleri çok güçlü bir özlemle sürekli hayâlini kurdukları bu yeni dünya, onlara “ucuza yitip gittiğini” düşündükleri gençlik yıllarında tadamadıkları bazı gecikmeli lezzetleri sunuyor. Petro-dolar zengini körfez Araplarının görgüsüzlüğünü hatırlatan, her yönüyle abartılı arazi otomobileri, aşırı süslü püslü yazlık ve kışlık evler, keskin bir parfüm kokusuyla ambalajlanmış, cinsel seksapelisi görece yüksek kadınlar… Ki bunlar da arka plandaki köylülükten ve beğeni yoksunluğundan dolayı, aslında fuhuş piyasasının en paçoz, en kalibresi düşük elemanlarıdır. Fakat bizim “dünya nimetlerine fena hâlde aç” o ağabeylere böyleleri dahi yeterli gelir.

Ben ise zaten büyük kentte doğmuş, özgürlükçü bir aile ortamında ve sol görüşe yakın bir babanın gölgesinde büyümüş, klasik lisede okuyup gençlik partilerine katılmış, canı istedikçe rahatça içki içmiş, kızlarla gezmiş, bütün bu yeniyetmelik sürecinde mahallesindeki caminin avlusuna bir kez bile adım atmamış, Ramazan’da oruç tutmamış, vakit ya da cuma namazları kılmamış; bırakalım bütün bunları, yıllarca şöyle ağız dolusu “Allah” bile dememiş bir adam olarak 20’lerimde böyle bir yola tamamen kendi rızamla, kendi arzumla ve kendi tercihimle girdim. Geldiğim adreste ne olduğunu ve ne olmadığını çok iyi bildiğimden dolayı o fasla karnım hep toktu. O dünyayı zerre kadar özlemiyorum ve kutsamıyorum. Mahremim olan bir kadına üç-beş saniyeden daha uzun bakmanın İslâm ahlâkı açısından yanlış olduğuna karar verdiğim gün, geride iki düzineden fazla sevgili bırakmış durumdaydım. Hepsi de güzel kızlardı bunların…

Nihayet, o gün geldi, her şey bitti ve benim için yepyeni bir hayat tarzı başladı. Geçmiş hayatımın benim için cazip olan, bana satabileceği hiç bir özel değeri kalmadı. Fakat, kendisini ömrü boyunca sürekli sıkmış, istemediği bir kadınla ya da erkekle evlenmiş/evlendirilmiş, 19 yaşında üç çocuk sahibi olmuş, hayatında eşinin üzerinde bir kez bile cezbedici bir parfümün kokusunu duymamış, onun bedeninden yükselen yegâne koku olarak ter ya da sarımsak kokusuna alışmış birinin Ankara’daki yapay sarışın ve sıkı döpiyesli bürokrasi sekreterlerini, yerel yönetimlerdeki fingirdek asistan kızları görünce dağılmaması mümkün değil… Nitekim, 1990’ların ortalarından itibaren kitlesel hâlde dağıldılar zaten. Bu gibi konularda şimdiye kadar medyaya yansıyanlar, henüz görmediklerimizin yanında en fazla bir ayzbergin tepe noktasıdır. İslâmî kesim,Aczimendiler’in karanlık geçmişli lideri Müslüm Gündüz’ün MİT ajanı Fadime’yle kameralar önünde basıldığı tarihlerden beri, ahlâkî yönden 8 şiddetindeki bir depremin etkileriyle çatır çatır çatırdıyor. Emin olun, bu gidiş daha da kötüye olacaktır. “Rüşvet alan da veren de mel’undur” hadisleri asılan belediyelerden, aynı mekânlarda en haklı ve en basit bir imzanın bile rüşvetsiz atılmadığı günlere ulaştık. O tabelaları asanlar da aynı adamlar ve kadınlardı, şimdilerde o rüşvetleri alanlar da aynı adamlar ve kadınlardır.

Öyle belediye bürokratları tanıyorum ki altlarında 300-400 bin liralık jiplerle dolaşıyor, değeri bir milyon lirayı bulan üç katlı müstakil villalarda oturuyorlar. Adama soruyorsun, maaşın kaç para hemşehrim? 3 bin lira… 250 yıl hiç yemeyip aralıksız para biriktirse yine de alamaz o kadar mah-mülkü. Fakat, kendisinin de karısının da çocuklarının da vicdanları çok rahat. Çünkü kurdukları düzeni artık içselleştirmiş, kendi vicdanlarında aklamışlar. En popüler cümleleri de şu: “Müslümanlar ekonomik yönden güçsüz kalsın? Biz yemesek başkaları gelip yiyecek bu rantı!”

Unuttukları bir nokta var ki eleştirdikleri adamlar ve kadınlarla aralarındaki tek ayırıcı çizgi de zaten buydu. Yoksa, onlardan çok daha akıllı ya da görgülü oldukları için seçilmemişlerdi oraya…

1980’ler ve 90’lardaki o puanlı kravatlı, kaba çizgili takım elbiseli, badem bıyıklı, yanakları “bok” denilince bile al al olan temiz yüzlü adamlardan geriye kalan tek şey, üfleye püfleye gidip yalnızca farzını kıldıkları cuma namazı… Onda da kafaları akçeli işlerle o kadar karışık ki namaza bir an bile lâyıkıyla konsantre olamıyorlar.

Velhasıl, “geçimsiz adam”, “uyumsuz adam”, “asabi adam” türünden nitelemeler bizim kültür ve inanç çevremiz açısından artık bir tür “turnusol kağıdı”dır.

Bu nitelemenin ruhbilimsel açılımına baktığınızda orada “gidenler” ve “kalanlar” arasındaki derin fay hattını görürsünüz.

Ben, günümüzde çok ünlü birer yıldız olmuş sinema oyuncularının, gençlik yıllarında üç-beş kuruş kazanmak için çektirdikleri ve artık kesinlikle görmek istemedikleri çıplak fotoğrafları gibi biriyim İslâmî medya dünyasında.. . O resimlerin ücreti neyse ödeyip benim gibileri derhal şömineye atarak tasfiye etmek istiyorlar. Çünkü, “masumiyet yıllarf’nı hatırlatarak sinirlerini bozuyorum böylelerinin…O yüzden, tıpkı Necip Fazıl gibi, tıpkı Mehmet Şevket Eygi gibi, tıpkı Sezai Karakoç gibi, daha genç kuşaktan da tıpkı İsmet Özel ya da Nihat Genç gibi bir “huysuz adam” olarak kalacağım. Son nefesimi verene kadar… Elbette ki saydığım bu birbirinden seçkin isimlerle kalem liyâkati açısından denk olduğumu falan iddia etmiyorum, fakat öfkelerimizin gerekçesi bire bir aynıdır.

‘İHL SÖZLÜK, BAŞIMIZDAN AŞAĞI DÖKÜLEN BİR KAZAN KAYNAR SU OLDU’

2007’deki bir yazınızda “Dindar gençler, Ekçi Sözlük’ün jakobenizmine, kültür, gelenek ve inanç düşmanlığına baş kaldırın, sizler bu ülkenin zencileri değilsiniz, uyanın ve direnin” demiştiniz. Ki bu yazınız o dönemde ortalığı epeyce bir ayağa kaldırmıştı.

