RÖPORTAJ |
M. Varol ÖZTÜRK & Mustafa KARAOSMANOĞLU
Bilmem katılır mısınız, garip zamanlardan geçiyoruz. Durduğu yerin farkında oluş, duruşunu düzeltme ve sahih kılma çabası giderek yozlaşıyor. Yozlaşan duruşların ‘söz’ü soysuzlaştırdığı görülüyor. Nedir sözün anlamı ve söz nasıl sahih kılınabilir?
Bildik iki bin yıllık tarihimiz boyunca, hiçbir dönemde son yirmi yılda yaşadığımız kafa karışıklığının bir benzerini yaşamadık. Hiçbir devirde böylesine bir ateşe düşmedik, hiçbir vakitte haddeden bu kadar biçimsiz bir şekilde geçmedik. Sürekli göç ettikleri oldu Türklerin, sonu gelmez savaşlara girdikleri de oldu. Öyle zamanlar oldu ki, bütün sınırları talan edildi, pek çok haneleri yağmalandı. Ama hiçbir zaman kafaları karıştırılamadı; hane talan edildiğinde, hanenin içinde yaşayanların içleri talan edilemedi. Sınırlar bozuldu fakat göğsün sınırı yağmalanamadı. Ta ki son yirmi yıla kadar. Son yirmi yılda Türkler, arazinin ortasına serpiştirilmiş hafızasız bir sürüye dönüştüler, öylesine bir coğrafyanın başıbozuk canlıları haline geldiler. Bir imparatorluktan artakalıp da, bir kabile kadar bile tutarlı davranamamanın ne tür bir travma olduğunun izahı elbet bir gün yapılacaktır. Benim bu gün çıkarabildiğim şu: Bir Türk artık neredeyse hiç kimsedir. Eğer Türkler artık neredeyse hiç kimse iseler, sözlerinde bir anlam ya da sahih bir duruş bulmak nasıl mümkün olacak. Toplumsal çöküntü zamanlarında dil de (söz olarak) farklılaşır. Söz, hiçbir şeyi hatırlamamak için, tıpkı bir müsekkin olarak zamanı doldurmak maksadıyla kullanılır. Boşluk hatırlatıcıdır, sözün boşluğu doldurması gerekir. Sözde bir anlamdan çok, böyle zamanlarda bir söz kalabalığı hakim olur. Bu edebiyatçılar için bile böyledir. Sayfalarca dil dökerler, garip bir metin, anlamsız cümleler ve insanı kusturacak bir yüzeyselliği edebiyat diye önümüze sürerler. Düşünsenize, bir de bizden yazdıklarını okumamızı ve onda kayda değer bir şeyler bulmamızı arzularlar. Yani şöyle söyleyebiliriz, hayatın düştüğü yerde söz de düşer. Ve hayat nereye düşmüşse, sözün düştüğü yer de orasıdır. Sözün çok karmaşık bir anlamı yoktur aslında. Bir kız, kendisini aldatan oğlana: “Ama sen bana söz vermiştin,” derken neyi kastediyorsa, sözün anlamı odur. Oğlan kıza verdiği sözü tutmaya başladığında söz de sahih kılınır. Bu imayı, herkes istediği kadar genişletebilir.
İcat, hayatın daha önceden bilinmeyen bir boşluğunu doldurmak ise, sanat faaliyetinin de eksik tamamlama gibi bir işlevinin olduğunu göz önüne alırsak eğer, şiir bir icadı ne şekilde dile getirebilir?
