Genciz, yürekten yakalayan şiirleri ezberimizde. Allah var, çokta gü- zel okur. Murat Kapkıner’de güzel okur onun şiirlerini saz eşliğinde. “Kardeşime mektup” ne güzel bir şiirdi; “…Ben tırnağımla koparırken ta göğ- sümdeki kermeleri/Doğacak çocuğuma emanet olsun öfkem, kılıcım ve heyecanım/Ve yüreğim soğusun diye sevgilim yüzüne bakıp susacağım/ Başını bağlayıp düş ardıma, sevgilim düş ardıma…” 23 yaşındaki Oğlu Yasir, el ele başörtüsü eyleminden sonra hastalanıp rahmetli olunca, emaneti yerine getirmiş evlat ne güzel evlat ve o babada ne acılı bir baba deyip sustum. Oysa “Ben Asyalı Bir Ozan” şiirleri ne çok okunmuştu arkadaş meclislerinde. Tam bir Anadolu insanı, diplomalarını yırtan Şair. Aynı zamanda öykücü, romancı, deneme yazarı, araştırmacıdır. 1947 Elazığlı. Hukuk (1979) mezunu. Elli yılı aşkın sanat ve düşünce dünyamızda var olan abimiz. İzzettin Hanifi ismiyle de çeşitli dergilerde fikir yazıları yazdı. Ailece Bursa’ya gittiğimiz bir gün Bedesten Kapalı Çarşısına girince, çocuklara dedim ki, şimdi duyarsa buraya geldiğimi darılır. Baktım, karşıdan geliyor. Abi sana geliyordum dedim, Ulu Caminin bahçesinde sohbet etmiştik. Sohbetinde bu toprakların kokusunu hissedersiniz. Ve bu topraklarda üretilen düşünce bereketlidir ve düşünmek farzdır onun için. Zira onun için bu topraklar peygamberler yurdudur. 2000 yılında “ Harput Şehrengizi” isimli eseri ile Türkiye Yazarlar Birliği Şehir Kitapları Ödülü’nü aldı. Bursa’dan ses vermeye devam ediyor…
Yüzünüz azıcık eşkıyalık taşıyor. Kuşağınızda sivri bıçaklar, belinizde hep bir delikli demir. Ara sıra da sevdalara düşüyorsunuz. Tütüne, nargileye de alıştınız. Üstüne üstlük yüksek eğerli atlarla korku nedir de bilmiyorsunuz. Bir de soruyorsunuz; nemdir benim neremdedir gariplik. Daha ne olsun abi garip değil miyiz? Bir de hukuk mezunu olmanıza rağmen memurluk yapmayışınızı, diplomalarınızı yırtmanızı anlıyoruz. Memurluk hangi yanlarımızı alıp gö- türüyor sizce?
Garibiz elhamdülillah. Allah’a garip, Allah’ta garip. Benim eşkıyalığım, deyim yerindeyse anarşistliğim tek tipleşmeye, tektipleştirilmeye, standarda uydurulmaya karşıydı. En genç dönemlerimin dizeleridir onlar. O zamanlardan beri statükoya karşı rezervlerim vardı. Halen de var. Statüko bana gömlek biçemez. İnsana sürekli kefen biçen o meşum sistemin giysileri bana uymadı. Dar bir kabinde kısa süreli denedim lakin ayıp değil ya olmadı. Babam memurdu. Dedim ya kentsoyluyuz. Çevremdeki hemen herkes memurdu. Ben de memurluğa özendiriliyordum. Bir süre sonra baktım, bizimkilerin yani şu Müslümanların çoğu diploma peşinde. Ardında statükoda bir makam/mevki. O makamlara başkası gelirse hani ülke batar ya; işte ülke batmasın diye makamlara temayüller yoğunlaşıyor. Daha sonra da Süleyman Demirel’e yakın olma dönemi başlıyor. Nasıl yakın olmasınlar; ya solcular gelirse ülkenin başına. Böylesine kırk yıl Süleyman Demirel’i ülkenin başında tutan şu bizimkilerin malum makamları da biraz yukarılara doğru terfi edecek elbet. Şimdilerde onları Süleyman Demirel’e muhalif gö- rürseniz işi anladıklarına yormayın. Kendilerini erken bıraktırdığına kızdıkları, erken ihtiyarlamasına içerledikleri içindir. Bu işlerde bir yanlışlık vardı. İnsanları “tüccar” diye suçluyorlardı. Oysa Müslümanların peygamberi bile tüccardı.
Bu toplumun genlerine işlemiş çarpık itaat anlayışıydı onlara memurluğu sevimli gösteren. İlle de birilerinin önünde sigaralarını saklayarak, önlerini ilikleyecekler. İnsana itaati Allah’a itaat sanıyorlar. Ben Bursa’da yaşıyorum. Bursa’da şaheser Ulu caminin minberine yakın olanlar bilirler. Minberin sol yanında kocaman harika bir yazıyla Türkçesi “sultan arzda Allah’ın gölgesidir” yazılıdır. Hangi sultan? Fasık da olsa facir de olsa sultan.
Dünkü sultan, şimdiki sultan ve yarınki sultan. Ne yazık ki akide kitapları topluma bunu dikte ettirmiştir. Onlar da önlerine gelen her sultana itaat edip durmaktadırlar. Onun için seyyar satıcılık bile yapsalar düşük pantolonlu memur zihniyetini aşanları azdır. Ben bunları düşünürken, bir önderlik yapabilir miydim? Denedim, oldu. Ticarete soyundum sermayesiz.
Allah ikram etti. Arkamdan birçok arkadaşım geldi. Onlar da benim gibi okumuşlardı. Ama kanaatlerimi paylaştılar. Sonra karındaşlarımdan kimileri beni izledi. Anlayacağınız epeyce olduk. Üstelik içimizden kimileri ticarette bayağı başarılı oldular. Bol bol zekât dağıtıyorlar elhamdülillah. Şimdilerde bizi kamu alanından kovuyorlarmış. Aslında dün de kovuyorlardı. Bizimkiler onlara kölelik ettiği için tutundular. Kamu alanında bize nefes aldırmak istemeyenler Allah’ın arzının geniş olduğunu, rızık kapılarının sayısızlığını idrak edemezler. Bari biz idrak edelim. Bize musahhar kılınmış bu arzda rızkımızı veren, bizi yoksul ve zengin edecek olan, mülkün sahibi Allah’a sığınarak arza dağılalım diyorum. Mülke mutlak tasarruf eden Allah, dağ başlarındaki kurdun kuşun rızkını nasıl tevzi ediyorsa, bize de kapılar açacaktır. Onlar Allah’ın tüm kapılarını asla üzerimize kapatamazlar. Çünkü onlar Allah’ın nice sonsuz kapısı olduğunu da bilmezler. Davranalım, onlar fani, Allah bakidir.
Kiminle ve neyle mücadele ediyorsunuz. Derdiniz nedir?
Tek tipleşme ve tek tipleştirilme fıtrata rağmen sürdürülen şeytani bir fitnedir. Fıtrat insanın daha yaratılıştan fücura da takvaya da eşit mesafede bulunduğunu gösteren ve hayata açılan bir cümle kapısıdır adeta. İnsan bir alın yazısıyla gelmiyor dünyaya. O, her iki ihtimale de temayüllü, hür bir yaratıktır. Bütün insan dışı yaratıkların (melek bile) daha başlangıçta alın yazı- sı vardır ve hepsi birbirine benzer, tek tiptirler. Oysa her insan biriciktir. Her insana ayrı bir özen göstermiştir Yüce Yaratıcı. İşte ben insanı da diğer yaratıklar gibi cendereye, bir alın yazısına sıkıştırmak arzusundaki fanatiklerle mücadeledeyim. Dünyanın her bölgesindeki statüko umumiyetle insanları bir örnek yapmaya neden pek heveslidir? Çünkü herkesi birbirine benzetti- ğinde, birer zeytinyağı tenekesiymişler gibi tümünün içerisine aynı miktarda yağ akıtarak, zahmetsiz biçimde hepsine egemen olabilmektedir. Çünkü tiranların, firavunların sanatında fabrikasyon, endüstriyel üretim öne çıkar. Herkesi aynılaştırmak, herkese aynı nabız şerbetini içirerek uyuşturmayı kolaylaştırır. Gelin görün ki Allah’ın o muhteşem sanatında, sanat eserlerinde fabrikasyon üretime rastlayamazsınız. Hele insan söz konusu ise burada adeta O’nun şaheseri ile karşı karşıyasınız demektir. Bu kerametli ve en gü- zel kıvamda yaratılmış bulunan yaratıktan hiç birisi bir diğerinin aynısı de- ğildir. Biyolojik bakımdan da ruhsal bakımdan da her insan bir diğerine göre ötekidir. Kader, tevekkül, sabır gibi kavramlar, zaman içerisinde, gaddar, zalim yöneticilerin, kuşaklarında sakladıkları altın keselerin ardından giden kimi kanaat önderleri tarafından, asli anlamlarından kaydırılmış deyim yerindeyse kitabına uydurulmuştur. Ve ahalinin diline uydurma amentüler ezberletilmiştir. Böylece özellikle de bizim inancımızın coğrafyasında hep aynı marşları ezberlemiş, papağan gibi birbirini kopyalayan kümelenmeler ortaya çıkmıştır.