Yaptığınız çağrının ardından önce Ekşi Sözlük’ün içi karıştı; anılan platformdaki dindar gençler omuz omuza saf tutup, inançlarına yönelik hakaret ve saldırılara karşı daha aktif bir mücadeleye başladılar. Sonrasında onları bu da kesmedi ve nihayet 2009 yılı nisan ayında “İmam Hatip Lisesi Sözlük” kuruldu. Bu mecra, dışarıdan bakanlarca ilk başta ‘taklit’ denilerek küçümseniyordu; ancak çok kısa bir sürede şaşılacak bir gelişim sergiledi ve aynı yıl içinde Türkiye’nin üç büyük sanal sözlüğünden birine dönüştü. Siz bu gelişmeyi de yazılarınızda coşkuyla karşıladınız.

Pekiyi, gelinen son noktada hâlâ aynı düşüncede misiniz? IHL Sözlük, size umduğunuzu ya da hayâl ettiğiniz sundu mu?

Hayır, artık aynı düşüncede değilim. Aksine, son zamanlarda bu platforma yönelik derin bir hayâl kırıklığı yaşıyorum. Çünkü, İHL Sözlük, öncülü ve rakibi Ekşi Sözlük’ten bile daha fazla sayıda kompleksli ve hasta ruhlu tiple dolmuş durumda… Kaliteli arkadaşlar yok mu, elbette ki var. Yüzlerce, belki de bir kaç bin… Fakat, rastgele oluşmuş bir toplulukta cahiller ve çaçaronların sesleri her zaman için daha fazla çıkar, Bilge insanlar düşük volümle ve sakince konuşurlar. Bu da onların seslerinin çığırtkan kalabalıkların arasında yok olup gitmesine yol açar. O yüzden, İHL Sözlük’ün vitrinini de daha ziyade bu lümpen kesim oluşturmaya başladı ne yazık ki…

İHL Sözlük herkesi şaşkına çeviren bir hızla büyüdü, fakat aynı oranda da çapulculaştı. Bakıyorsunuz, hassas ve ölçülü olunması gereken bir konuda iki-üç tane seviyeli yorum giriyorsa, altına iki düzine de Türkçe fukarası ve geyik üslûplu yorum ekleniyor hemen… Daha bugün yeni bir başlık gördüm orada, “Kurtlar Vadisi’ni kazâya bırakmak” diye… Bu dilin, rakip Ekşi Sözlük’ün yıllarca karşısında durup kıyasıya savaştığımız o yalama dilinden ne farkı var Allah aşkına? Böyle bir dili özlesem, bilimden, sanattan, siyasetten, hayattan çok daha fazla nasiplenmiş, üye sayısı kat be kat daha yüksek olan Ekşi’yi takip ederdim, oranın bir yazarı olmaya çabalardım. Aslı varken reprodüksiyonuyla, üstelik de içerik açısından çok daha zayıf olan bir klonuyla niye zaman kaybedeyim ki?

Sigara parasını hâlâ babasından alan, fakat buna karşılık kâinatın bütün gizemlerini çözmüş pozlarda boyundan dört kat büyük laflar eden bir sürü genç kadın ve erkek, tek elleriyle içi cerahat dolu ergenlik sivilcilerini patlatırlarken, diğer elleriyle de klavyelerinde hayat, ülke, erkekler, kadınlar ya da inanç üzerine yüksek attırımlar yapabiliyorlar. Bu arada, tabiî, bizim gibi can sıkıcı ve fosil adamlar da bu saldırgan yorumlardan nasibini almakta…

Öte yandan, şunu da çok iyi biliyorum, İHL Sözlük’ü kuran ekip -ki hepsi de can dostlarımdır- asla böyle bir manzarayı hayâl etmediler. Onlar son derece edepli, ölçülü, takvâ sahibi, iyi eğitimli ve her açıdan zımba gibi bir ekiptir. Zamanlarını, paralarını, teknik bilgilerini bu ülkenin genç kuşak dindarları için, kesinlikle hiç bir maddî karşılık beklemeksizin seferber ettiler. Uyumadılar, gerektiğinde işe bile gitmediler, sevdiklerine harcayacakları zamanları İHL Sözlük’in teknik altyapısını geliştirmeye ayırdılar. Tek istedikleri samimi bir hayır duası almaktı yazarlarından. Şimdi ise bol bol küfür işitiyor, üyelere karşı despot davranmakla suçlanıyorlar. Hiç kimseye yaranamadılar bu çabaları karşılığında…

Ben deseniz, kuruluşuna ilham kaynağı olduğum İHL Sözlük’te, şimdilerde “keçi sakallı”, “sinemanın s’sinden anlamayan zavallı”, “dansöz gibi kıvıran herif” “egozede”, “boş adam” gibi sıfatlarla tanımlanır oldum. Bu söyleşiden sonra daha da kötülerinin geleceğine adım kadar eminim. Meselâ, başka bir sitedeki bir eşcinsel aktivist bir kaç ay önce “orospu çocuğu” yazmıştı benim için. Şimdilerde onunla mahkemede kozlarımızı paylaşıyoruz. Hukuk bilgim ve avukatım bütün hakaret sahiplerine fazlasıyla yeterli geliyor evelallah…

Üstünkörü değindiğim bu lümpenlik atmosferi, kesinlikle öngörülemez bir durum oldu hepimiz için. Ben de İHL Sözlük’ü kuran arkadaşlar da en kestirme ifadesiyle, dindar gençliği “daha dolu” sanıyorduk. Meğerse o kadar da dolu değillermiş. Kurucu ekibe desteğim ve saygım aynen devam ediyor, fakat İHL Sözlük olayı benim için artık hemen hemen bitmiştir. Son zamanlardaki içeriğine baktığımda, başımdan aşağı resmen kaynar sular dökülüyor. O ortamın da artık Ekşi’den hiç bir farkı kalmadı gibi…

Kapitalizm, 1990’lann başlarından itibaren ülkede öyle bir üniform/tek tip gençlik kuşağı yetiştirdi ki Marksistinin günlük hayatta kullandığı jargonla Islâmcısının jargonu tamamen aynı… Yalnızca dilleri değil, kılık-kıyafetleri, yemek ve müzik zevkleri bile aynı! İnsanların kişilik haklarıyla, her türlü kutsalıyla fütursuzca alay etmeyi marifet sayan, son derece yüzeysel ve yalama olmuş bir hayat yorumu; yanında da ona eşlik eden berbat bir Türkçe… “Oha felan oldum” gençliği bu… Din, ırk, dil, mezhep, kitap, meşrep ayırdetmeksizin domuz gribi gibi yayılıyor ülkeye ve dünyaya… Medyadaki sorumluluk sahibi bir avuç yazar-çizer olarak bir yandan bizler, diğer yandan da koskoca bir eğitimciler câmiası hep birlikte uğraşıyoruz, mücadele ediyoruz; fakat virüsün yayılımını kesinlikle durduramıyoruz. Çünkü düşman bizden çok daha güçlü…

‘CEMAAT MANTIĞI ÜLKEYİ

YÖNETEBİLİR, FAKAT KESİNLİKLE SANAT ÜRETEMEZ’

“Beyaz sinema” ekolünün üretim alanına dahil edebileceğimiz yapım türlerinden biri de televizyon için çekilen “sır”lı, “evliya”lı, “öteki dünya”lı diziler aslında Estetik yetkinlikleri tartışılır, fakat bunlar hiç de fena sayılmayacak bir izleyici kitlesine sesleniyor. Nasıl buluyorsunuz böyle çalışmaları?

