MUSTAFA KUTLU

RÖPORTAJ | Gülsüm KARACA
Samsun İbrahim Tanrıverdi Sosyal Bilimler Lisesi 10. sınıf öğrencisi

Edebiyata ilginiz ne zaman ve nasıl başladı? Beslendiğiniz kaynaklar neler oldu? diyerek başlayalım mülakatımıza.

Ben lisede fen kolu mezunuydum. Ama küçük yaşlardan itibaren okuma alışkanlığı olan, edebiyatı seven birisiydim. Lise hayatımda, üniversite hayatımda daha çok resimle uğraştım. Resim yaptım ama otuz sene önce bıraktım. Ondan sonra futbol oynadım.

Futbol yazarısınız da aynı zamanda değil mi?

Evet. Futbol yazıları da yazıyorum. Edebiyat aklımdan geçmiyordu doğrusu. Fakat kader beni edebiyat fakültesine sürükledi. Edebiyat fakültesinde okudum. Bu sırada da yalnız başına bir akademik eğitim görmeden resim yaparak bir yere varamayacağımı anlayınca resmi bıraktım. Resmi bırakınca edebiyata başladım. Yani demek ki, resimle ifade edemediğim şeyleri yazıyla ifade etme yoluna gitmişim. Benim hayatımda edebiyatın böyle bir yeri var.

Peki, bu resme şu sıralarda yeniden merak saldığınız söyleniyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Resim merakı daha sonra sinemaya intikal etti. Sinemayla da delicesine ilgilendim. Uzun yıllar senaryolar yazdım. Bunların bir kısmı filme çekildi. Hatta bir senaryom da bu sene TRT tarafından filme çekildi. Mavi Kuş da inşallah gösterilecek sinemalarda. Televizyonla ilgilendim. Kanal 7 televizyonunda programlar yaptım. Bunlardan en bilineni Deniz Feneri programıdır. Deniz Feneri projesi benimdir. Çok memnunum bunu yaptığıma. Hayırlı bir program oldu. Resimle olan ilişkimin en son göstergesi de kendi yayınevimizin kitap kapaklarını yapmakla sürüyor. O da bir nevi grafikal bir çalışma. Dolayısıyla ilgimi bir şekilde sürdürmüş oluyorum.

Hatta “Uzun Hikâye” de böyle film olacakmış, ama direkten dönmüş.

Uzun Hikâye’ nin yönetmeni Osman Sınav benim arkadaşımdır. Osman onu çekecek, ama ne zaman çekecek bilmiyorum. Bakalım, bekliyoruz.

Peki hocam, eğitim gördüğünüz yıllardaki edebiyat dersleri sanatçı kimliğinizin oluşumuna bir katkıda bulundu mu?

Tabi. Ben Erzincanlıyım. Küçük bir şehirdi Erzincan o zaman. Ama bizim yetiştiğimiz yıllarda taşrada, gençleri çok fazla oyalayan, eğlence unsurları gibi şeyler yoktu. Bayağı okumaya meraklı gençlerdik ve İl Halk Kütüphanesi ‘ndeki kitaplar olmak üzere, elimize geçen hemen hemen herşeyi okurduk. Ve dediğim gibi bu okuma merakı, edebiyat ağırlıklı olarak bende hep sürmüştür. Fen bölümünde okumama rağmen, edebiyat daha ağır basıyordu.

Hocam niye yazıyorsunuz? Siz de Sait Faik gibi “Yazmasam deli olurdum.” diyor musunuz?

Yok. Şimdi şöyle bir şey söyleyeyim. Ben toplumcu bir yazarım. Böyle kendini anlatan, kendi dertlerini, aşklarını, ızdıraplarını, sevinçlerini falan anlatan biri değilim. Ben daha çok toplumdaki değişiklikleri, toplumdaki alt üst oluşları, Türkiye’nin meselelerini inceleyen, sonra onları kovalayan, onların nereden nereye gittiğine dikkat eden birisiyim. Dolayısıyla beni Türkiye’de olup bitenler çok ilgilendiriyor. Bu olup bitenlerin içinde de duygusal olarak bende çok gelişmiş bir adalet ve isyan duygusu vardır. Yani ben haksızlığa tahammül edemeyen, haksızlık karşısında daima sesini çıkartmak isteyen biriyim. Kitaplarım okunduğu zaman da daima bu düşüncenin, duygunun izlerini bulursunuz. Mutlaka kahramanlar bir şekilde hakkı yerine getirmek, hakkı yerinden tutup kaldırmak, düşeni kaldırmak, düşene yardım etmek falan gibi toplumsal sorumlulukları olan insanlardır. Bu duygu beni yazmaya iten saiklerin başında geliyor. Onun dışında dediğim gibi, Türkiye’de olup biten meseleleri de bir şekilde kitaplarımda yansıtmak istemişimdir. Bu sene benim 38. yazı yılım. Demek ki 1970’lerin başından itibaren Türkiye’de olup bitenlere bir şekilde projektör tutan veya onları eserlerinde bir şekilde yansıtan bir yazı hayatım oldu.