Kitle içerisinde sıradan bir birey iken, topluluğun sesine sesini katarak cılız sesle de olsa konuşanlar, tek başlarına en ufak bir şahsiyet belirtisi göstermeyen silik ve sinik kölelere dönmüşlerdir. İnsanı insana kul köle yapan böylesi oluşumlar karşısında elbet kral çıplak diyen çocuk ben olmalıydım. Neredeyse bin yıla yakın zamandan beri imanın taklitle de gö- türülebileceğini sanan insan topluluklarının bugünkü ayaklanmalarını kü- çümsememek lazımdır. Bütün kusurları, eksiklikleri ve hazırlıksızlıklarına rağmen bölgemdeki ayaklanmaları son derece önemli buluyorum. Her ne kadar Kitap’ın kavline göre ayaklanmış görünmüyorlarsa da, uzun vadede bu gelişmelerin ben yine de Kitabımızın kavliyle gerçekleştirildiği kanaatimi barındırmaktayım. Neden mi? Bakınız benim ilk gençlik yıllarımda ana dilimde kaleme alınmış Kur’an meal veya tefsiri okumak isteyenlerin elinde yalnızca Hasan Basri Çantay’ın eseri mevcuttu. Geriye dönüp baktığınızda asırlara hükmeden koca Osmanlı toplumunun elinde, acaba, ahalinin kendi dilinde kaleme alınmış ve okunacak kaç adet Kur’an meali vardı dersiniz? Türkçe veya Kürtçe mütekâmil anlamda Kur’an meali yoktu dersem bana kim inanır? Evet, kimi kısa surelerin belki bir de Yasin Suresinin meali vardı. Arapça tefsirler de vardı. Ama onları ancak medreseliler güç bela okuyabilirdi. Oysa halk, dinini Kitap’tan öğrenmek istediğinde bunu gerçekleştiremezdi. İlle de bir hocaya müracaat edecek ve ancak onun zihniyle düşünüp anlamak mecburiyetinde kalacaktı. Arap olmayan bu coğrafyanın insanları Arapça bilmedikçe doğrudan hür, bağımsız ve münferit biçimde Allah kelamına muhatap olamazdı. Bütün problem de bence buradaydı. Oysa şimdiki halde mesela sadece Türkçe dilinde Kur’an meal ve tefsir çalışmaları, telif ve tercüme toplam üç yüz sayısına yaklaşmıştır. Ne demek istiyorum? İnsanlar artık Kitap’ın kavlinden bizzat haberdardırlar. Öyleyse oluşum ve gelişmelerde Kitap büyük rol oynamaktadır. Evet, her şey çözülmüş sayılmaz lakin altı asırda gerçekleşmemiş Kur’an çalışmaları benim tanıklık ettiğim son kırk yılda gerçekleşmişse bunun bir kıymeti harbiyesi kesinlikle vardır. Ancak henüz işin başında olunduğundan bunu yeterli görmek de yanlıştır.
“…bu çömelmenin ilâcı bulunur yine de kendi cevherinizde.” diyorsunuz. Müslüman’ın idrakini Müslüman’ca nasıl kurabiliriz? Siz kendi paradigmanızı nasıl kuruyor ve dünyaya ne diyorsunuz?
Dedim ya; gündemimi başkalarının ayarlamasına izin vermeyerek. Bütün düşüşlerin işe yarar kalkışları bizim hamlemize muhtaçtır. Daima başkalarının elimizden tutarak kaldırdığı kimselersek, içimizdeki bütün gayret hislerini köreltmişsek, dilencilerden ne farkımız kalır? “Talep nasılsa tabii netice öyle çıkar/ Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimali mi var?” diyordu Mehmed Akif. Ben şöyle bir formülü hayatıma hep uygulamak istedim. Ne kadar başardım bilmiyorum ama bunun doğru bir yöntem olduğu düşüncesindeyim. Müslüman’ın meşru bütün davranışları Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle gerçekleşen kulluk eylemleridir. Bu eylemlerin sıhhat şartlarının başında da vakit ve niyet gelmektedir. Vakti gelmeyen işe soyunmak bilinçli bir iş değildir. Bilinçli olmayan işler de ibadet yerine geçmez belki adet, alışkanlık olur. Öyleyse yaptığım/ yapacağım işin vakti gelmiş midir diye sorgularım önce. Vaktiyse ilk adımı atarım. İkincisi niyettir ki niyet dil ile tekrarlanan bir tekerleme asla değildir. Onun anlamı, kişinin ne yaptığının farkında olmasıdır. Ne yaptığını bilmeyenin yerine getirdiği güzel de görünse Allah indinde makbul sayılmamıştır. Dünyaya diyorum ki ahretimi kazanabileceğim kullanışlı malzemeler senden gayrı bir yerde yoktur. O vakit seni elden çıkartmamalıyım. Bana lazımsın. Demin vakit demiştim sırf bu kavram için bile dünyaya boş verilemez.
Kamusal alana çıkma hedefini başarmış Müslümanlar, bugün ‘ev’lerini kaybettiler. Neleri kaybetmememiz gerektiği üzerinde düşünürken geçmişte var olan güzelliklerimizi kolayca harcamıyor muyuz? Özgür ortamlarımız artıyor ama asıl özümüzün gür olması için neler yapmalıyız?
Gecikmiş şehirleşme Müslümanların itikatlarını kitabileştirme ve sahihleştirmelerini de geciktirmiştir. Ev denilen, büyük aile ortamında yalnızca bir tek kişinin şahsiyetine bağımlı yaşanan hayat modeliyse ki bence oydu, varsın kaybedilsin. Çünkü böyle ortamlarda nüfusun büyük kısmı şahsiyetten, kendisi olmaktan son derece uzak ve otomat bir hayat sürdürmekteydi. Ayrıca bizim coğrafya insanına mahsus tek başına askerlik mesleği, üniforma düşkünlüğü, rozet hevesi de başka bir ayak bağıdır. Sanat, zenaat, ticaret, ziraat gibi en insani meşguliyetlerden soyutlanıp yalnızca adam öldürmede ustalaşmış insanın özgürlüğü, benlik idraki, şahsiyeti ciddi tartışma konusudur. Şairlerinin bile en makbul rütbe olarak “paşa” diye tanındığı bir toplumun geçmişte var olan güzellikleri nelerdi diye doğrusu merak etmekteyim. Az görüşlüler tarafından neyle suçlanacağımı biliyorum. Hayır, ben onların zanlarından beriyim. Aramızdan kimileri diyelim ki kamusal alan dediğimiz yere ayak basınca evlerinden mahrum kaldılar. Tamam, onları yeniden eve çağıralım, buna bir diyeceğim yoktur. Yalnız bu çağa mahsusmuş gibi gösterilen evsizleşme, özgürlük gösterilerek köleleştirmeye itirazım var. Çünkü bu her çağın hatta daha ziyade geçmiş çağların problemiydi. Gelelim mevcut hayat standardının artırıyor gibi gösterip eksilttiği özü gürlüğümüze. Bence her günün insanı geçmiş ve gelecek arasında, şimdi ve burada sınanmaktadır. Geçmişi yüceltip kutsallaştırmanın, bugünü de aşağılamanın bir faydası yoktur. Her ikisi arasında sınanırken bir rehberimiz vardır, “Müslüman sözü dinler doğrusuna uyar.”
Yaşadığına yabancılaşan bir muhayyile taşıyan günümüz Müslümanlarından dünya ile hesaplaşacak bir atılım hangi durumda beklenebilir? Aslında batının da entelektüelleri kalmadı sanki…
Sosyolojik ve kaba anlamıyla kitle hakkında düşünüyorsak, inandığını iddia ettiği ilkelere aykırı bir yaşama modeli sunan kimseler elbette kendine yabancılaşmış sayılırlar. Ancak yabancılaşan onların muhayyileleri değildir sadece. İnançlar ve eylemler de yabancılaşmış, Müslümanlık sosyolojik ve salt bir nüfus aidiyetine dönüşmüştür. Mesela Aziz Nesin mert bir adamdı ve Müslüman olmadığını açıkça ilan etmişti. Ama aynı mertliği ötekiler gösterebiliyor mu? Aydınlar, siyaset adamları bunu yapabiliyorlar mı? Yapmı- yorlar ama açıktır ki Müslümanlıkla en ufak bir alakaları bile yoktur. Şimdi biz burada onları ne diye adlandıracağız? Gelelim bütün yabancılaşmasına rağmen Müslümanlıkta ısrarlı olan, görünürde de bir takım alametleri taşı- yan ve fakat dünya ile hesaplaşacak ufuk ve vizyondan mahrum bulunanların ahvaline. Onlardan umut kesemeyiz. Kanaatimce İslâm’ın teceddüt ruhu yeniden ayağa kalkmış ve kervanını yola düzmüştür.
Bahsi geçen Müslümanlardan beklediğim atılım odur ki her birerleri bu kervana birer at, deve, olmadı katır katmalı ve heybelerinde ne varsa onlara yükleyerek bizzat katılmalıdırlar. Ellerini taşın altına koyarak yol boyunca maruz kalacakları tabiat afetleri ve eşkıyalığa karşı da donanımlı bulunmalıdırlar. Batıda ise entelektüel kalmadı diye bir şey yok. Kadim zamanların tefekkür malzemeleri ile zamanımızınki farklılık göstermektedir. Artık insanlar eskisi gibi düşünmüyorlar. Elbette böyle olacaktır. Çünkü eldeki malzemeler değişmiştir. Kabaktan kuzu dolması çıkmaz.
“…Ve ben diplomalarımı yırttımsa, bunun üstüne kılıcımı kı- nından sıyırdımsa, kalleşliği bir hamlede yere vurdumsa yaşayamadıklarım yaşayabildiklerimden daha çok ve daha layıksa özlenmeye sımsıkı tutuşalım el ele /dilimizde tek marş, besmele /Kur’an’dan başlayalım…”diyorsunuz. Kalleşlik neydi ve Kur’an’dan başlama da her baba yiğidin harcı değildi herhalde.
Kur’an’dan başlama niye her babayiğidin harcı olmuyordu acaba? Oysa Allah her babayiğidi kendisine muhatap kılmıştı. Kur’an entelektüellere konuşan bir Kitap mıydı ki? Onun muhatabı vasat, normal insan değil miydi? O’nun nüzul ortamı, adına Cahiliye dediğimiz müşriklerin egemen bulunduğu zihnen ve ruhen son derece kirli bir ortam değil miydi? O kirli ruhlu insanlar gönderilen İlahî Vahiy’den ne anlayacaklardı? Şöyle okuryazarı bol bir topluma gönderilseydi ya bu metin? Niçin böyle gerçekleşmedi? Eğer O’nun mesajlarını anlamak bir sorun teşkil etseydi, hiç böyle okuryazarı kesat topluma gelir miydi? Gerçi açıklayıcı bir rehber olarak insanlar arasından bir Elçi seçilmişti. O, gelen mesajların rol modeliydi bir anlamda. Ne var ki bizzat onun da ümmi bir kimse olduğunu biliyoruz. Hülasası şudur ki benim kalleşlik diye nitelediğim tutum, “Kur’an anlaşılmaz, onu ancak büyüklerimiz anlar, bize anlatırlar” diyenlerin, ahaliyi geri zekâlı sayanların tutumudur.
Sıradan halk benim nazarımda asla geri zekâlı değildir ve hiçbir bilgi onlardan esirgenmemelidir. İnsanlar özellikle de günümüzde okumayarak değil tersine yanlış okuyarak geri zekâlı kılınmaktadırlar. Bakınız şöyle bir ezber söz vardır, denilir ki: “Kur’an ilk emir olarak ‘oku’ diyor.” Oysa burada gözden kaçan çok önemli bir ayrıntı vardır. Zira Kur’an “seni yaratan Rabbinin adıyla oku” demektedir.