Sadece şiir değil, bütün sanatlar bir şekilde gündelik hayatın karnından çıkarlar. Bizim gündelik hayatımızın biri dinamik, bir diğeri statik iki cephesi vardır. Dinamik yan sürekli değişir: yeni buluşlar yeni tasarımlar, yeni denemelerle çeşitlenip büyür. Ama bir makinenin boyasını aynı güneş aydınlatır, bir bilgisayar programcısı karısıyla kavga etmeye devam eder, bir pilot, öğretmen sevgilisinin görev yaptığı okulun üzerinden alçak uçuş yapar, onun içini uçurur. Bunlar böyledir ve hep böyle olur. Aletler değişir, yeni icatlar girer hayatımıza ama hayatımız hep hayatımızdır. Onu yeniden icat edemeyiz. Ama icatlarla beraber bazı şeyler olur, hayatımız daralır örneğin, küçüldüğümüzü, işlevsizleştiğimizi hissederiz. Ya da bir icat ufkumuzu açar, içimizde de bazı şeyleri keşfetmemizi kolaylaştır. Şiir hayatın dinamik ve statik iki yanı arasında bir yerde durur. Bir buluşma noktası, bir hatırlayış anı olarak. Bize hem her şeyin değiştiğini hem de hiçbir şeyin değişmediğini söyleyen şiirdir. Hala ilk insan kadar şaşkın, ama sön mucit kadar da işlevseldir. Şiirin bir icadı dile getirmek gibi bir, sorumluluğu olduğunu düşünmüyorum. Ama bazı şairler, icatları dile getirmeyi seçebilirler, ki bu olmuştur. Nazım Hikmet’ im” makinalaşmak istiyorum” derken yaptığı biraz da budun Şiirin sesi de bir makinenin sesine ayarlanmıştır üstelik. Benim düşüncem şu: Şiir bize, hayatın icat edilemeyeceğini söyler.
Çokça yaptığımız bir kolaylıkla biz insanlar duygu ve düşünce dünyamızı değişik kutuplara iteriz. Ve bunu da bir gerçeklik bağlamı içinde pazarlarız çoğu kez. Sizce şiir bu iki kutubun hangisine yakın olan bir alana basmaktadır?
insan düşünceyle şiirden çok aforizma üretir. Düşünce daha çok dilin matematiğiyle işbirliği yapar. Nesneleri belirler, çözer, ayrıştırır, tanımlar. Duygular dilin matematiğinde boğulurlar. Başka bir dil ararlar kendilerine, dil içerisinde bir dil, anlam içerisinde bir ima, erişkinlik içerisinde bir çocukluk, bakıyormuş gibi yapmanın arkasında bir aşk. Şiir bu yüzden elbette duygulara yakındır. Bu yakınlık uzaklık kuşkusuz biraz sıkıcı bir tanım. Şöyle söyleyebilirim, içinde düşünce de olsa, şiiri yazdıran nihayetinde ötekisidir.
Bir şiirin tekil örnekliğinden yola çıkarsak eğer, o şiirin varoluş sürecini kamil bir başlangıç ve bitiş olarak adlandırabilir miyiz? Yoksa şiir ucu açık bir faaliyet alanı olarak her zaman yeni şeylere muhtaç mıdır?
Gerçek bir şiir bir kereliktir.
Şiirin hayatı zenginleştirdiğinden bahsetmek elbette mümkün de, çoraklaştıran şiir olamaz mı? Ne dersiniz? En azından kalitatif açıdan?
Şiirin ne hayatı zenginleştirmek ne de çoraklaştırmak gibi bir işlevinin olduğunu düşünmüyorum. Eğer şiir diye söylenen bir sürü göz yaşartıcı metinleri hesaba katmazsak tabi. Şiirin hayata karşı bir sorumluluğu yoktur. Onun değiştirmek, tanımlamak, zenginleştirmek, çoraklaştırmak gibi görevi olamaz. Eğer olursa şiir olmaz. Bu tür durumları şiire biz vasıf ederiz. Şiirin görevi, bize ne ile zenginleşip, ne ile çoraklaştığımızı ima etmektir. Bir şiirin şiiriyeti imasında saklıdır. Bize bir şey ima edemiyorsa, bize bir şey söylüyor demektir. Bize bir şey söylüyorsa, onun şiir olduğundan kuşkulanmamız gerekir.
