Bu programları, yazılarım ve konuşmalarımda sık sık sözünü ettiğim “Bedevi İslâmı”nm doğal bir uzantısı olarak görüyorum. Bu ruh hâlindeki bir insan potansiyelinden ancak böyle bir sanatsal üretim çıkabilirdi, nitekim o çıktı ve o tüketiliyor “Sır”h, “evliya”h dizileri başımıza Samanyolu Televizyonu musallat etti. Yani Fethullah Gülen politikkültürel hareketinin mensubu olan din kardeşlerimiz… Sürecin ayrıntılarını başlangıcından itibaren çok iyi biliyorum. Hattâ, bu konsepti kuran ekibin içinde yakın arkadaşlarım da oldu.

Olay çok basittir. Mistik diziler noktasında ticarî bir açık gördüler ve bu alana daldılar. Konsept tuttu, hattâ dinle-imanla zerre kadar ilişkisi olmayan bir sürü kanalda da yığınla taklitleri yapıldı. Sonra, taklit yapımları üreten kanallarda bu iş bir süre sonra doyum noktasına ulaştı. Olaya yalnızca para olarak bakan kapitalistler bir-bir buçuk yıl süreyle reklâm gelirlerini ikiye-üçe katlayıp alacaklarını aldılar, günü geldiğinde de bu arenadan çekildiler. STV yönetimi ise söz konusu konsepti bir tür manevî mesuliyet gibi algılamış durumda, o yüzden de hâlâ istikrarla yürütüyor. Bir bakıma, tekkeyi bekleme işi oradaki arkadaşların üzerine kaldı diyebiliriz.

Pekiyi, sizce toplumsal silkelenmeye hiç mi faydası olmadı bu konseptin?

Kayda değer hiçbir faydasının olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Çünkü, bu dizilerin yazım ve yapım tekniğinde “iyiliği içselleştirebileceğiniz” bir zekâ ve yetenek pırıltısı yok. Her şey çok fabrikasyon ve bilincimizi yüzeyden yalayarak geçip gidiyor.

Türkiye, insan kalitesi ve takvâ açısından her geçen gün biraz daha kötüye giden bir ülke… Bu gibi programlar da en az 7-8 yıldır yayımlanıyor televizyonlarda. Eğer ki bir dirhem ahlâkî faydaları olsaydı, bugün insanın insana saygısı anlamında çok daha olgun bir ülkede yaşardık; trafikteki basit bir sıra verme kavgası nedeniyle birbirlerini çekip öldüren ya da günlük hayatlarında yolsuzluğa, sahtekârlığa böylesine meyyal olan insanların ülkesinde değil.. .

Bu gibi dizilerin mesajları “müsamere” düzeyinde verildiği için, izleyici tarafından da aynen bir “müsamere” gibi algılanıyor. Nasıl ki ilkokuldaki çocuğunuzun yıl sonu vedâ müsameresine katılırsınız. O sahnede oynanan oyunun içeriğinin hiç bir veli için önemi yoktur. An itibarıyla önemli olan tek şey çocuğunuzu sahnede cicili bicili elbiseleriyle izlemek ve elinizdeki video kamerayla da hatıra görüntülerini çekmektir. Okuldaki gösteriden çıktıktan 15 dakika sonra size “Çocuğunuzun oynadığı oyunun konusu neydi” diye sorsalar hiç bir şey hatırlamazsınız. Hattrladığınız tek şey ortamdaki cümbüş ve yavrunuzun sahnedeki şirin görüntüsü olacaktır. Bütün o mizansen, velileri memnun edip gururlandırma temeli üzerine kurulmuştur. Sanat yapma amacı falan hikâyedir.

İşte, söz konusu dizilerin toplumsal bellekte yarattığı etki de ancak bu düzeyde kalıyor. Toplumu biçimlendiren ve dönüştüren türden bir sanat için daha yüksek bir zekâ, daha ehil eller gerekli… Gülen hareketinin mensupları çok zeki, çok başarılı ve çok çalışkan insanlardan oluşuyor. Onların bu çalışkanlığına, organizasyon kabiliyetine tek kelimeyle hayranım. Muhteşem mühendisler, işletmeciler, bankacılar, bürokratlar çıkarabilirler aralarından; ki sürekli olarak da çıkarıyorlar zaten. Fakat, sözgelimi dünya çapında bir mimar çıkaramazlar, aynı şekilde dünya çapında bir besteci çıkaramazlar, senarist çıkaramazlar, film yönetmeni çıkaramazlar. Çıkarsalar da bu kişilerin yetenek düzeyi vasatın üzerine tırmanamayacakur. Çünkü sanat dediğimiz şey büyük ölçüde bağımsız, çılgın ve pervasız bir ruh ister. İnsanlık tarihindeki bütün büyük eserler böyle ruhların birer yansımasıdır.

Dünya çapındaki bir politik-kültürel organizasyona bu denli ödünsüz bir sadâkatle, böylesine gözükara bir aidiyet duygusuyla bağlanmış, o mekanizmanın bir dişlisi olmayı peşinen kabullenmiş bir kişinin gün gelip de Mozart’ın “Sihirli Flüt”ü ya da Stanley Kubrick’in “Barry Lyndon”ı gibi bir eser ortaya koymasını beklemek anlamsızdır. Üstelik, bu durum yalnızca Gülen hareketi için de geçerli değil; birilerinin daima sizin adınıza düşünüp, gözetilmesi gereken onca hassas denge arasında kılı kırk yararak politik-stratejik kararlar verdiği her türlü cemaatçi yapılanma için aynı şey söz konusu… Sözgelimi, “Millî Görüş” câmiasından pekâlâ çok başarılı bir yönetmen çıkabilir, fakat bir “İskender Paşa Cemaati”nden çıkması zordur meselâ… Bunu kesinlikle bir olumsuzlama olarak değil, yalnızca sosyal psikoloji biliminin verileri ışığında yapılmış bir tespit olarak ifade ediyorum. Yoksa, ben ümmet fikrine sonuna kadar bağlı bir müminim. Millî Görüş ya da AKP tarzı hareketler gevşek birer politik birlikteliktir ve harçlarında hiç bir uhrevî yön yoktur. Liderleri hakkında, yüzlerine olmasa bile arkalarından her gün bin tane eleştiri yapılabilir.

