LÜTFİ BERGEN

RÖPORTAJ | Mustafa AKDİN

“Medeniyet, dinin iktisadî ve sosyal pratiğidir. İslam şehrinin özellikleri nedeniyle ortaya çıkmıştır. Tüm nebevî dönemleri muhtevidir. Hz. Peygamber’in (asv) Yesrib’e “Medine” adını vermesini anlamlandıracak bir düşünsel çabanın “Türk Düşüncesi” içinde karşılığını bulamadım”

Tarihte “altın çağını” yaşadıkları dönemde bir bilim merkezi olarak adlandırılan Buhara, Şam, İstanbul, “Medine şehri” kavramınız açısından nasıl değerlendirilebilir?

Şehir kavramını “bilim merkezi” temelinde ele  alamayız. Benim için şehir; “Cum’a kılunur, Pazar kurulur” olan yerdir. Yani şehir iktisadî bir dindarlıkla tecessüm eden toplumsallık olarak Müslümandır. Şehre ait Müslümanlığın din-iktisat ilişkileriyle belirlenmesi gerekir. Yani din ticaretle ilişkisinde köleler, paryalar oluşturacak sermaye birikimine sebebiyet vermemelidir. Şehir bir insan kapanı değildir. Bu tariften gelerek şehir “bilim merkezi” vasfı ile anlamlandırılamaz. Dolayısıyla soruya müdahale etmeme izin vermelisiniz. “Altın Çağ” perspektifi ile şehirleri tanımlayamayız. Eğer bu paradigmal ifadeyi onaylarsak Mekke Cahiliyesinin “Altın Çağ”ı yaşarken kendisine peygamber gönderilmiş olduğunu ıskalarız. Mısır da “Altın Çağ”ını yaşarken Musa (as) ile uyarılmıştı. Bugün dahi proleterleştirilmiş Müslümanlar olan İsrailoğullarının yaptığı ehramlar “Dünya Harikası” şeklinde tanımlanıyor. Mısır’ın “bilimsel” bilgisi çözülememiştir. Sorunuzda yer alan bu iki ezberi (Altın Çağ-Bilim Merkezi) bertaraf ederek bir cevap vereceksek İslâm-şehir ilişkilerinde belirlemeye girmek için “İslâm’ın hâkimiyetine aldığı şehirler” ve “İslâm hâkimiyetinin kurduğu şehirler” şeklinde bir tasnife yönelmek gerekir. Bu tasnife girersek siz örnek verdiğinizşehir isimleri ile aslında kadim şehirleri zikrettiniz. Zira Buhara, İstanbul, Şam, Medine kadim şehirler olup İslâm’ın hâkimiyetine sonradan girmişlerdir. Buhara 2500 yıllık bir  şehirdir ve isminin “Buxār” (tapınak) kelimesinden geldiği de söylenmektedir. İslam’dan önce de “bilim merkezi” olarak ün salmıştır. Tarihi Perslerden öncesine kadar gidiyor. Eski Soğdca dilinde Buhara “bereketli toprak” anlamına gelen “βuxārak” kelimesinden geliyor. Diğer taraftan Buhara, “Buxār: Tapınak-Budist manastırı” anlamından hareketle ele alınacaksa benim “medine” kavramlaştırmamla da çelişmez. Buhara “İpek Yolu” üzerinde bulunduğu için din-iktisat ilişkilerini de yansıtmaktadır. Bu noktada Mekke, Hz. Hacer ve Hz. İsmail (as) tarafından kurulurken din-iktisat ilişkilerine uygun bir “medine-şehir” iken zamanla kapitalizme uğrayarak şehir vasfını kaybetmiştir. Bu sebeple Mekke’de din-iktisat ilişkileri bulunmasına rağmen Allah başka bir Medine inşa etmesi için peygamber göndermiştir. İçinde Kâbe bulunan bir Mekke hem dini ve hem de ticareti tekelleştirmişti. Hatta bu nedenle Ebrehe Kâbe’yi filleriyle yıkmak istemiş ve ticaret-din tekelini ülkesine taşımaya cesaret etmişti.

Vahiy Mekke’yi kurduğu halde ona Sezai Karakoç’un “Bana ne Paris’ten/ Newyork’tan Londra’dan/ Moskova’danPekin’den/ Senin yanında/ Bütün türedi uygarlıklar umurumda mı” dizelerindeki gibi yaklaşmıştır. Medine bir anlamda “Müslüman toplumsallık” olarak ortaya çıkmıştır.