Doğup büyüdüğüm memlekette benim yetiştiğim yıllarda Kur’an’a bir fetiş muamelesi yapılmaktaydı. O, hayatı değiştiren ve dönüştüren bir paradigmayı içeren özne olmaktan çıkmış, kutsal bir nesneye dönüştürülmüştü. Mesela biz çocukken onu elimize alamazdık. Kur’an okumayı öğrenmeye gittiğimizde de ancak cüzler halinde kendisine dokunabiliyorduk. O yıllarda basılı Mushafların sırtında da yanlış yorumlanmış bir ayet yer alırdı. “O’na temiz olanlardan başkası dokunamaz” ifadesini taşıyan bu ayet, abdestsiz dokunulamaz şeklinde yorumlanmaktaydı.
Oysa biz bu ayeti müşriklerin, “Peygamber de önceki şairler gibi cinlenmiş, bu haberleri onlardan getiriyor” demeleri karşısında, Allah’ın bu metinlere dokunanların temiz melekler olduğunu bildirmesi şeklinde öğ- renmiştik. Üstelik Kur’an bile yan üstü yatarken, uzanmışken okuyanları övgüyle anıyordu. Kalleşlik insanları Kur’an’dan kopartıp kendi otoritelerine bağlayanların tavrıydı. Kur’an’dan başlamak neden her babayiğidin harcı değildi? Çünkü eline abdestsiz alırsan çarpılırsın denilmekteydi. Hemen herkesin uzanabileceği, ona dokunabileceği bir yerde bulunmasın diyerek yedi kat muşambalara sarılıp duvarların en yüksek mıntıkasına asılan da Kur’an’dı. Osman Gazi’nin, güya kayın pederinin evinde kaldığı odada, asılı bir Kur’an var diye, edeben uzanıp yatmadığı efsanesi dilden dile dolaşırdı. Duvara asılı Mushaf’lar evden bir ölü çıktığında yahut bir çocuk doğumunda duvardan indirilir ve kenarına kişinin doğum yahut ölüm tarihi şerh edilirdi. Osman Gazi de eğer terbiyesi gereği yatamıyorsa açıp bari okusaydı; çarpılır mıydı? Bir toplum ki Peygamberine iftira ederek ona “Kur’an’ı kâfir beldelerine götürmeyin” dedirtmiştir, bir toplum ki yine aynı şekilde Peygamberine “kadınlara okuma yazma öğretmeyin” sözünü iftira olarak yüklemiştir, o toplumun münevverleri de bu büyük cürme karşı hareket etmemektedir, o toplum iflah olur mu? Allah ve Resulüne iftiradan büyük kalleşlik mi vardır? Ben daha ilk gençlik yıllarımdan itibaren aralarında bulunduğum Malatyalı Müslümanların rehberliğiyle hayata Kur’an ile başlayanlardan olduğum için Rabbime sonsuz hamd ediyorum.
Vahy’in misyonunu, mesajını erken yaşlarda öğrendiniz. Malatya Fikir kulübü M. Said Çekmegil Said Ertürk ve Bahaeddin Bilhan sıkı adamlardı altmışlı yıllarda. Şimdiki gençlere o dönemi özetlerseniz. Neler yapıyordunuz?
O dönemlerde evvela Said Nursi fenomeni tazeydi. Merhum kanaatimce sıkı bir aksiyon adamıydı. Rejim ile başlangıçta ciddi mücadele veriyordu. Eserleri de konuşmalarını dinleyen talebeleri tarafından kaleme alınıyordu. Elbet Said Nursi’nin bütün mücadelesinin temelinde İslâm vardı. Ancak talebeleri maalesef Kur’an’dan uzaktılar. “Üstadımız nasıl olsa eserlerini hep Kur’an’dan yazıyor, risale okursak Kur’an okuruz” diyor böyle sanıyorlardı. Ardından Necip Fazıl ve Büyük Doğu cereyanı Müslümanları arkasından sürükledi. Kendi lisanıyla söylersek “Allah demenin suç olduğu dönemde konuşmak”tı onun yaptığı. “Allah” diyor hapse atıyorlar, çıkıp bir daha aynı şeyi söylüyor yine hapis yatıyordu. Necip Fazıl’ın yaptığı sistemin dine karşı olan belki de onu ortadan kaldırmak isteyen kurucu iradesiyle mücadele etmekti.
Ancak Kur’an yoktu. Çünkü o böyle bir birikime sahip değildi. Ayrı- ca onun nazarında İslâm, siyasal mücadele ayrı tutulursa, ferdi anlamda bir Tanrı Kul’unun dizinin dibine oturmak ve onun şefaatini ummaktan ibaretti. Bununla onun mücadelesini itibarsızlaştırmak değildir maksadım. Bir vakıa tespitidir. Zaten asırlar boyunca Sünni dünya sosyal ve siyasal içeriği bo- şaltılmış ferdi bir Müslümanlık yaşamıştı. Halkın eline tutuşturulan ilmihal cihattan, hicretten, ahlak ve isyan bahislerinden arındırılmış bir itaat ilmihaliydi. Necip Fazıl ne yapsın; zaten başka bir dünyadan gelip bu camiaya katılmıştı. Halkın sindirilmişliğine karşı geçici bir reçete yazmaktı onunkisi. Kısacası bütün Müslüman âlemi uzun asırlar sürmüş bir fetretten uyanma sinyalleri veriyordu.
Cemalettin Afgani, Muhammed Abduh, Mehmed Akif ve Muhammed İkbal’lerle başlayan uyanış, diriliş, yenileşme hareketleri geniş kitleler ve siyasal iktidarlar tarafından aforoz edilse de kimi çevrelerde karşılığını buluyordu. Türkiye’de belki de ilk defa Malatya şehrinde küçük bir toplulukla da olsa sergilenen şey, işte bu tecdit faaliyetine bir katılımdı. Esasen ellili yıllarda Malatya’da müftülük yapmış olan İsmail Hatip Erzen, Ezherli bir âlimmiş. Onunla düşüp kalkan M. Said Çekmegil zekâ ve gayretini ortaya koyunca, örtülü bir Malatya ekolü doğdu. Tayinle bu şehre gelen bazı köy hocaları, eğer biraz ilimden nasipli iseler kısa sürede bu harekete katıldı, katkıda bulundular. Birlikte neler yapılıyordu? Bir kere kimse artık Kur’an okumaktan, ona dokunmaktan, onu eline almaktan korkmuyordu. Çekmegil’in dükkânı bu işin akademisi idi. Malatya Fikir Kulübü orada faaliyetini sürdürüyordu. Biz, büyüklü küçüklü, okumuş okumamış bütün Müslümanlar fikir kulübünün çalışmalarına katılıyorduk. Ebu Hanife’nin metoduyla orada evvela doğru düşünmeyi öğrenmeye çalışıyorduk. Çünkü Müslümanlar maalesef düşünmekten uzaktılar ve yalnızca körü körüne itaati öğrenmişlerdi. Tartışmaktan, fikrini belirtmekten, yorum yapmaktan korkutulmuşlardı. Böyle yaparlarsa dinden çıkacaklarını sanıyorlardı. Biz, düşünürken kişilerin dinden çıkmayacaklarını, fikir serdetmenin herkesin hakkı olduğunu öğrendik. En önemlisi Allah’ın Kitabı’na bütün insanların eş değerde muhatap olduklarını söyleyip durduk.
Bir de bu diyalektiğin içinde şiirin varlığını pek anlamlandıramayanlar var. Şiir neyin ifade biçimidir?
Ben zaten şiir denilen soylu bir meşguliyetin ardına düşmüş bulunduğumdan ötürü Malatya ekolü ile tanışmıştım. Ve bu ekol de beni bu meşguliyetlerin bir neferi olarak bulup aralarına katmıştı. Evet, elbette bu memlekette Kur’an okumak ile şiir yazmayı yan yana getirmek, birlikte anmak maalesef tuhaf duruyor. Malatya ekolü ile tanışmamışken benim Yeni İstiklal, Türk Yurdu gibi dergilerde (daha on altı yaşındayken) şiirlerim yayınlanıyordu. Ailemden ötürü Müslüman’dım. Yine ailemden ötürü şairdim de. Harput türküleri dinleyerek büyüyen birisi başka ne olur?
Düşünce hürriyetine devletin izin vermediği o tarihlerde şiir iyi bir sığınaktı. Önümüzde rehber olarak da Mehmed Akif ve Necip Fazıl duruyordu. Birisi “Eğer çiğnenmemek isterseler seylab-ı eyyama/ Rücu etsinler Müslümanlar sadr-ı İslâm’a” diyordu. Öteki de “Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya” şeklinde bir uyarıda bulunuyordu. Harput türküleri ise bir ince görüş sağlıyordu insana: “yüzünde göz izi var/ sana kim baktı yârim.” Bütün bu etki alanlarını birleştirdiğiniz vakit imanımla, şiirimle ve kavgamla ben çıkıyorum ortaya. İnsanlar başlangıçta her iki meşguliyeti birbiriyle telif etmekte zorlandılar. Kolay değildi, mutaassıp ve salt aforizmacı bir muhitin insanıydık. Şiir ve sanat hafife alınan işlerdendi. Kur’an’ı elimize almaksa haddi aşmakla eşdeğer sayılıyordu. Herkes gibi yapmıyor, başkalaşıyorduk. Hem şiir yazıyor hem Kur’an okuyorduk, bu nasıl bir mücadeleydi? Bir öncesi var mıydı? “Öldürürken de güzel öldürünüz” nasihatine muhatap bir toplum şiirsiz yapamazdı/ yapmamalıydı. Kaldı ki Malatyalı önder M. Said Çekmegil aynı zamanda bir şairdi. Akif ve Necip Fazıl’ın şiir anlayışları ise bütün imanımızı okşuyordu. Ayrıca idrak ettiğimiz İslâm’ı ulemadan filan değil, şairlerin önderliğinden ötürü bilinçle benimsiyorduk. Önümüzde ilim ehli insanlar yoktu. Bugün bile neredeyse bütün dünyanın ideolojilerini sü- rükleyenler çoğunlukla sanatkârlardır. Sırf Filistin davası hatırlansa görü- lecektir sanatkârlar o mazlum halkın en önünde yer almaktadırlar. Mesela bizim dönemin komünistleri de Marks, Lenin, Troçki okuyarak mı komünist olmuşlardı? Ben altmış sekiz kuşağındanım. Etrafımdaki komünist yaşdaş- larım Nazım Hikmet ve Ahmet Arif okuyarak bilinç keskinliğine ulaşıyorlardı; bunun da yakın tanığıydım. Şimdi isteyenler yeniden düşünsünler diyalektik ile şiir arasındaki alakayı.