Sanat görüşünüz…

Sanat görüşümü kısaca şöyle açıklayayım. İnsanların bir duygu tarafı var, bir akıl tarafı var. Akıl tarafını kısaca bilgiyle, bilimle karşılarsak, duygu tarafını sanat karşılıyor demektir. Dolayısıyla insanların duygularını, tabi düşüncelerini de buna katmak lazım. Sanat eserleri vasıtasıyla insanlar iletişime geçiyorlar. Sanat eseri bize bu şekilde, belki hakikate giden yolda yardımcı oluyor. Çünkü aynı zamanda aklımızla düşündüğümüz kadar da kalbimizle duyumsuyoruz. Dolayısıyla kalpsiz bir akıl bir işe yaramaz. Dolayısıyla bir taraftan düşünürken bir taraftan da duymaya çalışacağız. Yani insanların acılarına ortak olmak, insanların sevinçlerini paylaşmak, insanlara iyi, doğru, güzel şeyleri işaret etmek, onlarla beraber bunları ortaklaşa yaşamak… Bütün bunlar sanatın bizi hakikate giden yolda eğittiğine, kalbimizi yumuşattığına, bize merhamet, şefkat verdiğine, bizi güzelliklerden anlamaya, güzellikleri takdir etmeye hem etrafımızdakileri güzelleştirmeye, hem de kendi hayatımızı güzelleştirmeye yaradığını söyleyebilirim. Eee… Güzelliğe de kimse karşı çıkmaz herhalde. Değil mi? Cenab-ı Allah güzeldir, güzeli sever. Ben de doğrusu şu gök kubbenin altından gelip geçerken, güzel sözler, güzel manzaralar, güzel duygular, güzel düşünceler ile kardeşlerimize, sizin gibi öğrencilere, okurlara, efendim Türk insanına böyle hitap etmeyi, böyle bir hatıra bırakmayı isterim.

İnternette Hakkı Yanık’ın yazılarını okumuştum sizinle ilgili. Onu da iyi tanıyorsunuz herhalde. Yazılarınızı yazarken kahvehanelerde bir oturuşta yazarmışsınız. Öyle uzun sürede yazmazmışsınız öyle mi?

Doğrudur. Ben babamı çok küçük yaşta kaybettim. Benim hayatım sokakta geçmiştir. Ben dışarılarda okuyan, kahvelerde okumaya, yazmaya alışmış birisiyim. Bu alışkanlığım da devam ediyor. Tabii; bu gençlik yılarımda daha iyi, daha rahat yaptığım işlerden biriydi. Ama şimdi Kanal 7’de cumartesi, pazar günleri çalışıyorum. Orası daha sakin. Çalışanların bir kısmı da gelmemiş oluyor. Orada benim bir odam var. Burada çok gürültü oluyor. Gelen giden oluyor. Burada yazamıyorum. Mutlaka bir şey yazmam lazım gelirse, şu karşıda Yazarlar Birliği var. Kendimi oraya atıyorum. Bilhassa yaz günlerinde, bahar günlerinde Sultanahmet’in bahçelerinde, çay bahçelerinde yazıyorum. Bu bir alışkanlık yani. İyi bir alışkanlık değil ama. Şunu söyleyeyim. Kimseye tavsiye etmem. Doğru düzgün çalışacak, yazıyla meşgul olacak birinin bir kütüphanesi olmalıdır. Başh başına bir masası olmalı, kitapları olmalıdır. Yani bu iş ciddi bir iş. Bu yüzden gayri ciddi bir adamım. Benim bu koşturduğum yazı hayatı da pek sağlam bir şey değil bu yüzden. Çoğu zaman da hata yapıyorum. Birçok şeyi kafada kaldığı gibi yazıyorum. Öyle değilmiş ama insanlara bakıyorum öyle değilmiş mesela. Durum budur

Estağfurullah. Biz o halinizle severek okuyoruz sizi. Peki, yazılarınızı ilham yoluyla mı, yoksa düşünerek mi yazarsınız?