Ancak, tarikat örgütlenmelerinde ise dokunulmaz, tartışılmaz, eleştirilmez bir “ruhanî lider” vardır ve onun hayata ilişkin önermeleri her şeyi bitirir ya da devam ettirir. Kalbinizden yönetmenliğe soyunmak geçer, fakat şeyhiniz “Kadın sesi ve görüntüsü haramdır” dediği anda bu hayâlinizi daha başlamadan bitirirsiniz. Millî Görüş ya da AKP gibi hareketlerin liderlerinin ise bu tür bir önermesi olmaz, onların istediği tek şey güçlü bir politik birliktelik ve stabil bir oy potansiyelidir. Onun dışında böylesi dünyevî hesaplara dayalı birliktelikler sizin gündelik hayatta çizdiğiniz kişisel yola çok da fazla müdahil olmazlar. Bakın “Zaman” gazetesine… Sayfa tasarımı ve dil kalitesi olarak Türkiye’nin tartışmasız en iyi gazetesidir. Bırakın Türkiye’yi, dünya çapında bile rahatlıkla ilk 10’a girer. Fakat, kurulduğu günden bugüne kadar ulusal ya da uluslar arası gündemi sarsacak bir tek gazetecilik başarısına imza atmamıştır. Çünkü gözetmesi gereken milyonlarca dengesi var. Eh, gözetilmesi gereken milyonlarca dengeyle de muhteşem bir gazetecilik yapılamaz doğal olarak, yalnızca çok iyi bir görsel yönetmenlik ve editöryal bir kalite ortaya konulabilir. Bu grubun uzun yıllardır yayımlanan haftalık haber dergisi “Aksiyon” da böyledir. Çok şık, derli toplu, fakat meslekî sansasyonlar açısından alabildiğine sönük. ..

Gazetecilik bazen “ateşe bodoslama atlamak” demektir. En soldan en sağa kadar istisnasız herkesin çok sevdiği, trafik polislerinin yolda servis arabalarını çevirdiklerinde şoförlerini kolladıkları mülâyim bir gazete olmaya kalkarsanız (bu rol 1990’larda “Türkiye” gazetesindeydi, şimdi ise “Zaman”da) iyi gazetecilik yapmanız mümkün değildir. Polis ve ordu sizi ne kadar sevmiyorsa, partiler sizi ne kadar sevmiyorsa, rüşvetçiler, yalancılar, kalpazanlar, sahtekârlar, statükocular, vatan hainleri ne kadar sevmiyorsa, kudretli işadamları ne kadar sevmiyorsa, ABD ne kadar sevmiyorsa, devâsâ tarikatların liderleri ne kadar sevmiyorsa, Yüce Allah’ın sütunlarınızda görmekten hoşnut olacağı mutlak gerçeğe de o denli yaklaşmışsınız demektir.

Andığımız cemaatten genç bir arkadaş “Kelebek” adlı politik bir filmin yapımına soyunmuştu önceki yıl… Filmin yapımına başlandığını duyduktan sonra tam bir yıl boyunca merakla ticarî gösterimini bekledim. Ayrıca hakkında, daha izlemeden, sırf ekibe moral olsun diye bazı övgü dolu yazılar yazdım. Filmin konusu, 11 Eylül 2001 saldırılarında Müslümanların rolü ve sorumluluğuydu. Yani, son derece iddialı bir konu. ..

En sonunda “Kelebek” gösterime girip de onu daha ilk gününde bir sinemada izleyince tek kelimeyle yıkıldım. İki buçuk saatlik tatsız-tuzsuz bir vaazdı ve başından sonuna kadar da temsil ettiği cemaatin propagandasını yapıyordu. Hem de olabilecek en kaba-saba bir biçimde… Hayâl kırıklığı içinde sinemadan çıkarken, “Oğlum, bu kadar safolma artık, aklını başına topla” dedim kendi kendime, “Sence, liderleri ABD’de politik mülteci konumundayken, böylesine bıçak sırtı bir konuda özgür olabilir mi bu hareketin mensupları? Tabiî ki meseleye böyle bir açıdan bakmak zorundalar.”

Bu yüzden, aslında çöpe atılan iki buçuk milyon dolara fena hâlde kızmama karşın, yine de gayet insaflı bir eleştiriyle karşıladım söz konusu yapımı…

Diyorum size, bu tür kitlesel örgütlenmeler muhtelif büyüklükte medya, kültür ve sanat kurumlan oluşturabilirler, dahası onları mükemmel bir uyum içinde yönetirler de.. . Fakat, “sanat düşüncesine yatkın birey yetiştirme” faslını başkalarına, kendilerinden daha özgür ruhlu insanlara bırakmadıkları sürece mimar, besteci, sinemacı, tiyatrocu, haberci, edebiyatçı ve şair çıkartamazlar. Matematikten beslenen soğuk ve analitik meslekler başkadır, sanatsal yaratıcılık daha başka bir şeydir. Sanatsal yaratıcılığı besleyen kaynaklar cemaatçiliğin bütünselliği içinde kısa sürede kuruyup gider. O yüzden, ben de yıllardır bana ziyarete gelen kısa filmci arkadaşlarıma aynen şunu diyorum: Benim önerilerimi bir yere kadar dikkate alın, bir yerden sonra ise hiç almayın, doğrudan doğruya kafanızın dikine gidin. Ben, Yeni Şafak sinema sayfasında “Muradîler” diye bir tarikat kurmadım, sizin mistik lideriniz falan da değilim. Bu sayfayı yalnızca gençliğinde bir şeyler üretmeye çalışırken çok ezilmiş, çok yalnız kalmış bir Müslüman ağabeyiniz olarak size moral vermek ve motivasyon sağlamak için kurdum. Sizi ve yapıtlarınızı, diğer hiç bir gazetenin yapmadığı ölçüde tanıtırım, arada sırada size gaz verecek güzel sözler ederim, önemli başarılarınız olduğunda bunları çekincesizce manşetime taşırım. Fakat, akşam karanlığı basıp da yatağınıza girdiğinizde yine akşam karanlığı basıp da yatağınıza girdiğinizde yine kendinizle baş başa kalacaksınız. Ben sizin babanız da değilim, şeyhiniz de. Bu yalnızca sizin mücadeleniz ve her ne yapacaksanız sizler yapacaksınız. Sanatsal anlamda gerçek bir çığır açabilmek için yalnızca vicdanınızın sesini dinlemelisiniz. O yüzden, bu konunun üzerine uzun yıllar kafa patlattıktan sonra ulaştığım nihai görüş doğrultusunda, otokratik bir örgütlenme modelinden güçlü ve etkili bir sanat geleneği doğamayacağma inanıyorum. Tek partili Türkiye dönemi, Sovyet Rusya, Nasyonal Sosyalizm Almanya’sı, Doğu Almanya ve bütün bir Doğu Bloku deneyimleri bu tezimi doğrulamıştır. Böyle bir düzende, betonun üzerindeki çatlaklardan fışkıran yolunu şaşırmış çiçekler gibi üç beş ot biter belki, fakat o otlar da kocaman ve rengarenk bir çiçek bahçesine hiç dönüşmez. Naziler sinemada Fritz Lang’i, kızıllar da Andrei Tarkovsky’yi çıkarmışlardır. Fakat bu sanatçılar da özünde o sisteme muhalif kişilerdi. Sadece, çaresizlikten dolayı sessiz kalmayı ya da eleştirilerini örtülü bir sinema diliyle aktarmayı seçtiler

‘DİNDARLAR, SİNEMANIN ÖNEMİNİ KAVRAMAKTAN ÇOK UZAKTALAR’

Pekiyi, o hâlde durum nereye varıyor? Bu ülkede ahlâkçı önermeleri olan, içerik itibarıyla temiz, fakat aynı zamanda da estetik çıtası yüksek bir sinema anlayışı hiç kurulamayacak mı?