Bir bilim/ tarih/ imar/ saltanat/ tekebbür/ tekasür merkezi olarak değil. Dolayısıyla “şehir” kavramına bakışımız şehrin birey Müslümanlıkları ile yaşanamayan bir toplumsallık fikrinden hareket eder. Bir şehir şehir vasfını kaybetmişse vahiy orada Kâbe bile olsa toplumsalını kentten çıkarır. Mekke, kente dönüşmüştü; sınıflı bir toplum yapısını dinselleştirmişti. Bu noktada artık yukardan beri söylediklerimin tabii sonucu olarak İstanbul, Buhara, Şam için artık “kent” diyebiliriz. Medine, saydığınız diğer tüm kadim kentlerden farklıdır. Müslümanlar bu kente sözleşme ile gelerek kenti şehre dönüştürmüşlerdir.

(Yesrip=Medine). Medine, Yesrip’de yaşayan önceki toplumsallığa katılmış Müslüman toplumun din-iktisat zihniyetini toplumsal mekâna tatbiki ile inşa edilmiştir. “Medineleştirme”nin başarıldığı bütün fetihlerde de ilk önce fıkıh (din) ile kayıt altına alınmış bir ticari toplumsallık vardır.

Günümüzde İslam dünyasında Renan Müdafanamesi aşılamamıştır denilmektedir. Renan Müdafanamesine sizinmedeniyet tasavvurunuzun cevabı ne olacaktır? Bir kere Renan Müdafaanamesi Müslümanların Batı karşısında düştüğü aşağılık kompleksine ilişkin bir metindir.

Bunu ister Afgani’nin risalesi isterse Namık Kemal’in risalesi üzerinden sorun aynı şeyi söylemek zorundayım. Namık Kemal’in cevabı “İslam terakkiye mani değil” önermesinden hareket ederek Renan’ın İslâm toplumlarının gelişmesi bakımından bilim ve teknik önünde engel gören din problemini yeniden inşa ediyor. Namık Kemal, İslam’ı maddi uygarlık hususunda terakki etmeyi mümkün kılacak bir din olarak görmekle müslümanların Batı teknoendüstriyel dünyasına intibak etmesinin gereğini istemiş olmaktadır. Böyle bir cevapla Batı’nın kendi toplumsal tarihiyle ilgili kaderci izahı Batı dışı toplumlar için de icbari bir mecra haline geliyor. Yani terakki etmemiz, sanayileşmemiz, refah toplumuna erişmemiz gereği ortaya çıkıyor. İşin aslı Renan’a yazılan cevabın Cumhuriyet ideolojisi tarafından da Cumhuriyet ideolojisine muarız İslâmî politik mecralarca da ısrarla sürdürüldüğünü söylemeliyiz. Örneğin Erbakan Hoca “İslam ve İlim” başlıklı konuşmasında tıpkı Namık Kemal gibi “ilimlerin sahibi Müslümanlardır” demişti. İkinci olarak şunu söylemek gerekiyor. “Müşahede” ve “tecrübe” (gözlem ve deney) metodunu; deneye dayalı pozitif bilimlerde ilk kullanan bir katil olan Kabil’dir. Yani bilimlerin vahiyden koparılarak ele alınmasını ilk tesis edenin bir Müslüman olmadığını söylemek zorundayız. Böyle bir çıkarımı Kur’an’da karga kıssasından hareketle ileri sürmekteyim. Kabil’e gösterilen iki kargadan biri diğerini (ölüdür) toprağı eşip gömünce katil (Kabil) Habil’i nasıl gömeceğini öğrenmiş oldu. Bu örnekle bilimin kaynağının yine ilahî temeli bulunduğuna da işaret etmiş bulunuyorum. İslamcılar Batı’nın “tecrübî metod”dan habersizliğine dair bir ön yargı içindeler. Eğer Kabil’e gidersek batılın “tecrübi bilgi” ile yani pozitif bilim sayesinde vahyî bilgiye karşılık vermekte “başarılı” sonuçlar aldığını görürüz. Zira Kabil, Habil’i öldürdü ve vahyî bilgiye ihtiyaç duymayacağı bir toplum inşa etti. Kur’an da batılın yeryüzünde kibirle yürüyecek şekilde binalar yaptığını, mal ve oğullara kavuştuğunu beyan etmektedir. Bu cümleden olarak gerek Renan’ın karşısına çıkan Namık Kemal-Afgani ve gerek ise “Terakki-Sanayi-RefahKalkınma” düşü içinde bulunan ideolojik-politik mecralar “Kabilyen” bir alanda ikbal arıyorlar.