Kim savunursa savunsun geçmişinizi /kendi ellerinizle bozdunuz kendi güzelliğinizi. Dünyada olup bitenlerin “oldubitti” ye getirilmesinde bizim rolümüz nedir?
Bağışlayın ama benim hiçbir rolüm yoktur. En azından farkına vararak katkıda bulunmamışımdır. Zira gördüğünüz gibi yirmili yaşlarda yazdı- ğım dizelerdir soru içerisinde aktarılanlar. Ne var ki halklardan bilgilerin bir kısmını saklayanların büyük vebali vardır mevcut cürümlerde. Hayat “oldubitti”ye getirilmeyecek kadar ciddi bir imkândır. Malum bütün insanlar yeryüzüne temiz fıtratla geliyorlar. Hepsi haniftir onların. Bozulmalar, ayak kaymaları sonradandır. Ne ölçüde dehşetli zulümle muhatap olurlarsa olsunlar başkalarının giremediği dehlizleri vardır insanların. Oraya Allah İlahî Ruh üflemiştir ve kişinin kendisinden başkası dokunamaz ve hükmedemez. Zulümler asla mutlak değildirler. Allah’ın Salih kullarına İblis ve elemanları yaklaşamaz bile; yeter ki onlar kalplerinin ancak Allah zikri ile tatmin olacağını unutmasınlar. “Her insanın içinde kendini hesaba çeken bir kendi vardır” denilmiştir. Buradaki ‘kendi’, vicdan, sağduyu, sezgi, altıncı his ve nihayet kalbin akletme fonksiyonuna karşılık gelmektedir. Ve tıpkı bitkilere giren kurtların büyük ölçüde kendi içerisindeki dezenformasyondan kaynaklandığı gibi insanın kurdu da daha çok kendi içerisindedir. Başlangıçta dünyaya güzel, kerametli ve yüksek bir kıvamda gelen insan, kendisini var eden Allah’tan başkasına dua eder, başkasından yardım diler ve başkası- na kulluğa yönelirse fıtratını bozar, kirletir. “İnsanı dışarıdan kuşatan zulüm yoktur” sözü Sosyolog Cevdet Said’e aittir. Bu durumda bütün “oldubitti”- lerde kusur elbette kişilerin bizzat kendilerindedir. Zira tabiatta bizatihi şer mevcut değildir. Eşyanın aslı ibahedir (helallik) denildiği unutulmamalıdır.
“Kaç Müslümanlardan, sığın Müslümanlığa” İkbal bu sözü söyleyeli çok uzun yıllar oldu. Durum halen aynı mı?. Müslümanların beslenme kaynaklarında ya da biçimlerinde bir problem mi var?
Durum halen aynı değil elhamdülillah. Çünkü insanlar, az önce de söylediğim gibi, suyun gözesine ulaştılar. Gerçi Kur’an’a yöneliş yeni baş- ladı. Onun tedris eylediği ahlak belki henüz geniş kitlelerin sadrına tam anlamıyla yerleşmemiştir. Ancak takdir edilmelidir ki Müslümanlar Kur’an’ı korkusuzca ellerine almaya daha yeni başladılar. Kur’an’a yaklaşmaya ihtiyati tedbirler, barikatlar koyan köhne hocaların hışmından yeni yeni paçalarını kurtarmaya başlıyorlar. İkbal’in insanları sakındırdığı Müslümanların cürümleri neydi acaba? Ellerindeki ilmihal kitaplarında namaz bahsine tam iki yüz elli sahife ayrılmışken, ahlak bahsi ancak dört sayfada anlatılıyordu; sebebin başı budur. İkincisi İslâm Âdemden beri yegâne semavi ve kitaplı dinin adıdır. Bu bakımdan ancak kitap kaynaklı eylem ve davranışlar ona mal edilebilir. Kur’an’dan uzak dindarlığın beslenme kaynağı şifahidir, kulaktan dolmadır. Bu da beşeri zaafları önemli ölçüde üzerinde taşır. Çünkü aktarıcı neticede sizin gibi bir insandır ve referansı da Peygamberde olduğu gibi Allah değildir. Bugün Müslüman dünyada yerel, bölgesel mezhep ve meşrepler, dar anlayışlar, dinin yerine ikame olunmuş görünmektedir. Şiilik, Sünnilik, hanifilik, vahhabilik, selefilik türü adlandırmalar ve kimlik ibrazları hep sonradan doğmuştur. Ama çoğu yerde dinden daha çok belirleyici ve tanıtıcı fonksiyonu vardır. Mezhepçilik, fırkacılık, tarikatçılık gibi oluşumlar masum birer mektep olmaktan çıkmış itikada dâhil edilmiştir. İkbal’in gö- rüp uyardığı tehlike budur.
“…kimi bir ölünün toprağına bağlayıp umudunu/hazreti İsa’yı beklerken Mehdi diye /kimi düşlerinde çıkagelen Hızır’la uğraşıyor /kimi cebinde günaydın gazetesi /ağzı oruçlu / kiminin destan oluyor abdest alarak saygı duruşu.”bu dizelere ne tür eleştiriler geldi ve kimlere söylenmiştir bu sözler?
Size itirafta bulunayım, yalnızca bu sözlerime değil yazıp ettiğim daha keskin nice kanaatime karşı yazılı anlamda ciddi bir eleştiri aldığımı hatırlamıyorum. İnsanlar benim söylediklerim karşısında sürekli arkadan konuşmayı seçtiler nedense. Dedikodu biçiminde eleştirildiğimi sıklıkla duyarım. Ancak yüzüme karşı yürekli bir çıkışa öyle hasretim ki! Ve zaten benim bütün eleştirilerim de aralarında yaşadığım toplumda ciddi bir eleş- tiri kültürünün yaygınlaşmamış olmasına dair değil midir? Dedikodu gibi çirkin bir ahlakı seçenler, uyarı, ikaz ve eleştiriden maalesef sakınmaktadırlar. Bunun yerine geleneksel anlamda hoşgörü, ayıp örtücülük, görmezden gelme gibi güya daha takva davranışlar sergilemektedirler. O hoşgörü değil midir ki toplumun iflahını sökmüştür. Kaldı ki hoş görmenin de bizdeki modeli Allah’ın hoş gördüğünü hoş görmek olmalıydı. Gelin görün ki uygulama tam tersine gerçekleşmektedir. Günaha, küfre, şirke göz yummayı, ses çıkartmamayı, onlarla dost olmayı bile önerecek ölçüde ileri gidilmektedir kimi çevrelerde. Sadece şu Hz. İsa’nın diriliği, Mehdi ve Hızır meselesi sahih biçimde anlaşılsa bile toplum kurtuluşa erecektir neredeyse. Esatire, menkıbe, masal ve kıssalara boğulmuş bir toplumu hisse almaya çekmek ne kadar da zormuş. Mesela benim İslâm anlayışıma takılan onu aforoz eden hoşgörücüler, Hülya Avşar’ın mavi boncuğu, cevşen ve muskasını alkışlı- yorlar. “Benim batıl itikatlarım vardır” diyen şarkıcıyı muhatap alıyor beni kıyılarına bile sokmuyorlar. Ben de içimi boşaltmışım soruda geçen dizelerde.
İnsanımızın kimliklerindeki çözülme, dünyadaki kirlenmenin bir boyutu olarak görülürken kirlenmeden çokta şikâyet edilmiyor sanki “…Allahım, nasıl dayanılır, kıyam durulur /şehrin kirlenmiş toprağında…” Kirlilikten neyi kastediyorsunuz?
Benim açıklamakta zorlandığım şey şu sorudur: geçmişe tapınma düzeyine çekilen muhafazakârlığın meşruiyetini kim savunabilir? Eski ramazanlar neden şimdikilerden daha iyiymiş mesela? Eskiye sığınarak insanlar ne yapmak istemekteler? Modern zamanlar diye adlandırılan yaşadığımız çağı yerden yere vurup eski zamanları göklere çıkartmakla nedir kazanılan? Allah, bizi bu zamanda yaratarak bize zulüm mü etmiştir? Yoksa herkes kendi zamanında mı imtihan olunmaktadır? Eski zamanlar tertemiz, şimdiler ise olabildiğince kirli, denilebilir mi? Temizlik de kirlilik de izafi kavramlardır ve uygulayıcısına göre değişkenlik arz ederler. Öncekiler iyiydi, şimdiki insanlar kötü; böylesi bir denklemin hak ve hakikatle ilgisi kurulabilir mi? Geçmişin bozulmalarıyla bu günün bozulmaları arasındaki farkı gözetmeden mukayese yapmak yanlıştır. Geçmişte başka türlü bozukluklar vardı şimdi ise başka. Bu yüzden şimdiler daha kötü eskiler daha iyi değildi. Yahut bu günlerde yaşanan kötülüklerin benzerleri geçmişte yoktu diyerek, eski zamanlar sırf bu sebepten temize çıkartılamaz. Çünkü her dönemin kötülüğü o dönemin karakteriyle doğru orantılı bir kötülüktür. Meseleyi kadın unsuru üzerinden anlamaya çalışalım. Önceleri kadınlar sokaklarda bugünkü kadar dekolte kılıklarla dolaşamazlardı. Tahrik edici kıyafetler giyinemez, bunca açık saçık gezemezlerdi. Bu kötüdür. Bu kötülük yeni zamanlara mahsustur. Evvela şurası göz ardı edilmemelidir ki bu hadise sadece Müslüman toplumlar için söz konusu değildir. Hıristiyan, Yahudi ve diğer din mensuplarının kadınları da tahrik edici kılıklarla toplumsal hayata girmiyorlardı. Utanç, hayâ, iffet kavramları belli ölçülerde bütün dillerde ortak kullanılıyordu. Batıda kadınların açık kılıkla denize girmeleri doğudakiyle hemen hemen aynı tarihlere rastlar. Bu böyledir pekâlâ, geçmişte kadın unsuruna reva görülen mevki üzerinde bir düşünelim. Kendisine okuryazarlık öğretilmesi uydurma Peygamber hadisiyle önlenen, kamu ve iş hayatında asla yer verilmeyen, aklının azlığına inanılan, bu sebeple fikir sahibi olamayan, harem denilen kafeslerin arkasında erkekleri tatmin edip çocuk doğurmaktan başka hiçbir işlevi olmayan kadın nasıl bir kötülüğe maruz bırakılıyordu? Hangi ilmi ve vahyi gerekçeyle yapılıyordu bu? Kadın adeta toplumsal anlamda canlı bir organizma bile değildi. Bunu meşru gösterecek babayiğit var mıdır? Öyleyse bırakılmalıdır şu eski yeni tartışması. Herkes çağının çocuğudur. Müslümanlar her çağın fıkhını yeniden üreterek ancak canlı bir İslâmî hayatı sürdürebilirler. Dünkü şehirlerin zemininde kadın unsuru yok diye kirliydi, şimdi ise kadın şahsiyeti yerine çoğunlukla onun eti ve budu asılıdır diye kirlenmiştir.