Tabii; tamamen ilham. İlhama inanan birisiyim. Beni yazmaya iten gördüğüm manzaralar, gördüğüm olaylar, insanların yüzleri, sesler, türküler… Toplumda tüm insanları saran her şeyin içerisinde beni ilgilendiren, duygulandıran herşey beni yazmaya itiyor. Ama o zamanlar tam manasıyla ne yazacağımı bilmiyorum. Oturduktan sonra yazarken doğuyor. Yani doğuş, yazıyı beslerken, yazı da doğuşu besliyor. Yani iki taraflı. Yazdıkça besleniyorum. Yeni yeni şeyler doğuyor. Yeni yeni şeyler doğdukça da yazıyorum. Planlı, programlı değil, şu şu zaman olacak, yazılacak diye. Yazdığımı yazıyorum. Daha sonra geri dönmek, değiştirmek falan yok. Bir oturuşta hikâyeler yazarım. Bu yazdıklarımın %95 i de nasıl yazılmışsa öyle yayınlanmıştır, bir daha geri dönüp okumam. Okursam değiştirmeye kalkıyorum, hata yapıyorum, bozuyorum. O konsantrasyonu bir daha yakalayamıyorum. İşte ilhama inanıyorum. Onun peşinden gitmeye bir usul olarak inanıyorum ama sadece bununla yetinmemek lazım. Bu ihamla birlikte hangi konuda yoğunlaşıp yazıyorsanız o konunun enini, boyunu, altını, üstünü, okuyarak, araştırarak bir donanım edinmeniz lazım. Çünkü edebiyat, şiir, hikâye, roman daima altında bir bilgi, bir kültür ister. Yani ilahiyat, tarih, iktisat, felsefe bunların üstünde yükselir. Altı boşsa sadece duygulardan ibaret kalır ki, onun da çok kıymeti kalmaz.

Eserlerinizin yeterince okunduğunu düşünüyor musunuz?

Çok. Çok iyi okunuyor. Ben biraz da geç kalmış bir yazarım. 52 yaşımdan sonra eserlerimi yazmaya başladım ve umduğumun çok üzerinde İlgiyle karşılandı. Çok rahat okundu. Ben medyatik olmak istemem. Zaten öyle de değilim. Orhan Pamuk, Ahmet Atlan gibi ünlü ve medyatik değilim. Ortalıkta pek görünmeyen bir insanım. Ama buna rağmen genç arkadaşlar, beni takip edenler etrafımda bir halka oluşturdu. Onlar benim kitabımı yeterince okuyorlar. Mesela diyelim ki, iki-üç baskı yaptığı zaman kitap bana göre iyidir. Okurlarına ulaşıyor. Bu da beni memnun ediyor yani. Zaten öyle kitapları çok baskı yapan biri de olmak istemiyorum. Olamam da. Onun şartları başka. Popüler bir yazar olmanız lazım, medyada yer almanız lazım, herkese görünmeniz lazım, fotoğraflarınızın asılması lazım. Gideceksiniz, konuşma yapacaksınız, televizyona çıkacaksınız, radyolara çıkacaksınız, davetlere katılacaksınız. Bunların hepsi beni hasta eder. Tamam mı?

Peki, kitaplarınız hiç okunmuyor, satılmıyor olsaydı yine devam eder miydiniz yazmaya? Çünkü bir yazar için en önemli şey olsa gerek bu.

Üzülürdüm. Çünkü insanlar yazdıkları şeyleri paylaşarak esas gayelerine ulaşırlar. Onlar için bir iletişimdir yazı. Ö zaman derdim ki ben: “Keşke bunları yazmasaydım, basmasaydım bu kitapları. Sadece kendime ve çocuklarıma bırakmış olsaydım.” Yazılı olarak bir defterin içinde kalsaydı yani. Çünkü bu üzücü bir durum. Kitabı yazacaksınız ama hiç ilgi görmeyecek. Buna üzülmemek kabil değildir, doğrusunu söylemek gerekirse. Beni de üzerdi

Doğru. Bir yazar için en önemli şeylerden biri de yazdıklarının paylaşılması. Zaten dediğiniz gibi yazar bunu iletişim için yapıyor. Kurulamayan iletişimin de size, bana, kimseye yararı yoktur. Bunu da söyledikten sonra eleştirmenlerle aranız nasıl diyerek devam edeyim. Ya da onlardan önce siz kendinizi eleştirir misiniz?

Kendimi eleştiriyorum. Dediğim gibi derbeder bir yazarım. Konsantrasyonuna çok güvenen biriyim. Bu yüzden çok hata yapıyorum.

Bir bakıma o yazının doğallığı orada değil mi zaten?