Sorunuzun ikinci kısmında “Renan Müdafaanamesi’ne sizin medeniyetinizin cevabı ne olacaktır?” şeklinde bir sorgulamanız bulunuyor. Medeniyet kavramı hakkında sanırım aynı yaklaşım içinde değiliz. Benim yaklaşımımda “medeniyet” Müslüman bir toplumun fıkıhla şehir (toplumsallık) inşa etmesidir. Bu şehrin kâşaneler dikmesi, bilimsel-teknik başarılar geliştirmesi, sermaye ve refahı geliştirmesi gerekmemektedir. Medeniyet bu anlamda yol, köprü, binalar, saraylar değildir. Bilginin amacı servet temerküzü değilse geriye ahlâkî değerler kalacaktır. Zaten tarih boyunca medeniyet kuran çok peygamber görülmemiştir. Örneğin İbrahim (as) medeniyet kurmamıştır. İsa (as) da kurmamıştır. Çünkü medeniyet “bir toplum inşasıdır.” Diğer taraftan siz Türkiye’deki genel ezberden hareket eden başka bir medeniyet tarifine bağlı olarak sordunuz. Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi, Garb uygarlığı hakkında şöyle diyordu: “Biz Avrupa’nın maddi medeniyetinin en samimi takdirkârı ve hayranlarındanız. Avrupa milletlerinin bugün ulaştıkları sınai olgunluk her mütefekkiri hayran bırakacak bir azamettedir. Lakin manevi medeniyetinin düştüğü zilletin derecesi tarihte misli görülmeyen bir esfeliyettir.” Filibeli’nin söylediğini Müslümanlar Mekke’den Medine’ye hicret ettiklerinde söylemediler. Çünkü “medeniyet” fıkıhla inşa edilmiş bir toplum ve şehir demekti. İslam’da bilgi refahın bölüşümü ile ilgili değildir. Zülkarneyn iki dağı birleştiren “çelik” bilgisini kavminin Yecüc ve Mecüc karşısında zafer kazanması için kullanmamıştı. Bugün Müslümanlar Batı ve Doğu ile çatışmacı bir bilgi peşinde koşuyorlar. Oysa Kur’an medeniyeti (Müslüman toplumsallığı) inşa eden başka bir teknik-bilim fikri getirmektedir. Bu “medeniyet” kavramlaştırması ile Tanzimat sonrası egemen paradigmasından koptuğumu düşünüyorum. Türk İslamcılığı Renan’a sürekli “Müdafaaname” veriyor. Bir aşılmamışlık var ama bu aşılmamışlık Renan’ın “islâm terakkiye mani” yargısıdır. Ben de diyorum ki “evet, İslâm terakkiye manidir.” Terakki etmek istemiyoruz. Onun için yıllarca önce “Azgelişmişlik Üstünlüktür” dedik.

Tekniğin fıkhı tahakküm altına almasını yazılarınızda konu ediniyorsunuz. Teknolojik yeniliklere fıkhi bir adlandırma yapmanın güçlüğünün seküler tercihleri mümkün kıldığına işaret ediyorsunuz. Bu bağlamda Erol Güngör faiz ve riba alınması konusunu gündeme taşır ve fıkhı âlimlerini yeniden içtihada davet eder. Fıkıh âlimlerine bu bağlamda sizin çağrınız nedir?

Biz zaten toplumsal anlamda içtihat ettik. Örneğin “enflasyon oranında faiz helaldir” dedik ve otomobil- konut borçlanması gerçekleştirdik. Kızlarımızı kentlere gönderdik, “maaşlı bir işe girsin” dedik. Dikkat ederseniz Mekke’den Medine’ye hicretin baş kitlesi kadınlar ikbal için değil bir toplum inşası için harekete geçmişti. Üstelik Mekke o dönemde “merkez-kapitalist kent” iken Medine “taşra fıkıh şehri” idi. İçtihat edilmeli diyen büyük anlatı/ezber “Batı’nın bilimini alalım” diyen İslamcılık fikrinin içinden geliyor. Bu zevata karşı şunu söylüyorum “Batının teknouygarlığının insanlığı sürdüğü toplumsallığa göre mi fıkhedeceğiz, yoksa fıkhımız kendi Müslüman toplumsallığını ve tekno-kültürünü mü inşa edecek?” Örneğin yılda 4000 kişinin ölümüne ve 150.000 kişinin yaralanmasına sebebiyet veren otomobilleşme karşısında fıkıh ne diyecek? Fıkıh milyonlarca TL’ye varan mal zayiatını tazmin etmek için muvazzaf kılınamaz. Fıkıh, öncelikle malcan-nesil emniyetinin hamisi olarak bu otomobilleşmeyle uzlaşmak zorunda değil. Allah bize Kur’an’da binek olarak hayvanları işaret etti. Deniz ulaşımında ise gemilerden bahsetti. Fıkıhın öncelikli vazifesi Batı tekniğinin sorunlarına cevap üretmek değildir. Müslümanlar ne atom bombası üretebilir, ne kimyasal silahı icat edebilir. Fıkhın öncelikli vazifesi Müslüman toplumun ve insanlığın can-mal ve nesil emniyetini muhafaza etmektir. Fakihler bu noktaya gelirse Batı’nın sapmalarına İslam kaynaklarından cevap üretmekten vazgeçer ve Batı’lı sapmayı dayatan teknik icatları terk etmeyi önerebilir. Musa (as) sarayı terk ettiğine göre biz de Batı tekniğini terk edebiliriz.