Belirli bir süreç içinde kurulabilir. Bu bütünüyle imkânsız değil; fakat günümüzün katı cemaatçilik yapısı içinde çok zor… Mütedeyyin insanlar, Türk sinema tarihinde şimdiye kadar tarikat gerçeğine en itidalli yaklaşan film konumundaki “Takvâ”ya bile nefret kustular. Çevremde bir sürü adam ve kadın tanıyorum, dar bir toplulukta “Takva” üzerine konuşurken “Güzel filmdi, aslında doğruları anlatıyordu” şeklinde yorum yapıyorlar. Fakat, sıra daha geniş bir düzlemde ve kayıtlara geçecek resmî bir yorum yapmaya gelince, “Bu film İslâmî câmiâya hakaret etmiştir” diyerek çark ediyorlar. Ne hakareti yahu, üç yıl önce gösterime girdiğinde attığım başlıkta da vurguladığım gibi, 28 Şubat’tan sonraki hâl-i pür melalimizi, o acıklı savrulmuşluğumuzu müthiş bir sinema diliyle anlatan çok güzel bir filmdir bu… Bazı ulvî değerleri yıllar yılı inatla koruyan ve zaman karşısında hiç aşınmayan son derece steril bir insan topluluğunun bile “para-kadınmakam”dan oluşan şeytan üçgeniyle tanışınca nasıl da erozyona uğradığını bu yapıttan daha güzel ve daha ölçülü anlatan başka bir film yoktur Türk sinema tarihinde. “Takvâ”nın anlattığı öykü, Kur’an’m pek çok bölümüne, aynı zamanda Peygamberimiz’in en az 20-30 hadis-i şerifine konu olacak kadar bilindik, o ölçüde de evrenseldir. Sinemada bu kadar ayarında bir eleştirelliğe bile tahammül edemeyen bir kitle, ruhunu nasıl özgürleştirebilir, dünya çapında bir sinemasal söyleme nasıl imza atabilir?

Atamaz ve daha uzunca bir süre de atamayacaktır.

Toplumun gözünün önünde yaşanmış bir realite olmasına rağmen, bu camiadan şimdiye kadar kim çıkıp da Almanya’daki işçilerin paralarını yıllarca yüksek faiz rüşvetiyle sövüşleyen, en sonunda kendilerinin kurdukları o faiz sarmalında boğulup giden sözde Islâmcı holdinglerin sinema filmini yapmayı düşünebildi? Düşünse bile böyle bir projenin bütçesini nereden bulabilir ki? Sakın ola “Islâmcı televizyonlar” demeyin bana… Çünkü düne kadar, sayıları 100’e ulaşan bütün o tabela holdinglerinin reklâmlarının en agresif yayıncıları yine bu kanallardı, yani yaşanan pisliğe onlar da ortak oldular.

Ya da millete yıllar yılı ahlâk üzerine ahkâm kesip kayınpederiyle birlikte takvâ dersleri verirken, kendi kurduğu televizyonu ülkenin en pespaye, en rezil magazin kanalına dönüştüren, bilmem kaçıncı yaş gününü bir tarafına dört ünlü yosma, diğer tarafına dört ünlü yosma oturtarak çılgın bir partiyle kutlayan, milyonlarca insanın parasının yattığı bankasını berbat bir yönetimle batıran, onla da yetinmeyip televizyonunu ve nihayet holdingini batıran yarı-tanrı pozisyonundaki ağabeylerin hikâyesini çekmeye kim cüret edebilir? Yedikleri onca herzeye karşın, buna cesaret edebilen biri çıkarsa anılan kişilerin taraftarları o sinemacıyı linç ederler, linç!

İslâmî kesimin “sır”h televizyon yapımlarından kurtulup yüksek düzeyli sinema yapabilmesi, iki hayatî parametreye bağlıdır: Özgür düşünceye verilen değerin gitgide artırılması ve (diğer sanat dallarıyla birlikte) sinemanın da ne kadar stratejik bir alan olduğunun farkına varmış, bu yönüyle “köylülük”ten sıyrılmış güçlü bir sermaye yapısınin oluşması…

Şu anda İslâmî kesimde sponsorluk mekanizmasının ne olduğunu bilip de çeşitli kültür-sanat, bilim ve spor faaliyetlerine destek olan ticarî kuruluşların toplam sponsorluk harcamalarını üst üste koysanız, batı modeli hayat tarzı ve batı tipi faizci ekonominin savunucusu olan üç büyük bankanın yıllık sponsorluk harcamasının yanma bile yanaşamaz. Onlar topluma yatırım yapmanın ne anlama geldiğini çok iyi bilirler, çünkü zaten dünyayı da ülkemizi de medya üzerinden kesintisiz biçimde “toplum mühendisliği” yaparak fethetmiş, köleliğin “en büyük mutluluk” olduğuna kitleleri böyle inandırmışlardır. Fakat, bizimkiler için sinema gibi gâvur icadı suflî bir işe yatırım yapmak tamamen sermaye ve zaman kaybıdır. İşin en komik tarafı da internet ve televizyon, böyle düşünen adamların ve kadınların çocuklarını yepyeni bir insan modeline doğru sinsi bir şekilde evriltmekte… Adam, yambaşında adım adım profesyonel yosmalığa doğru ilerleyen kızının ya da biraz büyüdüğünde Bodrum’da gay-bar açma hesapları yapan oğlunun farkında bile değil! Zannediyor ki evin odalarına yayılmış olan hacı yağı kokusu herkesi büyüleyecek ve ailesi de sonsuza kadar duvardaki Kâbe desenli kilimin önünde mesut bir biçimde yaşayacak. Türkiye’nin en önde gelen tarikat liderlerinden birinin, gencecik kızını Beyoğlu’nun arka sokaklarındaki salaş barlara kurban vermesini unutmadık daha. Zavallı kız, onca dinî vaaz ve söylencenin arasında aşırı doz eroinden ölüp gitti yahu! Benim başıma böyle bir şey gelse kendimi kahrederim, insan içine çıkamam bir daha. Fakat, böyleleri hâlâ önder pozlarında ortalıkta dolanabiliyor işte…

Sinema pahalı bir sanattır ve sanatın diğer bütün dalları gibi samimi destekçiler ister, burjuva tipi bir bakışın şefkatli himayesini ister. Islâmcılarda ise asla böyle bir bakış yok. Rahmetli Yücel Çakmaklı ağabeyin 1970’lerin başlarında tek başına açtığı yolu takip ederek güç bela bugünlere kadar ulaşan topu topu 3-4 sinemacı oldu ki bu kişilerin hepsi yalnız birer savaşçıdır. Mesut Uçakan, Salih Dirildik, Mehmet Tannsever, İsmail Güneş… Bunlar, bozuk bir saatin bile günde iki kez doğru zamanı göstermesi örneğindeki gibi, bizim mahalleden çıkan delilerdir. Tencere üreticisi aykırı fabrikatör Tannsever haricinde de hepsi yıllar yılı parasız, fakr-u zaruret içinde yaşamışlardır. Buna rağmen, oradan buradan binbir dil dökmelerle küçük sermayeler bulup, yakinen bildiğim korkunç koşullarda filmler yapmaya çabaladılar bu insanlar. Yücel ağabey, 1990’ların başlarına kadar biraz heyecan duygusu uyandırmayı başardı bizim kitlede. Fakat, o heyecan dalgasının entelektüel bir altyapısı olmadığı için, hareketlilik de kısa sürdü. Dindar kesim “Minyeli Abdullah”a ve “Yalnız Değilsiniz”e, sinemaya bir sanat olarak aman aman bayıldığı için değil, beyazperdede kendi ezik hayatından bazı yansımalar bulduğu için gitti. Bir gitti, iki gitti, geri planda sanatsal bir açlık olmadığı için de kısa sürede doydu ve yeniden evine çekildi. Oysa sanat eseri tüketme ihtiyacı, ruhun bir ömür boyu talep ettiği derinlemesine ve sürekli bir ihtiyaçtır. Annemizin bebekken kulağımıza fısıldadığı ninnilerden ölüm döşeğinde yakınlarımızın makamla okuduğu Yasini Şerif’e kadar hiç eksilineksizin sürüp gider, güzel sese, güzel söze ve güzel görsel tasvirlere duyulan bu estetik ihtiyaç… Ancak, İslâmî kesim, kesinlikle yanlış olan dinî algıları ve biyolojinin, ruh bilimin yasalarına aykırı düşen sakat yorumlarıyla bu ihtiyacı yüzlerce yıldır baskılamış, bilinçaltının en karanlık bölgelerine hapsetmiş durumda…