Yok. Tekrar ve tekrar okumak, tekrar ve tekrar yazmak lazım. En mükemmel halini buluncaya kadar. Ama bunlar biraz mizaçla ilgilidir. Bazı insanlar bunu becerir, bazıları beceremez. Dolayısıyla benim bu dağınıklığım ve hafızamın iyi olmaması kötü. Mesela, seninle bir daha karşılaştığım zaman adını %99,9 hatırlayamam. Böyle bir hafıza eksikliği var bende de. Okuma ve yetişme eksikliği de var. Onu da tamamlamış değilim. Lisan bilgim yok mesela. Kendimi tam bir aydın, tam bir gelişmiş kabul etmiyorum. Musiki bilmek isterdim. Senin çok ilgilenmeni isterim klasik musikimizle. Çünkü musiki bilmeyen sanat bilmez. Musikidir sanatların esas başı. İşte musikiden kastım klasik musiki, dini musiki yani.

O önemli işte. Onun dışında sanatın diğer dallarıyla kısmen ilgilendim. Edebiyat tek başına ele alınacak bir şey değil. Resim, heykel, mimari, sanat tarihi, sinema… Bunlarla ilgilendim ama musikinin aslıyla ciddi bir ilişkimin olmaması kötü. Bunun eksikliğini, Şevki Bey’den bu tarafa gelinceye kadarki eserlerle kapatıyorum, seviyorum, anlıyorum. Bir de bir teselli kaynağı var. O. da türküleri iyi bilirim. Severim de. Tüm yöreleri aşağı yukarı bilirim. İyi bir repertuarım var sayılır. Yani aslı nedir, nasıl söylenir, kaç çeşit söylenir? Bunları uzman olmamak kaydıyla iyi kötü bilirim. Bu da bana çok kolaylıklar sağlıyor. Yazdıklarımın içinde de yer alır çoğunlukla.

Türkiye Yazarlar Birliği’nden “Ya Tahammül Ya Sefer” ve “Yoksulluk İçimizde” adlarındaki kitaplarınızla ödül almıştınız. Böyle ödüller almak sizi daha fazla yazmaya teşvik ediyor mu?

Yok. Bana ödül verenler de benim arkadaşlarım. Ben ödülleri almaya da gitmedim zaten. Bu o kadar önemli bir şey değil

Olmak istediğiniz konum şu anki konumunuz mu ve keşke şunu da yazsaydım dediğiniz oldu mu?

Yazmak istediklerimi Allah ömür verirse peyderpey yazmaktayım. Ben bir kitabı yazarken, daha sonra yazacağım kitabın projesi onun içinden çıkıyor. Mesela, bir kitap yazıyorum. Osman Sınav’m “Kapıları Açmak” filminin asıl hikâyesini. O kolay benim için. Biliyorum başında da, sonunda da ne olduğunu. Bunu yazarken gelecek sene yazacağım kitabın projesi de kafamda. Birini yazarken diğeri oluşuyor. Dolayısıyla böyle planlar yapmadığım için şunları şunları yazacağım diyemiyorum. Bir de gazetede de yazdığım için yazmak istediğim şeyleri orda da ifade ediyorum haftada birkaç kez olsa da. O bakımdan bir sıkıntım yok. Yazmak istediklerimin çoğunu yazmış biriyim. Ölüp gidersem, gözüm arkada kalmaz yani.

Gazetede yazmak nasıl bir duygu? Özellikle futbol hakkında.

Benim için bir şey değil. Gazeteci değilim ben. Orda kültür yazıları yazıyorum ve benden başka da yazan yok. Önem verdiğim hususları yazmış olmaktan mutluyum. Mesela uzun yıllar yoksulluk oldu Türkiye’de. Yoksulluk ile ilgili yazılar yazdım, bu kitap oldu. Bu bakımdan onlar beni ferahlatıyor. Yani kızdığım, dile getirilmesini istediğim şeyleri bana sağlayan bir imkân. Spor yazıları da işte dediğim gibi. Çok severim.

Sıkı bir Fenerbahçe hayranı olduğunuz söyleniyor.