Medeniyet tasavvurlarında kendisini insandan Hz insan makamına çıkarmanın şehirle kendini mümkün kılacağnı düşünüyor musunuz? İnsan, ahlakiliği vahyin gerçekleştiği toplumda mı kazanmaktadır. Bunun yanında medeniyeti inşa etme derdine sahip bir Müslüman yolculuğuna nereden başlamalıdır?

“İnsan-Hz. İnsan” şeklinde bir tekamülcü düşüncem yok. Tam tersine insan kötü’dür, dedim. İnsan, insanı aşmak zorundadır ve bunu da ahlâk ile yapabilir. Ahlâk ise toplumsal bir tavırdır. Yani tek başınıza ahlâklı olamazsınız. Ahlâkınızı çıkaran bir toplum olmalı. Tek başına ümmet olan İbrahim (as) misafirleri (iki melek) gelince eliyle hayvan boğazlayıp ikram etmişti. Bu ahlâktır. Fütüvvet ahlâkıdır. Yolcuya zekât vermektir. İnsan Kur’an’da kâfir, zalim, kan dökücü, cahil, aceleci, hüsran içinde bir varlık sayılmıştır. Onu insan durumundan kurtaran ise nefs tezkiyesi değildir. Tam tersine kurtuluş basittir: “Verdikleri ahitlere riayet ederler”, “Emaneti ehline verirler”, “Zina etmezler”, “urf ile emrederler”, ila ahir. Dikkat ederseniz bu vasıflar toplumsaldır. Bir riyazet, seyr-i sülûk gerektirmemektedir. Yani tasavvufî vasıflar değildir, ahlâkîdir. Ahlâk zaten H-L-K kökünden gelir: Hulk (huydeğer-din; insana verilen idealar) ahlâk ile Halk’a gider. Yani ahlâkın halkı vardır. Ancak halkın Tanrısı olabilir. Kitlenin, toplumun tanrısı yoktur. Ahlâkı olmayan bir toplumda tanrı puttur. Kâbe’nin içinde bile olsa bu değişmez.

Osmanlı devleti gelenekçilik, fiskalizm, İaşecilik (Provizyonizm) bağlamında iktisadi hayatını düzenlemiş ancak coğrafi keşiflerle birlikte açık pazar haline gelmiştir. Sanayileşmeye karşı duruşu çağı okuyamamaktan değil şehir ve insan tasavvuruna bağlılığından kaynaklanmaktaydı. Ancak süreç Osmanlıyı açık pazar haline getirmiş, kapitülasyonlar ile bu durum içinden çıkılmaz bir hal almıştır. Şehir kavramınızda yerel üretime ilişkin önerileriniz olmakla birlikte dünya ekonomisi ile medeniyet kavramınızın ilişkisi sanayileşme haricinde hangi zeminde gerçekleşecektir?

Mehmet Genç’in üçlü koordinat sisteminden (Tradisyonalizm- gelenekçilik, fiskalizm, İaşecilikProvizyonizm) bahsediyorsunuz. Ancak sorudaki bazı yargılara katılamayacağım. Osmanlı’nın coğrafi keşiflerle birlikte “açık pazar” haline gelmesinden bahsedemeyiz. Zira Osmanlı iaşecilik ilkesi nedeniyle zaten “açık pazar”dır. Ayrıca Osmanlı sanayileşmeye karşı bir duruş koymamıştır.

Sanayileşmeyi özel teşebbüsün sermaye biriktirecek şekilde kullanmasına karşı koymuştur. Osmanlı üretim biçimini bozan süreç tımar sisteminin askerî dinamiğinin sömürgecilerin Osmanlı ülkesine savaş açması sonucu üretimi örgütleyememesinden kaynaklanan kriz ile açıklanabilir. Yani önceki dönemde Osmanlı askerî niteliği tımarı “fethet/yerleş/üret/ürettir/dönüştür” fikrine uygun şekilde düzenlemekteydi. Oysa sömürgecilik sonrası Osmanlı ilerleyebileceği sınırın sonuna geldi. Yani Kuzey Afrika’da insan kaynağının tükendiği çöle dayandı. Avrupa’da Viyana’dan öteye gidemedi. Doğu’da İran’ı geçemedi. Süveyş’i açabilseydi Hindistan’a İngiltere’den önce gidebilecekti. Osmanlı hâkim olduğu topraklarda iktisadî düzenini koyabildi; tek zaafı bu coğrafyanın dünyanın tamamı olmadığını düşünmek istememesi idi. Batı ise coğrafi keşiflerle (ki bunda Kanuni’nin yine Süveyş meselesi sonrası idam ettirdiği Piri Reis’in haritasının etkisi vardır) Amerika, Uzak Asya, Güney Afrika’da insan (köle) ve hammaddeye erişti.