Şimdi şöyle bir düşünün bakalım; Böyle bir ihtiyacı olmadığını düşünen bir kitlenin tam orta yerinde sinema yazarlığı yapıyorsunuz. Ya da daha kötüsü, sponsorluktan anladığı yegâne şey, yılda bir kez karton bir kutuya üç paket pirinç, iki paket un koyup dağıtmak ya da komşusuna kurban eti vermek olan bir topluluğun içinden çıkıp iddialı sinema filmleri yapmaya kalkışıyorsunuz.

Tek kelimeyle, hayatınız kaydı demektir.

2008’de, İstanbul’un en büyük belediyelerinden birinden “2’nci Mustafa Akkad Sinema Buluşması” organizasyonu için 100 bin lira sponsorluk desteği talep ettim. O da hepsi bir anda değil, parça parça ve uzun zamana yayılmış bir biçimde… “Çağrı”nm yönetmeni rahmetli Mustafa Akkad’ın Amerikalı yapımcı oğlu Mâlik Akkad gelecekti organizasyona, açış konuşmasını da yine o yapacaktı. Sinemaları gelişmiş beş büyük Islâm ülkesinden yönetmenleri iki gün boyunca İstanbul’da ağırlayacaktık. 1500 dolayında sektör temsilcisinin fiili katılımı ve iki televizyon kanalının naklen yayınlamasıyla “İslam dünyasında sinema sanatı nasıl geliştirilebilir?” konulu dev bir buluşma düzenleyecektik. İstediğim para bir ara sokaktaki 10-15 metre asfalnn parası bile değildi. Adamlar beni aylarca oynatıp resmen sirk maymununa çevirdiler. Ararım telefonlara çıkmazlar, e-posta gönderirim cevap vermezler. Üstelik de “Tinci Mustafa Akkad Sinema Buluşması”nı televizyonda izlemişler, organizasyonun içeriğine ve kalitesine hayran olup İkincisini yapmayı bizzat kendileri talep etmişlerdi. Fakat, sonradan “Kaliteli bir organizasyon için para lâzım” deyince kaçacak delik aradılar. Sanki bu boyutta bir etkinliğin masraflarını fotokopi makinesinde ben basacakmışım gibi! Tabiî ki para lâzım be ahmak adam, tabiî ki en az 100-150 bin lira para lâzım… Herifçioğulları öte tarafta kıçı kırık bir kısa film festivali düzenliyor, bakıyorsun bütçesi 250 bin lira.. Toplaşan 2-3 bin kişinin ancak izlediği bir jazz festivali düzenliyor, bütçesi bir milyon lira… Sokak hayvanlarını koruma konseri düzenliyor, ülkenin bütün sanatçıları tek kuruş almadan orada, üstüne bir de bağışlar yapıyorlar. Pekiyi, sen bu ülkenin kültür-sanat piyasasının neresindesin? Hiçbir yerinde!

Sinema sayfamda beş yıldır aralıksız olarak aynı konuları dile getiriyorum. Yazılarımda ağlıyorum, bağırıyorum, yalvarıyorum, övüyorum, kışkırtıyorum, yırtmıyorum, küfür ediyorum, tekme atıyorum. Büyük sermaye sahibi sayılabilecek bir tek, tekrar ediyorum bir tek Allah’ın kulu bile çıkmadı şimdiye kadar böylesi önemli projelerime destek veren… Yalnızca benim değil, sinemayla ve genel anlamda sanatla uğraşan diğer yol arkadaşlarımıza da destek çıkan hiç kimse yok. Bu noktada parası ve ahlâkî yükümlülüğü olan dev şirketler ne yapıyor, onları siz de yakından biliyorsunuz. 28 Şubat döneminde cunta lideri Çevik Bir’in hazırladığı “İslâmî sermaye şirketleri” listesine dahil edildikleri için o listeden çıkartılıp sistem içinde yeniden legalize olabilme sevdasıyla “Atatürk Oratoryoları”na, “Devrim Geceleri”ne falan gözlerini kırpmadan milyonları bayılıyorlar. Oysa ki bilmiyorlar ki kendilerini de parçalasalar bu ülkede “yeşil sermaye” etiketinden asla kurtulmayacaklar. Fakat, umut fakirin ekmeği işte; “Efendilerimiz belki bizi yeniden aralarına kabul eder ve geçmiş hatalarımızı bağışlarlar” diye düşünüyor olmalılar…

Rahmetli Çakmaklı’nın başlattığı ve takipçilerinin de belli bir noktaya taşıdıkları “beyaz sinema” akımı, Çakmaklı’nın geçen yaz aylarındaki vefatıyla birlikte kesin olarak sona ermiştir. Bundan böyle de bu tür bir akım oluşmaz Türkiye’de. Yalnızca, pek çoğu gişede hüsrana uğramaya mahkûm olan bireysel çabalar ortaya çıkar. Sözgelimi, “Uzak Ihtimal”de olduğu gibi.. .

Ben, bir filmin tanıtımı için medyanın bu kadar yekpare bir vaziyette iyi niyetli tavırlar sergilediğini uzun meslek hayatım boyunca hiç görmemiştim. Sağcı-solcu, Islamcı-komünist, eli kalem tutan herkes “Uzak Ihtimal”i destekledi. İyi de ettiler, çünkü desteklenmeye lâyık, eli yüzü düzgün bir çalışmaydı. Sinema dili açısından son derece naif ve o oranda da taze görünümlü bu yapım hakkında 2009 yılı boyunca yüzlerce yazı yazıldı, yığınla radyo-televizyon programı yapıldı. Tek kelimeyle kendimizi yırttık bu güzel filmi geniş kitlelere tanıtalım, onu çeken arkadaşlarımıza moral verip destek olalım diye…

Pekiyi sonuç ne oldu? 15 bin kişi… 72 milyonluk ülkede 15 bin kişi… Doğrudan DVD piyasası için çekilmiş dandik bir Japon çizgi filminin bile çocuk izleyiciler sayesinde 150 bin gişe yaptığı bir ülkede, toplam 15 bin insan varmış Tarık Tufan, İsmail Kılıçarslan ve Mahmut Fazıl Coşkun’un borç-harç çektikleri bu filmi görüp değerlendirme ihtiyacı duyan…

Bende de bu depresif ruh hâli “Uzak İhtimal”in gişede çöktüğü günlerde başladı zaten. Eskiden mütedeyyin, ancak aynı zamanda belirli bir entelektüel kalibreye sahip bulunan izleyici tipinin bazı şablon şikayetleri vardı. “Vaaz gibi film, çok gevezelik yapıyor, sinema gibi değil tiyatro gibi” falan derlerdi beyaz sinema örnekleri için… Tamam birader, şimdiye kadar haklıydın. Fakat bak, adamlar yepyeni bir sinema dili kurmuşlar, vaaz vermiyor, gevezelik yapmıyor, hattâ neredeyse hiç konuşmuyor bile… Hem estetik çıtası ve zekâ düzeyi yüksek, hem de son derece ahlâkçı ve maneviyatçı… O halde niye gitmiyorsunuz izlemeye?