Hakikati olmayan bir dünyanın ürettiği değerlere karşı duruşumuz ne olmalıdır? Her şeyin içini boşaltan modernizm’e karşı hangi düşünce farzdır? Düşmanımız kim? Savaşacaksak kiminle savaşmalıyız? Ya da Abdulkerim Suruş’tan mülhem ‘kim savaşım verebilir?’
Zaman bizim düşmanımız değildir. Modernizm denilen bir zaman da esasen yoktur. Bütün zamanlar, içerisinde yaşayanlar için kelime anlamı itibariyle moderndir, yenidir. Gelelim meseleye, bugün dünyaya modernizm değil zulüm egemendir. Aslında dün de umumiyetle böyleydi. Sadece zulüm payidar değildir, bunu iyi biliyoruz. Bu manada biz muhalif bir söylemin sahibi değil muvafık insanlarız. Fıtrata, oluşa, varlığa, tabiata muvafıktır bizim inanç ve eylemlerimiz. Muhalif olansa şeytandır. Öyleyse biz kimseye düşman değilizdir ancak birileri bize düşmanlık etmek üzere Allah’tan mühlet almışlardır. Sahih iman ve Salih amel sahibi olursak onların bizim üzerimizde bir etkinliği kalmayacaktır. Dolayısıyla muvafık insanların mümeyyiz vasıfları arasında muhalefet ve düşmanlık yoktur. Bizim dinimizin adı bile s l m kökünden gelir ve dost olmak, uyum içerisinde bulunmak, sulh ve selameti öncelemek demektir. Hangi düşünce değil düşünmenin her türü müreccahtır. Burada problem neyin düşünce olup neyin olmadığında toplanmaktadır. Kimileri heva, heves ve arzuyu düşünme sanmaktadır. Fıtrata uygun yani maruf bir noktadan kalkışarak sürdürülen arama eylemi düşüncedir. Ve bunun her türlüsü makbuldür. Oysa münkerden hareketle sürdürülen eylem ancak heva, heves ve arzu adını alabilir. Birbirine en ziyade karıştırılan eylemlerdir bunlar. Kimler savaşım verebilir öyle mi? Bizim gibi doğru düşünen, hak, hakikat ve adaleti gözeten insanlar her an batıl, zulüm, nifak, münker, fısk, fücur, vesvese gibi şeytani fitnelerle savaştadırlar. Yeryüzü hayatı zaten Hak ile batılın savaş sahnesinden başkası değildir.
Modernleşme ile toplumlar Protestanlaştırılıyor bugün. Sizce Müslümanlığımızın nereleri aşınmıştır? Nasıl bir imtihandan geçiyoruz?
Var sayalım ki (nasıl bir gücü varsa) şu modernleşme denilen ejderha insanları Protestanlaştırıyor. Protestanlık herhalde kötü bir şey ki bunu olumsuz bir gelişme olarak görüyorlar. Peki, Ortodoks veya Katoliklik iyi miydi? Bakınız Protestanlığın bu saydığım ikiliden başka alternatifi bulunmamaktadır. Ve her üçü de bizin dünyamızın dışarısında türemiş mezhep cereyanlarıdır. Bize ne bunlardan? Müslümanlığımızın hiçbir tarafını aşındırmaya da güçleri yetmez. Olan şudur ki dünyaya asırlardan beridir egemen bulunan Ortodoksların, muhafazakârların, gelenekçilerin eli giderek zayıflamaktadır. Modernizm düşmanlığı gelenekçilerin cürümlerini kamufle ettikleri kirli bir tezgâhtır. Modernizm denilen şey gelenekçileri suçüstünde yakalamıştır. Çırpınışlar bundandır. Müslümanlığın aşındığı filan da yoktur; aksine bahsi geçen mezhep kavgalarının, gayrı insani sürtüşmelerin arasından sıyrılarak Müslümanlaşma daha sahih idraklere doğru seyir halindedir. Evet, bozulan, değişen, aşınan bir şey vardır, o da Müslümanlık değil Müslümanlık yerine ikame olunmuş gelenek ve törelerdir. Besmeleyle yatıp kalkan Müslümanlar asla korkulu rüya görmezler. Onların Allah’a olan güven ve emniyetleri şaşmaz, şaşırtmaz bir emniyet supabıdır. Geçtiğimiz imtihan bütün insanların tabi tutulduğu evrensel iman ilkeleri hakkındadır. Allah’a şirksiz iman, ahrete şeksiz şüphesiz iman ve Salih amelle sınanıyoruz. Amentümüz, imanın evrensel asgari müştereği budur.
Kente hâkim olan dünyevileşmiş akıl, Müslüman’ın zihniyet dünyasını sizce nasıl inşa etmeye çalışıyor? Şehirlerimizde uğradığı- mız cemaatler akil adamlar, sohbet evleri ve kitapevlerimiz yok artık. Mektup yazacak arkadaşlarımız nerede? Mektup da yok artık. Ben güvercin beslemekten yanayım siz ne dersiniz?
Güvercin besleyip eşinden dayak yemek istiyorsan bir diyeceğim olamaz. Çünkü oturduğumuz apartmanların pencere önlerine konarak oraları kirletiyorlar. Camları temiz tutmaya titizlenen hanımların korkulu rüyasıdır güvercinler. Ben pencere kenarına kırıntılar koyarak denedim ve ağzımın payını aldım, sen de dene istersen. Kentlere hâkim olan akıl değil hevadır. Bu kelime üstten alta düşmek anlamına gelir. Heva düşük şeyleri muteber gören bir bakış türüdür. Oysa akıl böyle değildir ve onun kullanılması daima övülmüştür. Bu birincisi. İkincisi ise doğrudur alçak, boş, gayrı meşru temayülleri propaganda ederek ahalisini sapıklık ve sürekli şaşkınlı- ğa çağıran rant ekonomisinin kentlerine karşı hazırlıklı bulunulmalıdır. De- ğirmen çarkı gibi gaflete dalanı dişleri arasında ezip un ufak edebilir. Ben o kanaatteyim ki eğer biz varsak, ayaklarımızın üzerinde dik duruyor ve yere sağlam basıyorsak, inançlarımızdan yeterince eminsek akil adamlar, sohbet evleri ve mektuplar da var olacaktır. Biz ortada yok isek, bir kimliğimiz, kişiliğimiz, kalabalıklar arasında kaybolmayan makul ve maruf bir bilinmiş- liğimiz yoksa hülasa bir fikrimiz yoksa varsın mektuplar da mektepler de olmayı versin. Kendimizi kent değil kendimiz inşa edelim. Bunun yolu kendi gündemimizi magazin veya aktüalitenin tayin etmesine bırakmamaktan geçer. Gündemimizi her gün kendimiz tayin edecek ve her gün evimizden çıkarken kapımızın önünde üzerinden atladığımız çıtayı da bir basamak yukarıya çekeceğiz. Denk olmamalı bir günümüz bir önceki günümüze. İşte o vakit bizim şahsiyetimizden umutlu olunabilir.
Bugün küresel güçler dünyaya, İslam dünyasında demokrasi talepleri varmış gibi gösteriyorlar. Aslında Hangi ülkeyi hangi rejimle egemenlikleri altına alıyorlarsa, galiba sevdikleri de o rejimler. Ne dersiniz?
Tamam, diyelim ki küresel güçlerin böyle emelleri mevcuttur. Ancak İslâm dünyasında da tam demokrasi olmasa bile benzer taleplerin bulunduğu inkâr götürmez. Kimi adına demokrasi kimi de şura filan diyerek baş- ka yönetim modellerini özlemektedir. Niçin; çünkü tamamına yakını hala ilkel saltanat rejimleri, tek adam hükümranlıklarıyla yönetilmektedir. Ben demokrat biri değilim, bunu defalarca yazdım da. Ancak Suriye’de bir köyde inek besleyerek yaşamasına izin verilen sosyolog Cevdet Said’in kendi toplumu için seçimli bir yönetim (hadi isterseniz demokrasi diyelim adına) istemesini de anlayışla karşılıyorum. İslâm dünyası yönetimleri işte ortadadır. Halklarına zulüm, kan ve gözyaşından başka bir şey vermemektedirler. Batı dünyasının yöneticileri başkalarını sömürüyor lakin kendi halklarına böylesi zulümler reva görmüyorlar. Dünya insanlığının gözünün önünde cereyan eden bu modeller herkesçe elbette mukayese edilmektedir. Hangisini tercih edersiniz diye kime sorsanız, biraz izan sahibi olan ne cevap vereceğini bilir. Küresel güç dediklerimiz boyunduruğu altına alamayacağı yönetim modelini neden istesin? Yeri gelir sömürdüğü ülkede diktatörleri destekler yeri gelir demokrasi ihraç ederek sömürüsünü sürdürür. Burada soru şudur; sömüren suçludur, peki, sömürülen temelli suçsuz mudur?
Ben Asya’lı Bir Ozan, Hayatımın Bahanesi, Çamurlu Bir Irmak, şiir kitaplarınız. Deneme ve roman/hikâyelerinizden oluşan 9 kitabınız var. Öyle bir amacınız yok ama çoğu kişiye de kendinizi beğendiremediniz. Düşünce adamlığı ile şairliği bir götürmeniz mi bunun arkasında yatan neden? Hep ayrı düşünülür ya…
Bismillah… Bilmediğiniz dört kitabım daha var. Sayı önemli değil ancak “Sevda Söze dönüşmez”, 1998 yılında yayınladığım son şiir kitabımdır. Ama o yıl rabbimin bana yaşattığı dünyevi bir acı demek ki kitabımın da savrulmasına neden olmuş.