Osmanlı’nın iaşecilik ilkesi metaların bolluğu, fiyatların düşük tutulması esasına dayanır. Bu nedenle Osmanlı Devleti üretime dayalı bir sistem kurdu ve bu sistemde yerel üretici güçlerin sermaye biriktirmesine, burjuvalaşmasına fırsat vermedi. İaşecilik kad’a (kaza: kadılar tarafından yönetilen üretim alanları)nın ihtiyaçları karşılandıktan sonra artan ürünü diğer kazalara ve İstanbul’a ihraç etmeyi gerektiren bir modeldir. Bu nedenle ithalat ihracata oranla daha önemli kabul edilmiştir. Tımarlı sipahiler Osmanlı ülkesi genişleyip savaşlar uzadıkça tarımsal üretimin düşmesinden dolayı sağladıkları teçhizat (silah-at) giderlerini karşılayamadılar. Üretim-fetih-daha büyük dirlik zinciri kırıldı. Ayrıca 1800’lerden itibaren Osmanlı Harp psikolojisi Batı’nın düzenli, organize askerî ordu görüntüsü karşısında zaafa uğradı. Osmanlı “profesyonel ordu” fikrine geçme niyeti koydukça üretim modeli değişti. Yerel burjuvalar oluştu. Bu burjuvaların zamanla ordu teşkil ederek bağımsızlık arayışlarına yöneldiklerini de söyleyebiliriz.

Müslümanlar dünya ekonomisine bir cevap üretmek zorunda değildir. Ama burjuvasız bir toplum olmaya mecburiyetlerinden bahsedebiliriz. Eğer bilim Müslümanların elinde kalsaydı (Namık Kemal, Afgani ve Necmettin Erbakan bilimin asıl sahibini Müslümanlar saymaktadır) atom bombası üretecek miydi? Sömürgecilik yapacak mıydı? Musa (as) Firavun’a karşı Erbakan gibi mi mücadele etmiştir? Dolayısıyla soru “şehir-medeniyetburjuvasız/sanayisiz üretim” dünya ekonomi ile nasıl mücadele edecektir? şeklinde ise bunun cevabı şudur: Müslümanlar kapitalistleşmeye direnen bir toplum olma hassalarını korudukça tımar-ahi sistemi ile bu mücadele verilir. Ancak “Müslümanlar zengin olmalı!” şeklinde bir vaadiniz var ve sanayileşmeyi bu vaatten hareketle tavsiye ediyorsanız sorunun muhatabı ben değilim. Çünkü Zükarneyn’in teknolojisi onu toplumda zenginleştiren, seçkinleştiren, sınıfsal imtiyazlara kavuşturan bir teknoloji değildi; kolektivist bir teknoloji idi. Zülkarneyn’in dağları çelik ile kapatmasından binlerce yıl sonra Batı çeliği bulabilmiştir. Nuh’un teknolojisi tufandan kurtuluş için araçlaşmıştır. Tufandan sonra buharlı gemi bilgisi kalmamıştır. Batı’nın eriştiği buharlı gemi teknolojisi 18. yüzyıl icadıdır. Demek ki “Bilginin kaynağı vahiydir (Müslümanlar değildir)” ama bu ne Namık Kemal’in ne de Erbakan Hoca’nın kaygısını çektiği gibi “kalkınma-refah” amaçlı değildir. Gerek Zülkarneyn ve gerekse Nuh, teknolojiyi Müslüman toplumun inşası için kullanmaktaydı. Mekke’den Medine’ye hicret eden Müslümanların amacı da aynıdır. Müslümanlar dünya ekonominin üreticisi ve tüketicisi olmaktan vazgeçerse uygarlık çökecektir. Nitekim Mekke kapitalizminin başına gelen de bu idi.