Gitmezler, çünkü böyle bir kültürel ihtiyacı yok artık bizim câmiânın… Hızlı mücahitler tek atımlık bilet paralarını “2012”ye harcayıp üç-beş animasyon cambazlığına fit olmakta hiç bir beis görmediler; fakat “Uzak Ihtimal”i kıyasıya eleştirmek için dahi izlemeye gerek duymadılar. Bende de bu hezimeti gördükten sonra şalterler attı artık…

Bundan sonra bizim kesimden bir filme kolay kolay 2-3 milyon dolar harcayacak ne yapımcı çıkar, ne de yönetmen… Sinemacılık bir büyük sermaye işidir ve sermaye sahipleri de o kadar aptal değil. Hiç kimse parasını bu kadar duyarsız bir kitle için sokağa atmayacaktır. Velev ki sponsor, “Batması için verdim, önemli değil batsın” dese bile, bu kez yönetmen hiç kimsenin izlemediği filmler yapıyor olmaktan dolayı demoralize olacak ve giderek aslî çizgisinden kopacaktır.

İLK FIRSATTA MESLEĞİ VE CÂMİÂYI BIRAKACAĞIM’

Son derece karamsar bir tablo çiziyorsunuz. Bu, sizin gibi medyadaki varlığını “dindarlara sinemayı sevdirmek” üzerine konumlandırmış biri için derin bir çelişki değil mi?

Hayır değil… Çünkü şimdiye kadar, uzun yıllar boyunca yazıp çizdiğim, radyoda, televizyonda, panellerde, konferanslarda söylediğim bütün o sözleri kalben inanarak sarfettim. Onlar o tarihteki, o andaki samimi duygularımdı. Şimdi söylediklerim de ruhumu son bir yıldır iyiden iyiye kuşatan, benliğime an itibarıyla egemen olan diğer samimi duygularım… Bu câmiâda kültür ve sanat alanında devrimci adımlar atabileceğimize yönelik o güçlü inancımı bir süre önce ne yazık ki yitirdim ben… Tek bir olay, tek bir kişi, tek bir durum nedeniyle değil elbette… Yıllar içinde üst üste yığılan başarısızlıkların sonucunda ortaya çıktı bu yılgın ruh hâli…

inanarak söylüyorum ki bizim kesimden bilimde ve sanatta bir 20-30 yıl daha hiç bir halt olmaz. Aksini iddia edenlerle her platformda tartışmaya hazırım. Feodal mantığı terk ederek köylülükten kendiliğe, küçük burjuva kimliğine dönüşümünü tamamlayamamış, metropollerin en mutena sitelerinde hâlâ gündüz vakti pencereden aşağıya çöp atan, hah çırpan, çocukları asansöre işeyen, günlük gazete ya da aylık bir kültür-sanat dergisi satın almayan, politik aidiyet bilinciyle bir gazeteye abone olup alsa da içeriğini tüketmeyen, sinemaya, tiyatroya, konsere ya da herhangi bir kültürel etkinliğe asla katılmayan, kendini bu anlamda hiç ışıtmayan ve geliştirmeyen, ruhu bu tür gıdalara kesinlikle ihtiyaç duymayan, kentin ortasındaki evinde kötü bestelenmiş, kötü çalınmış ve kötü kaydedilmiş marş ritmli hamasî İslâmî şarkıları dinleyip Kudüs’ü fethetmenin hayâlini kuran, televizyonunda sürekli “Sır Kapısı” açık olan, onu izlerken bol bol ağlayıp iki dakika sonra da komşusu hakkında gıybet eden, baklava, burma kadayıf ve şöbiyet dışında hayatında hiçbir zaman hafif bir süt tatlısı yememiş, en sevdiği yemek kurufasulye-pilav (ki mutlaka pilavın da üstüne bir kepçe kurufasulye dökülür!) olan, çoban salata dışında başka hiç bir salata tipini bilmeyen, bilmek de istemeyen, Osmanlı mutfağının çeşitleri ve güzelliklerinden tamamen habersiz, “İslâmî düğün yapacağım” diye soğuk ve sevimsiz camilerin bodrumlarını kiralayan ve burada misafirlerine plastik beyaz tabaklarda tavuklu pilav ile yine plastik beyaz bardaklarda ayran ikram eden, hayatının en büyük kültürel atraksiyonu Ramazan akşamlarında cami önlerindeki panayırlara gidip pamuk helva yemek olan bir kitleyle, o kitle bilinç dönüşümünü tamamlayıp kentli insan kimliği kazanmadan bundan daha fazlası yapılamaz. Yapılabilir diyen varsa buyursun yapsın, ben böyle bir şeyi kendi etki ve yetki bölgemde başaramadım. O yüzden de tükendim ve gidiyorum. Mesleği bırakacak oluşuma üç kişinin üzüleceğini, otuz beş kişinin de zil takıp oynayacağını çok iyi biliyorum. Çünkü, çeyrek yüzyıllık bir gazetecilik serüveninin sonunda, ister istemez, Sultan Abdülhamid’i andıran bir istihbarat ağının orta yerinde buldum kendimi. Bütün medya kuruluşlarında, bütün cemaatlerde, bütün vakıflarda, bütün sanal sözlüklerde gönül dostlarım var ve onlar bana hakkımda kaynatılan kazanları zaman zaman haber veriyorlar. Sevenlerimin iki katı nisbetinde nefret edenim olduğumun farkındayım. Çatlıyorlar kıskançlıktan. “Yanşa çok sonradan giren bu herif nasıl oldu da bize böyle bir kaç tur bindirdi” diye kendi kendilerini yiyorlar. Böyle düşünenlerin hepsini Allah’a havale ettim. Eskiden bu modeldeki kişilere uzun uzadıya bir şeyler izah etmeye çabalardım. Fakat artık umurumda bile değiller. Ümmet bilincimi ve kalbimdeki o çocuksu coşkuyu hâlâ doğru düzgün okuyamamış fesat kadın ve erkeklere daha fazla anlatabilecek bir hikâyem yok. Allah hepimizi ıslah etsin.