Evet, çok kimsenin beni beğenmediğinin farkındayım. Özellikle bizim kesimin köşe tutucuları. Antipatik yaratılışlı mıyım? Asla. Tavrım, üslubum mu itici? Sanmıyorum. Ama benim iddialarım ve inançlarım çoğunluklardan farklı. Açıkçası kendimi insanlara beğendirmek maksadıyla bir şeyler yapmak benim inançlarımla bağdaşmıyor. Dileğim odur ki, kendisinden razı olduğum rabbim benden razı olsun, beni beğensin.
Dahası Allah bir sinede iki kalp yaratmamıştır. Çift kalpli, çift gönüllü birilerine rastlarsanız bilin ki karşınızda bir mürai vardır. Korkun ondan, uzaklaşın oradan. Zira riyakârlığın kokusu bile öldürücü tahripkâr bir şer gücü maliktir. Allah’ın bir sinede iki kalp yaratmaması demek, insan fiillerinin varlık sebebinin düalist değil tek merkezli bir yaratış olması demektir. Bir iş, bir eylem, bir ustalık düşünün ki insanın herhangi bir duygusunun eseridir ama bu işten aklın haberi yoktur. Veya herhangi bir insani tefekkü- rün duygulardan bağımsız ve habersiz doğması, üretilebilmesi size mümkün gözüküyor mu? Kişi kendi fiillerinin yaratıcısıdır, bunca iktidar ve iradesi vardır, artık bunu görelim.
Düşünce adamı ve şair. Nezdimde her şair düşünce adamı her düşünce adamı şairdir. Düşünceleri ve/veya şiirleri kâğıda dökülmüş birilerini tanıyoruz biz. Yazmayanlar yahut kendini bize tanıtmayanlar meçhul ama mevcutlar. Düşünmeyen bir şair, şuur (şiirle aynı kök)suz bir düşünce adamını siz tasavvur edebiliyor musunuz?
Düalisttik (ikici) mantık bu iki işi birbirinden ayırmıştır. Aynı mantık aptalca bir tasnifle ilmi bile pozitif ve negatif diye ikiye ayırıyor. Biliyor musunuz İmam Şafii yani Muhammed bin İdiz şairdi. Birileri onun yalnız fakih yönünü bilir. Ama sıkı bir tabipti O. Mehmet Akif, Necip Fazıl, Sezai Karakoç son dönemin bu üç ustasının da her iki kimliği yani düşünce adamı ve şair kimlikleri birbiriyle içselleşmemiş mi?
Ha, düşünmeyen şair yok mu? Var gibi görünüyor. Yahut düşünceden olabildiğince sakındığı gözlenen şiir yazıcıları mevcut. Fakat dikkatinizi arttırın göreceksiniz ki şair (şuur eden) de değiller. Delilerin de bir nutku vardır unutmayalım. Onlar sadece kurnaz spekülatörler, kelime oyuncusu Cin’ler diye anılacaklar. Müslüman Endülüs Medeniyetinin yıkılışını yorumlayan Horasanlı Ebu Müslim “Emeviler düşmanlarını kazanmak için dostlarını küstürdüler. Düşmanlarını kazanamadıkları gibi dostlarını da kaybettiler” demiş. İslam’ın son dönem tarihindeki tüm ümmet (topluluk) için neredeyse aynı tahlil, teşrin geçerli. Her toplumun büyük çoğunluğu için fethin sarhoşluğu, mağlubiyetin aşağılık kompleksi iflah etmez cerahatler üretiyor. Resulullah’ın Uhud yenilgisinin sebeplerini düşünün. Meyvelerdeki kurtlar da dışarıdan girmez. Sanılanın tam aksine bizzat aynı bünyede oluşur. Kar bile kurtlanır ikinci yıla kalırsa biliyor musunuz? Ve sonra o şaheser kelamı kibarı hatırlayın: “Cehenneme giden yol iyi niyetle döşeli taşların üzerinden geçer”miş. Kanaatimce bizim cephede görünen safımızdan birisinin mesela, verdiği alelade bir sözde durmaması, yalancı politikacılık yapması, bir saat önce söylediğini iki saat sonra inkâr etmesi, kaypak, nankör ve kindar bir ahlakı sürdürmesi, böyle bir görüntü arz etmesi, yeni bir haçlı seferinden ziyade tahripkâr bünyemizde. Yeterli mi?
İçinizde kavgayı tek sevda olarak saklıyor, hıncınızı ve sevincinizi taze tutuyorsunuz. Kentin en işlek caddesinin tam ortasında, kente karşı bağrından kuşlar uçuran bir adamın; “Kent”e bakışı nedir?
Ben kentsoylu bir insanım. Fıtri aidiyetimi, mensubiyetimi özümsemişim, benimsemişim. Bunun böyle olmasından razıyım. Bir çingenenin kuzusu olarak doğsaydım da tutumumun değişmemesi gerektiğine inanı- yorum. Burası ayrı bahis. Kentsoyluluğun kazanımları yanında büyük riskleri de var. Onu benimseyen insan için sorumlulukları ağır. Her an boğazlanma tehlikeye maruz kaldığımı hissetsem de şehirlerin dışlında yaşayamazdım. İnsan kalabalıkları dışarıya yansıttıkları yaşama biçimi ve tarzlarıyla büyük azaba, acıya gark ediyorlar beni. Ama insanlarsız bir dünya da düşleyemiyorum. Şehirlere karşı şerbetliyim. Hem dirençli hem sevdalıyım. Kent/şehir medeniyet demektir. İlk medeniyetleri Allah’ın elçileri kurmuşlardır yesrip’i Medineleştiren son Allah elçisi tarihte aktif rolü bulunan önemli, dahası mukaddes bir şehrin çocuğudur. Cuma namazı ancak büyük beldelerde kılınabilir. Mümin sıfatımla Cuma namazı kılınabilecek büyük beldeleri var etmekle ödevliyim diye düşünüyorum. O günlere erişebilecek miyim, öylesi zamanlar ve beldelerin tadına varabilecek miyim diye hasretlerim kabarıyor. Kuşlarım yuvalarından kalkıyorlar.
Kimliğinizin önüne ve arkasına hiçbir takı eklemiyorsunuz ve eleştirilerinizi yönelttiğiniz bir kesim de maneviyat simsarlarıdır. Kimdir bunlar? Dünyayı elinde bulunduran egemen güçlerin giderek demokrasi, insan hakları söylemleri yanına mistik, kutsal ve metafizik öğeler de katarak doğu toplumlarının aydınlarına “din geri dö- nüyor” imajı vermelerini “Asya’lı bir ozan” olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?
‘İslamcı’ ifadesinden başlayalım isterseniz. Hazır İsmet Özel bile yakınlarda “ben İslamcıyım” dediğine göre olabildiğince aktüel/güncel bir niteleme. Soruyorum, bu ismi kim taktı bize? Araştırın, göreceksiniz ki, Allah bizi böyle çağırmaz. Doğuştan kulağımıza üflenmiş viladi bir isim de değil. Peki nedir bu tavır? Ben, bize Allah’ın bize taktığı isimle anılmaktan iftihar etmek/övünmek istiyorum. Allah, benim gibi inanan ve düşünenler için doğrudan “Müslüman” demiş. Öyleyse niçin başka bir ünvanla çağrılmak isteyeyim. Niçin başkalarının bana yafta diye taktıklarından memnun olayım. Allah’ın hoşlanıp hoşlanmadığını bilmediğim kimliklere saklanmak yerine O’nun hoşlandığını seçmem daha yakışık almaz mı?
Bir dönem mürteci, şimdilerdeyse gerici namıyla birileri birlerini isimlendiriyor. Mürtecilik olumsuz bir sıfatsa ve o sıfat bende sahiden mevcut değilse, sırf bir tür azınlık psikolojisi taşıdığım için yahut düşmanıma karşı hırsla kalkışarak mürteci sıfatını niçin benimseyecekmişim? Laf olsun diye bile onu üstlenmem. Bu işin şakası olmaz. Üstelik hırsla kalkanın zararla oturacağını bildiğim halde. Bu nitelemeyi bana yöneltenler varsa döner onların suratına fırlatırım. Her insanın birbirini tamamlayan iki sıfatı vardır. Birinde edilgendir birinde etken. Vehbi/fıtri kimlik ve kesbi kimlik. Vehbi kimliğimizi kendimiz seçmiyoruz. O konuda kime ne itirazda bulunma hakkımız var ki? Kesbi kimliğimizi kendimiz seçiyoruz. Onu adlandırmak, vasıflandırmak bize düşer. İnsanlar bana ne diyecekler diye tasalanmak yerine ben kendimi nasıl tanımlamalıyım diye düşünmeliyim. Ben irade iktidardan yanayım. Mutlak irade ve iktidarsa biricik hüküm ve hikmet sahibi, malik-el mülk olan Cenab-ı Hak’tır. O da mülkünü müminlere musahhar kılmıştır. O mülk üzerinde bir nesne değilim ben. Eşref-i Mahlûkatım. Bu yüzden başkası beni tanımlayamaz. Ben Allah’ın özne kıldığıyım. Tanımlanan değil Allah’ın izniyle tanımlayanım. Ben müminim. Yeryüzünde halifeyim. Asla muhalif değilim. Muvafıkım. Allah’tan başkasına kulluk edenlerdir muhalif olanlar. İlk muhalif iblis’ti. Ötekilerse İblisin izleyicileri. Kendi diliyle konuşmasını ve/veya konuşmasını beceremeyen kimi Müslümanları aldatanlar, Allah’ın salih kullarını aldatamayacaklarını ah bir bilseler. Muhalif, mürteci, reaksiyoner sıfatını kendine yakıştıran Müslümanlar imanlarını kontrol etsinler. Çünkü benim gözlemlediğim maneviyat simsarları her vakit böylelerinin suladıkları çimenliklerde yetişiyorlar. Şimdi bakın siz bile sorarken “dünyayı egemenliğinde bulunduran hakim güçler…” diye söze başlıyorsunuz. Halbuki bence dünyayı elinde bulunduran, cümle nefsler kendisinin kudret elinde olan, dünya ve ahirette yegane güç Allah’tır. Halen ve her zaman Allah’ın dediği olmaktadır. İnsanların Müslümanlığı seçmeleri ayrı, ilahi toplumsal yasaların tatbiki ayrıdır. Yani birey sıfatıyla insan hududu ile toplumların hududu bir değildir. Mesela bir toplum nasıl bir yönetime layıksa öyle yönetilir. Bir toplum kendinde olanı değiştirmedikçe Allah onları değiştirmez. Emanetleri ehline teslim etmeyen toplumlar iflah olmazlar. Bir toplum küfürle payidar olabilir ancak zulümle asla…Şimdi sıraladığım ilkeler çerçevesinde bireylerin inancını bir an için unutarak dünya toplumlarına bir nazar atfedelim. Bu ilkeler Allah’ın şeriatıdır. Ve yeryüzünün her bölgesinde bu ilahi toplumdaki yasalar geçerli ve yürürlüktedir. Sözgelimi İsviçre iyi mi yönetilmektedir. Diyorum ki ben onlar Allah’ın bu toplumsal yasalarını tuttukları için, onlara uydukları için iyi yönetilmektedir. Şimdi yeniden sorabilirim: Dünyayı elinde bulunduran egemen güç kimmiş?