“Ahlâk ise toplumsal bir tavırdır. Yani tek başınıza ahlâklı olamazsınız. Ahlâkınızı çıkaran bir toplum olmalı. Tek başına ümmet olan İbrahim (as) misafirleri (iki melek) gelince eliyle hayvan boğazlayıp ikram etmişti. Bu ahlâktır. Fütüvvet ahlâkıdır. Yolcuya zekât vermektir. İnsan Kur’an’da kâfir, zalim, kan dökücü, cahil, aceleci, hüsran içinde bir varlık sayılmıştır. Onu insan durumundan kurtaran ise nefs tezkiyesi değildir. Tam tersine kurtuluş basittir: “Verdikleri ahitlere riayet ederler”, “Emaneti ehline verirler”, “Zina etmezler”, “urf ile emrederler”, ila ahir”

Mekke fethinde bir iki kişi hariç kimsenin burnu kanamadı, malına el konulmadı. Lâkin iktisadî yapı tamamen değişti. Sorumuzu “Müslümanlar teknoloji ile dünya ekonomisi karşısında mücadele etmeyecekse nasıl edecek?” şeklinde soramayız.

Medeniyet kitabınızda Osmanlı’dan günümüze kadar düşünürlerin medeniyet tasavvuru üzerine olan görüşlerine yer verdiniz. Sizin medeniyet tasavvurunuz ele aldığınız düşünürlerden hangi noktalarda ayrışmaktadır. Sizin medeniyet kavramınızın muhalifleri kimlerdir?

Biz medeniyet kavramı bakımından Türk düşüncesinin bir bilinç yarılmasına uğradığını düşünüyoruz. Öncelikle İstiklal Marşı bir medeniyet tanımı getirmektedir: “Batı’nın çelik zırhlı duvarı medeniyettir.” Bu tanımın kendisi bir anlam kaymasıdır. Zira “medeniyet” din kökünden gelmektedir. Dindarlıkla inşa edilmiş toplum-şehir demektir. Bu tanıma rağmen Mehmet Akif, İstiklal Marşı dışındaki metinlerinde Batı’nın teknik-ilmi üstünlüğü karşısında “İslâm’ı asrın idrakine söyletme” derdinde bir paradoksa yakalanmıştır. Yani ikinci yarılma kendi kavramını Batı’ya has ekonomik-toplumsal-zihnî olguya ödünç vermekle ortaya çıkmıştır. Ayrıca Akif “Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var” diyerek reddettiği medeniyetin peşindedir. Üçüncü yarılma zaten bu noktadan neşet eder. Türk pozitivistlerinin (terakkicilerinin) Onuncu Yıl Nutku’nda “Muasır medeniyet seviyesini aşmak”tan bahsetmesi ile İstiklal Marşı’nın medeniyet karşıtı söylemleri çatışmaktadır. Aynı şeyi (“Muasır medeniyet seviyesini aşmak”) Erbakan Hoca da zikreder. Bediüzzaman da “Batı’nın ilim ve fennini alacağız” diyecektir. Buradaki yarılma Batı’da görülen “muasır uygarlık” durumunun bir sömürgeci talan sonrasında kapitalizm olarak biriktiğini görmemekten gelmektedir. Yani Batı’nın “uygarlık” durumu Batı-dışına yönelmiş yağma, dünya halklarının mallarını talan ile gerçekleşmiştir. Müslümanlar tarih boyunca yağmacılık-talan yapmadıkları halde hırsız-katillerin mallarının ışıltısını “medeniyet/ uygarlık” sayarak zihnî bir yarılmaya uğramıştır. Dördüncü yarılma ise nebevî hareketin Âdem’den Hz. Muhammed’e (asv) toplumsal bir başarı vaat etmemesinden gelir. Medeniyet hiç kurulmayabilir. Örneğin Ashab-ı Kehf medeniyet kurmamıştır. Çünkü toplum olmamışlardır. Cemaat halinde yaşamak medeniyet kurmak anlamına gelmez. İsa’dan sonra 622’de hicret gerçekleştiğine göre tarihte “medeniyet” açısından büyük boşluk vardır. İsa’nın da “medeniyet” kurmadığını düşünürsek daha geriye yani Musa’ya gideceğiz. Nitekim Kur’an’da medeniyet/medinetî kavramı Musa kıssasında ortaya çıkar. Demek ki Musa (as)’dan sonra Hz. Peygamber’e dek Medine/medeniyet kurulmamıştır. Karun kıssasında akıl sahipleri Karun’un mallarına gıpta ile bakan Müslüman güruhu şiddetle ikaz etmiştir.