Bu duygu ve düşünceler içinde, önümützdeki mart ayının sonlarına doğru sinema yazarlığını bırakmaya hazırlanıyorum. Ki bu konudaki deklarasyonumu da gerek gazetedeki köşemde, gerekse değişik internet sitelerinde yazılı olarak yayımladım. An itibarıyla temel sorunum şu; yalnızca sinema yazarlığını mı bırakacağım, yoksa tamamen medyadan mı kopacağım? Bakmakla yükümlü olduğum bir eşim ve iki de çocuğum var. Fakat onları doyurmak için yapacak başka hiç bir işim yok; o yüzden gazeteciliği bırakmayı çok istememe karşın, sanırım bir süre daha bu sektörde, fakat başka başka alanlarda çalışmak zorunda kalacağım. Fırsatını bulduğum ilk anda da bütünüyle kopacağım piyasadan. Öyle ki Google yetkililerine bile yazılı olarak başvurup arama motorlarından adımı ve eski yazılarımı çıkarmalarını isteyeceğim. Sanki hiç yaşamamış gibi olmak istiyorum bu mahallede… O kadar bezginim yani!

Bu röportaj kapsamında daha fazla ayrıntıya girmiyorum. Girersem, duygusal yıkımımdan birinci derecede mesul olan bazı kişiler ve kurumlar hop oturup hop kalkmaya başlayacaklardır. Onların canını şimdi değil, önümüzdeki aylardaki istifam ve hemen ardından düzenleyeceğim basın toplantısında yakacağım. Fakat şimdilik şunu herkesin bilmesini isterim. Benim İslâmî medyada geçirdiğim 25 yıl, tek kelimeyle açlık, sefalet, yalnızlık, sahipsizlik ve hor görülme üzerine kuruludur. Karşı mahalledekilerin değil, bizzat bizim ağabeylerimizin, ablalarımızın hor görmesinden söz ediyorum.

Durumu daha iyi tanımlayabilmek için bir tek örnek bile yeterli gelecektir. Geçen Ramazan’da, alanında bir sürü ödüle ve takdir belgesine sahip, sarı basın kartı sahibi, ülke çapında tanınan kıdemli bir gazeteci-yazar olarak o mübarek ayın en az bir haftası boyunca eşim ve çocuklarımla birlikte iftar sofrasına koyacak doğru düzgün bir yemek bulamadığımız anlar yaşadık. Böyle dönemlerde iftarı ve sahuru en fazla hazır çorba yiyerek geçiştirdik. Düşünün, ben henüz iki yıl önce “yılın sinema yazarı” seçilmiş, televizyonlarda programlardan programlara, söyleşiden söyleşiye çağırılan biriyim. Sosyal ilişkiler yönü çok yoğun ve temsil giderleri açısından da masraflı bir mesleğin erbabıyım. “Salon adamı” olmak, hafta boyunca bir çok kültür ve sanat ortamında daima şık, bakımlı, gündelik ihtiyaçlarımın karşılanması yönünden zerrece tasasız bir biçimde bulunmam gerekiyor, öyle değil mi? Normalde öyle olmalı, fakat boynunuzda “mahallenin çocuğu / Müslüman gazeteci” yaftası olunca öyle olmuyor işte… Mesleğinizin en iyisi olsanız bile kendi câmiânızın aşağılık komplekslerini ve önyargılarını asla aşamıyorsunuz.

Sanırım, bu örnekler sizin için yeterlidir. Şimdilik daha fazlasını anlatmayacağım. Gerisini merak edenler, medyanın önünde yapacağım büyük basın toplantısını beklesinler lütfen… Çok eğitici-öğretici bir toplantı olacak, yanıma eşimi ve iki çocuğumu da alarak içinde bulunduğum sektör, şimdiye kadar çalıştığım kurumlar, gelmiş geçmiş yöneticilerim ve mensubu olduğum topumsal çevre üzerine oldukça önemli şeyler anlatacağım orada…

Bu söylediklerimin benim için ne kadar onur kırıcı; bir insan, bir erkek ve bir gazeteci olarak ne kadar zorlayıcı olduğunu tahmin bile edemezsiniz. Fakat, belli bir tahammül noktasını aştıktan sonra geriye bakıp, yaşadığım onca acıyı, maruz kaldığım onca haksızlığı değerlendirirken şunu iyice anladım ki durumumdan benim değil asıl muhataplarımın utanması gerekiyor. Onları, bana ve benim gibi niyetli, inançlı, üretken meslektaşlarıma yıllarca revâ gördükleri muameleden dolayı mutlaka utandıracağım

Son sözleriniz?

Net olarak, çok pişmanım. Müslüman olmaktan ve Müslüman gibi yaşamaktan dolayı hiç bir rahatsızlığım yok. İnancımla gurur duyuyorum ve pek çoklarının bunu köşelerinde dile getirmekten imtina ettikleri baskıcı bir ülkede, ben “İslâmcı” olduğumu sayısız kez haykırmış bir adamım. Ancak, “ümmet” fikrinin zorunlu kıldığı kardeşlik ve dayanışma tezahürlerini bir kez yaşayabilmişsem, onun en az üç katı oranında da yalnızlık ve sahipsizlik çektiğim, tükendiğimi hissettiğim anlarda bir güzel söz duymuşsam onun en az beş katı oranında da “İyi oldu, defolup gitsin piyasadan bu ukala herif” lafını duyduğum siyasal İslâm hareketine uzun yıllarımı vermiş olmaktan dolayı çok üzgünüm. Keşke gönül kapılarımı başkalarına açarken daha itidalli olsaymışım. “Müslüman olmak ve Müslüman gibi davranmak” yeterliymiş, gerisi bu köylülüğe çok fazla gelen bir bahşiş olmuş.

Ancak, o “keşke” de benim gençliğimin en güzel yıllarını geri getirmeyecektir elbette…

Teşekkür ederiz.
Ben de bana içimi dostça dökme fırsatı verdiğiniz için sizlere çok teşekkür ederim. “Yolcu”, câmiâmızm çok kaliteli ve ayrıcalıklı bir yayın organı. Umarım o da gelecekte “Kanal 7-TGRT sendromu”na yakalanmaz. Çünkü 28 Şubat’tan bu yana bütün kalelerimiz tek tek yıkıldı, halen de yıkılmaya devam ediyor

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

İlgili Yazılar

Güncel Hava Durumu

Ankara
kapalı
6.2 ° C
7.5 °
5.7 °
86 %
2.7kmh
100 %
Pts
6 °
Sal
8 °
Çar
13 °
Per
17 °
Cum
21 °

Güncel Döviz Kurları

TRY - Türk Lirası
EUR
37,251
USD
34,256
GBP
44,715
JPY
0,229

Yolcu Potreler

YolcuDergisi Sayi 109 Portre | İsa ARAR

Portre | İSA ARAR

YolcuDergisi Sayi 102 Portre | Marilyn BUCK

Portre | MARILYN BUCK

YolcuDergisi Sayi 103 Portre | ALIYA

Portre | ALIYA

YolcuDergisi Sayi 104 Portre | Teoman DURAL

Portre | TEOMAN DURALI

YolcuDergisi Sayi 108 Portre | Fetva TUKAN

Portre | FETVA TUKAN

Yolcu Seyir Defteri

Seyir Defteri: 109

Seyir Defteri: Söz 2

Seyir Defteri: Söz 3

Seyir Defteri: Söz 4

Seyir Defteri: Söz 5

Heybe & İstikamet