Barbarların, Vandalların, ceberut ve despot kafalıların, militarist zihniyetlilerin de bir şeytani gücü var elbette. Onların “dinin geri döndüğüne” dair iddiaları da, demokrasi, insan hakları türünden empozeleri de içi boş, sahte yapılardan ibarettir. Din nereye gitmişti ki geri dönsün? Sonra hangi din geri dönüyormuş? Kur’an’a göre onların tutumları da tek tek din diye isimlendirilir ve batıldır. Yalnız bir nokta var ki insanlığın tüm yükselme dönemlerinde gözlemlendiği gibi yeni zamanlarda Müslümanlar yeniden düşünmeye başladılar elhamdülillah. Zaten Müslümanlar düşünmeye baş- ladığı için insanlığın yükselişi de başlamıştır. Bundan korkanlar varsa, korkunun ecele faydası yoktur. Mistik, metafizik ve kutsal kavramların da benim zihnimde herkesinki gibi bir tekabülü yoktur. Tıpkı demokrasi ve insan hakları kavramlarında olduğu gibi. Çünkü benim dünya görüşümde düalizm yok. Madde ve mana birbirinden ayrı, kopuk ve bağımsız düşünülmemesi gerektiği gibi birbirine rüçhaniyetleri de yoktur. Ben idealistler benzeri bir ruhçuluktan ve materyalistler tipi bir maddecilikten çok uzağım. Size yığınla maddeperest mistik gösterebilirim. Nice materyalistin ise sayısız kutsalı olduğunu biliyorum. Her inanışın, her düşünüşün, her anlayışın kutsalı ve metafizik alanı vardır. İnkarcısı da bundan kurtulamaz. Zira madde ve mana Allah’ın hakikatleridir. Aksi halde ömrünü nefsle mücadeleye tahsis ettiğini savunan yüz okkalık tarikat şeyhlerini hangi kefeye yerleştirecektik. Sonra bronz fetişler karşısında önünü ilikleyen, mezarlar karşısında saygı duru- şuna geçen modern dünyayı nasıl tanımlayacağız? İşte onlar da fıtri mistik duygularını böylesine ilkel yöntemlerle ve ritüellerle yatıştırmaktadırlar. Biline ki insan bizim gibi ya yalnız Allah’a secde eder ya da onlar gibi Allah ile birlikte bir başka ilaha. Demokrasiyi düşünelim. Rusya demokrat, İran demokrat, Türkiye demokrat, Sudan demokrat, Cezayir demokrat, Amerika demokrat, Küba bile demokrat, bu ne tür bir aldatmacadır? Olabilir mi böyle bir şey? Zavallı halkları oyalıyorlar. Müminler bu oyuna kanmamalı. İnsan hakları ne demek? İnsanın kime karşı, ne hakkı varmış? Ne zaman hangi edimiyle hak etmiş? Bir kere Hak kavramı ne demek? Lügatteki karşılığına baktınız mı hiç? İslam nazarında bu kavramlar kof kavramlardır. İslam’da insanın hakkından değil Allah’a karşı sorumluluk bilincinden bahsedilebilir. Yani Takva’dan. Çok genişletmek istemiyorum ama tüm müminleri bu söylenip duranlara karşı ciddi bir teyakkuza çağırıyorum. O tuzaklara düş- mekten o tuzaklardaki yemlere aldanmaktan artık kurtulmaya baksınlar. İnsan kul’dur. Allah Hak’tır. Hakk’ın ve hakikatin yegâne sahibidir. İnsanın mevcutları Allah’ın ihsanı, ikramı ve bağışıdır. O yedirmese yiyemez O giydirmese giyinemezdik. İnsan hakları kavramı Allah’ı hak bilmeyen, insanın kulluğunu göz ardı eden ve insanı var edişin merkezine oturtan zihniyetlerin ürünüdür. Hak’kı insana nispet eden bir anlayış, Allah’ı ihmal eden bir anlayıştır. Doğu toplumlarını da batı toplumlarını da aldatan, yanıltan bu sö- mürücü, kan emici, zalim ve cahil terminolojiyle bizim ne işimiz olabilir ki? Bizim dilimizce söylersek, insan Allah’ın kuludur, O’na kulluk etmek mü- kellefiyetinden başka bir maksatla yaratılmamıştır. Eğer insan hak ettiğini sandığı değerlere göre yargılanacak olsa ahirette ancak avucunu yalardı. Bu yüzden bir müminler Rabb’in bizi ahirette adaletiyle bile değil merhametiyle yargılamasını dileriz. Zira eğer adaletle hesabımız kesilse terazinin bize doğru kefesinin her daim hafif kalacağını biliriz, bundan endişe duyarız.
Bu bağlamda münevver kimdir sizce? Veya aydınımızın çeliş- kileri nelerdir?
Münevver Allah’ın nuruyla kalbi aydınlanmış kimsedir. Her mümin bildiğince alim, takvasınca veli, çabası nispetinde de münevverdir. Mü- nevver beşerin insan suretine dönüşmüşüdür. Fıtri/Vehbi kimliğin, kesbi ahlakla izdivacından doğar münevver. (Münevver halktan biri) olmaktan çıkabilmeyi başarandır. Herkesin sırasında kalabalıkların hizasında durmayandır. Sıra dışına taşınabilendir. Türkiye’de sıra dışına taşmış birileri var. Halk safından çıkmış, kendilerini aydın diye tanımlamaktalar. Ne var ki Vehbi kimlikleri kazanılmış iyi ahlak yerine kötü ahlakla izdivaç etmiş. Vehbi kimlik herkeste İslam fıtratı olduğu için onu kötü ahlakla birleştiren en hayati çelişkiyi yaşıyor demektir. Nedir o kötü ahlakın tezahürleri? Türk aydını yerli değildir. Vehbi kimliğini, fıtratını inkâr etmeyi marifet sanmaktadır. Korkunç derecede bencildir. Hak’tan yana değil kuvvetten yönedir. Türk aydını ilim, marifet, estetik ve etik kavramları yerine şöhret, servet, kuvvet üçlemesinin izindedir.
Türk aydınının dindarı taklidinden yanadır. Tefekkür yerine aşkı, melankoliyi tercih eder. Hatta tefekkürün erdeme perde olacağını söyler. Ben idraki gelişmemiştir. Serapa bir tepkimeden ibarettir. Kulluk bilinci yerine kölelik ruhu taşımaktadır. El öpmek, önünü iliklemek, büyükler karşısında geri geri ilerlemek, sürekli hazırolda beklemektir onun şiarı. Delileri veli sayarak onun avucunun içini öpmek de bu aydına mahsustur. Son derece ürkek, korkak, ödlek ve kişiliksizdir. Her an bulunduğu yerde tam ters istikamete doğru dönebilmeye muntazırdır. Türk aydının dindar olmayanı bir festivaldir. Tepkileri tıpkı dindarınkine benzer. Birbirlerinden farkları azdır. İnce bir fark varsa o da bu aydın yarı resmi bir ağız kullandığı için zaman zaman resmi gazetede fotoğrafı yayınlanır, bu yüzden biraz da korkusuz bir görüntü arz eder. Sırtı kuvvetlidir yani. Kuvvete sırtını vermiştir. Ama onun da biraz üstüne yürürseniz ödü patlar. Hayatını suçlar ve suçluluk psikolojisi kaplamıştır neredeyse. Biz mi, bizi sorarsanız biz mümin münevverler arzın yüz akıyız. Allah’tan başkası önünde eğilmeyiz.
Sağa sola yalpalamadan ortada dimdik yürüyen, sağlam bir itikada ve diyalektiğe sahipsiniz. Bu yüzden de “Ağabeyime Mektuplar” ve “Düşünmek Farzdır” kitaplarını yazdınız. Nedir sizi buna iten sebep? Hangi anlamda problem var itikatlarımızda?