Medeniyet, dinin iktisadî ve sosyal pratiğidir. İslam şehrinin özellikleri nedeniyle ortaya çıkmıştır. Tüm nebevî dönemleri muhtevidir. Hz. Peygamber’in (asv) Yesrib’e “Medine” adını vermesini anlamlandıracak bir düşünsel çabanın “Türk Düşüncesi” içinde karşılığını bulamadım. “Medinetî” şeklinde bir kavramın (şehir anlamında) Müslüman toplulukların iktisadî/ içtimaî/ ahkâmî yükümlülüklerini yansıtacak şekilde Kur’an’da kullanıldığını görüyoruz. Dolayısıyla benim medeniyet çalışması yapan diğer müelliflerden ayrıldığım nokta “Medine/medeniyet” meselesinin Hz. Peygamber (asv) tarafından bilinerek Yesrib’in adının değiştirildiği hakkındadır. Bu kavram A’râf 123; Tevbe 101, 120; Yusuf 30; Hicr 67; Kehf 19, 82; Neml 48; Kasas 15, 17, 20; Ahzap 60; Yasin 20; Münafikun 8 ayetlerinde geçmektedir. Buna göre,“medîneti” kavramının geçtiği ayetlerde resuller kavmlerine tevhid inancını anlatmaktan ziyade ahkâmı emretmektedir. Kur’an’da “elmedâin” (şehirler) ifadesi de A’râf 111; Şuarâ 36, 53 ayetlerinde geçmektedir. İslam inancı açısından Medeniyet devlet teorisi olmayıp, Müslüman toplumun yeryüzünde “halifetü’l arz” vasfına uygun şehir sistemleri kurarak ticarî/ içtimaî/ ilmî/ adlî yapıyı imar etmesidir. Mısır’da Yasin 20 ekseninde “şehirden-medinetî koşan adam” ahkâmla muhatap bir topluluğun Müslümanıdır, birey değildir. Yani “Mısır içinde bir Medine-fıkıhla yaşayan Müslüman toplumsallık” vardır. Bunun bir akitler, bağıtlar yapılaşması ile karşılıklı mesuliyetler getirdiği tartışmadan varestedir. Diğer taraftan Türkiye’de medeniyet tartışması yapan fikir önderleri bu kavramı umran, hadara, kent, tekno-uygarlık, yol/köprü/metro, kentlilik bilinci, estetik gibi kavramların ekseninde ele alıyorlar. İstiklal Marşı (Akif)-İsmet Özel hattı medeniyet’i Batı’ya ait sayıyor. Müslüman bir toplum çıkmadan medeniyet çıkmaz. Müslüman bir toplum ise kimsenin kimseye hak ihlalinde bulunmadığı bir anda çıkacaktır. Bunu şöyle örnekleyeyim: İslam ile apartmanı hatta gökdeleni buluşturan bir İslamcılık-dindarlık var. Oysa gökdelen, bir iktidar biçimlenmesidir. Gökdelen bir eşitsizlik toplumsallığıdır (Alt kattakiler asansöre binemez, masrafına katılır). Bu durumda gökdelen yönetim şeklidir, demiş oluyoruz.

Müslümanlar kendi toplumsallıklarına yaslanmayan, fıkıhla inşa edilmemiş bu “yönetim biçimi” ile “toplummedine” kuramazlar. Yani siz Başakşehir’de “Müslüman bir topluluk” olabilirsiniz ama “Medine” kurmuş olmadınız. Çünkü gökdelen ile “arsanın altı da üstü de arsa malikine aittir” ilkesini çiğnediniz ve “gökte” bir demir-beton hücrede sanal bir mülkiyet sistemi icat ettiniz. Toprağı olmayan bu mülkiyet sistemi için de yüz binlerce TL borçlandınız. 60-70 yıl sonra bu gökdelen işlevini tamamlayıp yıkılacağına göre mülkiyeti de adaletle koruyamayacaksınız. Yani adaletsizlik yaşam biçimimizi belirlemiş durumdadır.

Şehir kavramınızda şehrin mimari yapısı, doğal yaşama uyumu, mahalli eğitimleri gibi konulara değiniyorsunuz. Şehir anlayışınızda teknik bilginin üreticisi olarak bilim insanının konumu ne olmaktadır? Eğitimi hangi şartlarda, hangi değerlere bağlı olarak, hangi kurumlarda sağlanmalıdır?

Farabi, şehir kelimesini (el- medine) şöyle yorumladı: “Eskiler ‘şehir (el-medîne)’ ve ‘ev (el-menzil)’ terimleriyle sadece meskeni kastetmediler. Fakat her ne tür mesken olursa olsun, maddesi her ne şeyden olursa olsun, her nerede bulunursa bulunsun- yerin altında veya üstünde, ister tahtadan, ister çamurdan, ister yünden ve kıldan, isterse kendisinden, insanları içinde barındıran evlerin yapıldığı başka başka bir şeyden yapılmış olsun- insanları barındıran (yahvî) meskeni ve meskenlerin barındırdığı insanları kastettiler.”