Yarı fanatik, tam değil. Tam fanatikler hasta oluyorlar. Ben hasta değilim çok şükür. O da benim hayatımın bir rengidir. Tiyatro, folklor, balık tutmak, sinemaya gitmek, planör yapmak, kızlar için kanaviçe işlemek… Bunları önemserim. Bunlar çok hoş şeyler. Mesela çiçek merakım vardır. Burası fazla güneş almadığından çiçeklerim azaldı. Saka kuşu besliyorum. O benim arkadaşım. Ondan sonra bu gibi şeyler arasında sayılabilir futbol. Yani futbolu yarışma, birbirini vurma, kesme, büyük bir hırs olarak almıyorum ben. Hatta yarışmaları hiç sevmem. Çünkü daima yenilenler, üzülenler olur. Ben de kimsenin üzülmesini istemem. Elimden gelse yarışmaları kaldırırım. Herkes birinci olur

Bundan sonra yapacağınız, yapmayı düşündükleriniz…

Gizliden gizliye sürdürdüğüm bir çalışma var. Arkadaşım İsmail Kara’ya onu ısmarladım. Bir ilmihal yazmış sayılırım. Daha da genişletebilirim de. Ama ilmihal değil. Klasik ilmihalin muhtevasını ihtiva ediyor. Allah, peygamber, Kur’an, kitap, ezan… Tüm bu başlıklar var. Arkasından ahlaki başlıklar geliyor. Sayabileceğim bütün İslami mefhumlar var. Bunlarla ilgili yazdığım kişisel yazılarım var. Yani benim bu meseleyi nasıl yaşadığımla ilgili. Özel yani. Hatta bunun adını “Arzuhal” koymak istiyorum. Belki hayattayken yayınlarım, belki de vasiyet ederim.

On yıl ben İstanbul’u dolaştım. Taşralıyım. İstanbul’u bilmiyorum. İstanbul’u anlatan yazılar yazdım. O zamanlar şehir yazıları çok gündemde değildi. O yazılarımı belki kitap yapabilirim. Ama yeniden yazmam lazım. Çünkü gazeteye yazıyordum. Yazdıklarıma yeniden dönmek beni çok sıkıyor. Film senaryoları, hikâyeler var elimde. Ama onların film olması çok zor bir şey. Ondan sonra film olmasını istediğim hikâyeler var. Onları yazabilirim. 1999’dan itibaren her yıl bir kitap çıkardım. Bu yıl da sıhhatli olursak bir kitap çıkaracağım. Cenab-ı Hak bana elimde kalemi tutma kuvveti verdiği sürece devam edeceğim. Ama dediğim gibi ne yazacağımı bilmeyen biriyim. Şimdi buradan çıkınca yolda belki bana yeni bir kitap doğabilir. Onun için size de önceden yapılmış bir plan söyleyemiyorum. Ama altmış yaşında yazmak istediklerinin çoğunu yazmış biriyim. Günlerin ne getireceği belli olmaz. Bakarsın tüm yazdıklarımdan daha güzel bir şey yazabilirim.

Hayatınız kronolojik bir dizgeyle anlatabilir misiniz?

Benim hayatım öyle maceralarla dolu, çok ilginç, ibret alınacak hadiseler barındıran bir şey değil.. Mütevazı bir ailenin mütevazı bir çocuğuyum. Öğretmenlik yaptım ve İstanbul’a geldikten sonra, talebeyken tanıştığım Fikir ve Sanatta Hareket dergisinde yazmaya başladım. O dergi içinde bulunan arkadaşlarımla da kırk yıldır beraberiz. Ondan sonra bütün ömrüm bunun üzerine geçti. Yani yayın hayatı, dergi çıkarma… Dolayısıyla seyahatlere çıkmış, maceralar yaşamış, çok renkli tablolar barındıran bir hayatım yok. Gayet düz bir çizgi. Düz ve sade. Dediğim gibi seyahat fobisi oluştu. Ötuz senedir şu masadayım. Gezmek istediğim birçok yer var. Eynesil mesela.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

İlgili Yazılar

Güncel Hava Durumu

Ankara
parçalı az bulutlu
23.4 ° C
24.5 °
22.9 °
35%
0.9m/s
50%
Sal
24 °
Çar
26 °
Per
23 °
Cum
22 °
Cts
25 °

Güncel Döviz Kurları

TRY - Türk Lirası
EUR
37,251
USD
34,256
GBP
44,715
JPY
0,229

Yolcu Potreler

YolcuDergisi Sayi 109 Portre | İsa ARAR

Portre | İSA ARAR

YolcuDergisi Sayi 102 Portre | Marilyn BUCK

Portre | MARILYN BUCK

YolcuDergisi Sayi 103 Portre | ALIYA

Portre | ALIYA

YolcuDergisi Sayi 104 Portre | Teoman DURAL

Portre | TEOMAN DURALI

YolcuDergisi Sayi 108 Portre | Fetva TUKAN

Portre | FETVA TUKAN

Yolcu Seyir Defteri

Seyir Defteri: 109

Seyir Defteri: Söz 2

Seyir Defteri: Söz 3

Seyir Defteri: Söz 4

Seyir Defteri: Söz 5

Heybe & İstikamet