Nefsimden kaynaklanmıyor benim dik duruşum. İmanımdan doğuyor. İnsana İzzet veren, şeref veren iyi ahlaktır. Sağlam ve sahih din’dir. Ben, ben olarak bir izzete, bir şerefe ne hakla sahip olduğumu söyleyebilirim? Ben sakin bir yerde ölsem, sevdiklerim üç gün geçtikten sonra cesedimi bulsalar, burunlarını tutmadan bana yaklaşabilirler mi? Ortalığı kokutur cesedim. Nerede o cesedin şerefi, izzeti? Benim sağa sola yalpalamamı engelleyen, dimdik yürümemi sağlayan, beni sağlam bir itikat ve diyalektik sahibi kılan ne midir? Elbet beni sürekli hak ve hakikate kılavuzlayan İslam vahyidir. Denilebilir ki yaşadığımız ülkede hemen herkes (kimine göre %98) İslam’a iman ettiğini söylüyor. Doğrudur. Yani böyle söyledikleri doğrudur. Gerek geleneksel/folklorik anlamda gerekse biçimsel görüntüde bu ülkeyi bir şekilde İslam’la alakalandırmak, nispetlendirmek mümkün. Lakin sahih anlamda ve dürüstçe söyleyecek olursak kendini İslam’a nispet eden kalabalıklar ilahi vahyi hayatlarının mihverine oturtmadıkları gibi dünyevi ve uhrevi saadetin kılavuzu düzeyinde görmemişler veya gösterilmemiş. İtikatları İslam belki ama yol göstericileri başka. “Havada Bulut Var” ve “Kimliğimin Fotoğrafsız Yaprağı” kitaplarımda da benzer konulara değindim. İtikat ile iman arasındaki nüansı hatırlatmak istedim. Kur’an’da iman ettik diyen kimi bedevilere itiraz vardır. siz ancak teslim olduk deyin diye uyarılırlar. Zira iman henüz sinelerine yerleşmemiştir. İman için bir süreye bir sürece ihtiyaç vardır. o süre tefekkür, tezekkür, teakül, tedebbür ile geçen süredir. Çevremizdeki büyük kalabalıkların da hastalıkları tıpkı bedevilerinki gibidir. Bir itikatları var. Hayal ve düşle yoğrulmuş. Sanal bir itikat gibi, kendilerini bir kümeye ait hissediyorlar, hayal edebiliyorlar. Bu bir tür bağ- lanmadır. Ama bağlanmalar imana inkılab etmedikçe insanın kurtuluşu hayaldir. İman nedir, iman bir takım varlık ve/veya olguları gözü kapalı kabul müdür? Tam aksine bizim anlayışımızda iman yakin’dir. Bütün şüphelerden arınma halidir. Her ihtimali deneyip ihtimalin tükendiği noktada çıkış yoludur iman. İman basirettir. İman derin şuurdur. İmanın bizim dilimizde tarifi konusunda ülkemizdeki ilahiyatçıların bile birçoğu sınıfta kalır. Çünkü onların da okuduğu Orhan Hançerlioğlu’nun gerici sözlüğü inancı kör kabul diye tanımlar. Numan Bin Sabit’in “dil ile ikrar kalb ile tasdik” ifadesinde netleştirdiği iman, aklın müteradifidir. Türkiyeli Müslüman dindar bunu bilmez ve söyleyemez. Ancak Ferüdiddin Attar’ın “aşk, imandan üstündür akıldan da” ifadesinde hikmet arar. Problem hikmeti yanlış yerde aramaktan kaynaklanıyor. Hikmet vahyi ilahinin kendisidir, oradadır.
Çok genel hatlarıyla konuşursak şiirde sevdanın, aşkın (muhabbetin) ve aklın birleştiğini görürüz. Ne aşkınız kördür, ne de aklınız meczup. Tarih boyunca bunları ayrı algılama var galiba… Ya meczup ya kör…
Bakın öylesine kör bir idrak, öylesine kirli ve yaralı bir bilinç yaygınlaşmış ki İslam dünyasında İslamcı sanatçı kimliği taşıyan ve has sanatı, soy sanatı savunduğunu gözlediğimiz birileri, yine İslamcı kimlikli gazetelerde ‘sanatın dini/ideolojisi olmaz’ diyerek üst perdeden ahkam keserler. Din veya ideoloji kavramını bir açıklayın deseniz beceremezler. Lakin onlara bir “dur” diyen “sus” diyen bulunmaz. Nereden çıkarırlar, neye dayandırırlar, delilleri karineleri nelerdir anlamak imkânsızdır. Sanki bildiğimiz din’lerden/yolardan bağımsız bir de ilkeler de ancak onlardan menkuldür. Kendileri vaz ederler. Söz konusu ilkeleri uygulamaya kalkışırsanız mesela Mehmet Akif asla bir sanatçı değil hatta belki bir şarlatandır. Şiirde hiç tasavvufa çatılır mı adam şiirle sofulara sataşmış… Nazım Hikmet, Necip Fazıl ve Ahmet Arif’i de o ilkeleri tatbik ederseniz birer şair saymanız gayrı mümkündür. Sezai Karakoç ise eh, kerhen de olsa şairliğin ufkunda bir süre görü- nür kaybolur. Geçmişin, geçmiş şairlerin perdesini hiç açmayalım ve sadece onlara soralım, o ilkeleri vaz edenlere; peki şair kimdir? Cevap Ece Ayhan. Bu tablodaki, bu haritadaki yol çıkmaz yoldur; yanıltıcıdır, üstelik şeytanidir. Müslümanın bu yorumla işi olamaz. Şiir ve şair kavramları şuur köküne yakın akraba kavramlardır. Şiir, b,r delile ihtiyaç göstermeksizin çarçabuk, ani idrak ediş demektir. İşin özü budur. Artık siz buradan binlerce yan tanım üretebilirsiniz. Şairse idrak işini yapan kişi, zat. Şimdi bu durumda biz idrakin akılla bir ilgisi yoktur diyebilir miyiz?
Anlayış sapması şuradan kaynaklanıyor; Müslüman sanat adamı tariflerini kendi literatürü yerine yabancıların dilinden devşirmektedir. Özellikle batı felsefesi insan tefekkürü ile mesela tahayyülün farklı farklı organ veya melekelerin ürünü olduğunu savunur. Aklın mekânına beyin, kalbin mekânını da yürek telakki eden bu görüş İslam’ın bakışı karşısında son derece gerici ilkel bir görüştür. Ne yazık ki sanatı batıdan öğrenen kimi Müslüman sanatçılar da benzer yorumlardan hareketle yanıltılmışlardır. Akıl ve kalb birbirinin karşıtı değildir, bu bir. İkincisi fikretmekle zikretmek kalbin iki ayrı haysiyeti, iki ayrı faaliyetidir. Lakin birbirinden ayrı düşünülmesi imkânsızdır. Zira oluştukları yer kalbin harmanıdır. Akla ve kalbe mekân biçen faraziyeler aklı ve gönlü birbirine zıt üretim yapan ayrı melekelermiş gibi değerlendirmeler saçma ve temelsizdir. Çünkü bir kere Hac suresinde belirtildiği gibi akletme işi kalbin bir fonksiyonudur yani akleden beyin değil kalbdir. Ve elbet yürek de değil. Kalbin mekânı ise yoktur. Ona bir mekan gerekmez o insanın sudurundadır. Tüm beşer, insani entelektüel, sezgisel, duygusal faaliyetlerin merkezi o mekânsız kaledir. En önemlisi her insanda bir tanedir. Bu durumda tefekkür, tezekkür, teemmül, tedebbür, tahayyül, tahassüs, teakul gibi beşeri teşebbüslerin harman yeri kalbtir. Harmanlama piramidinin tepesinde yahut harman treninin lokomotifi yerinde akletme vardır/olmalıdır. Bütün bu oluşlar insaniliğin evreleri ve devreleridir. Birbirinden habersiz, birbirine düşmanca faaliyette bulunan bu davranışlar sonuçta kaosa, insanı bunalıma sevk eder. Böyle bir şey mümkün de değildir. Bir hayalimizden aklımızın habersiz kalması düşünülebilir mi? Sadece o hayalin akıl ile kontrol edilmesi, dizginlenmesi, taşkınlığının önlenmesi söz konusudur. Yine bir fikir üretimini zikir yani hatırlayışlarımızdan medet almaksızın faaliyeti, sahih anlamda tefekkürü oluşturmaz ille zikrin de devreye girmesi fikre destek çıkması gerekir. Aksine bir faaliyet pili azalmış bir bilgisayarın ekrana her şeye rağmen kimi görüntüler dökmesine ama bu görüntülerin asla bir anlam ifade etmemesine benzer. Oradan da hayırlı, güzel bir ürün alınamaz. Normal çalışan bir kalbin muhabbeti imanın ürü- nüdür. Normal çalışan bir kalbin akletmesi de imanın tezahürüdür. Bu yüzdendir ki Kur’an, asıl körlük ve meczupluğun, sinelerdeki kalbin körlüğü veya mühürlenmesi olduğunu vurgular.
Zamanın ruhunu kavrayabilmek bağlamında gençlere okunacak ilk on kitap olarak neleri tavsiye edebilirsiniz?
Bir teki hariç verilecek hiçbir örnek en iyi on kitap demek değildir. Yine de Kur’an okumaktan uzak durmamalarını beklerim. Kendi dilleriyle yazılmış meal ve tefsirleri karşılaştırmalı okumalılar. Benim favorilerim Elmalılı Hamdi Yazır tefsiri, Muhammed Esed Kur’an Mesajı, Ömer Rıza Doğrul Tanrı Buyruğu ve parantez içi açıklamaları görmemek kaydıyla Hasan Basri Çantay mealidir. Diğer dokuz kitap için önerilerim şunlar olabilir: Muhammed Hamidullah’tan İslâm Peygamberi, Mevdudi’den Kur’an’da Dört Terim, Tolstoy’dan Diriliş, Seyyid Kutup’tan Yoldaki İşaretler, Nasr Hamid Ebu Zeyd’ten İlahi Hitabın Tabiatı, İsmail Raci Faruki’den Tevhid, Dostoyevski’den Karamazof Kardeşler, Tarkovsky’den Mühürlenmiş Zaman, Sezai Karakoç’tan Gün Doğmadan, Cahit Koytak’tan Yoksulların ve Şairlerin Kitabı v.b.
*ESERLERİ:
Hikâye: Gâvur Kayırıcılar (1973), Dr. S. (1987), İstanbul Hikâyeleri (2004).
Şiir: Ben Asyalı Bir Ozan (1983), Çamurlu Bir Irmak (1989), Hayatımın Bahanesi (1994), Sevda Söze Dönüşmez (1998), Bıçağa Basar Gibi (2010), Endülüs (Espana Musulmana 2011), Bize Kefen Biçene Bak (2016)
Roman: Yerler Mühürlendi (1996).
Deneme-Düşünce-Eleştiri-İnceleme:
Ağabeyime Mektuplar (1995), Düşünmek Farzdır (1995), Kimliğin Fotoğrafsız Yaprağı (1998), Havada Bulut Var (1999), Harput Şehrengizi (anı-deneme, 2000), Vahiy ve Sanat (2004), Öptüm Kara Gözlerinden (2007), Bir Kelime Mesafesi (2012), Anladıkça Artan (2014), Kalbin Marifetleri (2017), Bursa Çarşısında Kervan Eğledim (2018), Şehir Yollarında Bir Şair Gezgin (2019), Yolun Daraldığı Yerden (Deneme, 2019), Yeniden Okur’ken (Eleştiri, 2021), İslam Milletinin İstiklal Marşı (Düşünce, 2021).
Biyografi: Müstesna Şair Mehmet Akif (2007), Bilge Terzi M. Said Çekmegil (2009), Mağrur Öfke Necip Fazıl (2013), Felsefe Sıfır, Din Bir’di Sezai Karakoç (2017), Bütün Yön
