Farabi’nin şehrin mimari yapısı ile ilgili teknik bilgiye teveccühü Batılı bilgi gibi meskeni “sermaye” kılan, kapitalist bir araç kılan zihniyete haiz değil. Zaten evmesken (sükûn bulunan, sakin olunan yer) bir fahişe/mal değildir. Ev/mesken varlığımızın zırhıdır. O bizim tarihle bağımızdır. Farabi’de “toplum” ile “medine” arasında bir ayrıma da gidilmez. Farabi toplumu inşa ederken hane’den başladı, mahalleye geçti. Kısaca şunu söylemek istedim: Benim şehir anlayışımda “teknik bilgi” bulunmuyor. “Cum’a kılınır-Pazar kurulur” fikri ile inşa edilmiş şehir-toplum fikrinden hareket ediyorum. Bu şehir hane temellidir. Evlenen kimse ev sahibi olmak için kimseye borçlanmaz. Her hane geçimlik iktisada bağlı işletmedir. Kimse işsiz bırakılmaz. Kimse kimsenin işçisi, ırgatı değildir. Bu modeli nasıl sağlarız, derseniz. Tımar ve ahilik sisteminde Anadolu’da tatbikat bulmuştur.

Sanayileşmenin ilerlemenin önkoşulu olarak görülüyor olmasını eleştiriyorsunuz. Size göre sanayileşme yalnızca üretimle ilişkili değil aynı zamanda kapitalist bir toplum ahlakını beraberinde getiriyor. Bu bağlamda elde edilen bilginin sanayi dışında kullanımı ve yaygınlaşması nasıl mümkün olabilir?

Sanayinin ürettiği bilgi sizi sakatlıyor. Örneğin sizi asansörü bulunmayan bir evde oturtmuyor. Protezli bir varlığa dönüşüyorsunuz. Otomobil sahibi değilseniz gıda ihtiyacınızı tedarik edemiyorsunuz. 70 yaşına geldiğinizde sizi başkalarına muhtaç bırakıyor. Türkiye henüz gökdelenleşmenin sonuçlarını görmemiştir. 20 yıla kalmaz bu gökdelenleşme büyük hak gasplarına sebebiyet verecek. İnsanlar yaşlıların mal-mülklerine el koymak için bin numara çekecek. Sanayi toplumu bir kıtlık, ihtiyaç toplumudur. 70 yaşında yalnız insanlar yığını olmaya adayız. Bunlar faturalarını ödemek için bankalara muhtaç hale gelmiştir. Yani sanayi toplumunu dinamik tutan bilgi kapitalist birikimi de dinamikleştirmiştir. Müslümanların bir an önce bu çemberden çıkması gerekmektedir. Bu da tarım ve hayvancılık ile mümküne geçebilir.

Kültür, teknik, siyaset, bilim, sosyal davranış üzerine üretilen bilginin nefsanî bilgi olduğunu ifade ediyorsunuz. Bu bağlamda bilgi ne üzerine olursa nefsi bilgi olmaz? Peygamberimiz Hz. Selman’a kendisinin üzerinde nefsinin de hakkı olduğunu hatırlatır. Müslümanın nefsanî bilgi karşısındaki konumu ne olmalıdır?

Bahsettiğiniz rivayet şöyle de anlatılır: Bir gün Selmanı Farisî, Ebu’d-Derdâ’yı ziyaret eder. Ebu’d-Derdâ’nın hanımını eski ve yırtık bir kıyafet içinde görünce, “Bu halin ne?” diye sorar. Kadıncağız, “Kardeşiniz Ebu’d-Derdâ’nın dünya ile alâkası kalmadı” diye cevap verir. Hazreti Selman Ebu’d-Derdâ’yla birlikte yemek yemek ister. Ebu’d-Derdâ yemek hazırlar ve “Sen buyur, ben oruçluyum!” der. Selman-ı Farisî, “Hayır, sen yemezsen ben de yemem” deyince beraberce yerler. Gece beraber kalırlar. Ebu’dDerdâ, Hazreti Selman’dan gece namazı için müsaade ister ama o “Biraz uyu” der. Bir müddet sonra Ebu’d-Derda namaza kalkmak için tekrar yeltenince Selman-ı Farisî yine, “Biraz uyu!” der. Gecenin sonuna doğru Selman “Şimdi kalk!” deyip arkadaşını sabah namazı için kaldırır beraberce namaz kılarlar. Namaz bitince, Hazreti Selman şu nasihatı hatırlatır: “Senin üzerinde Rabbinin hakkı var, ehlinin hakkı var, nefsinin de hakkı var. Her hak sahibine hakkını ver.” Ertesi gün Hazreti Ebu’d-Derdâ durumu anlatınca, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm), “Selman doğru söylemiş, doğruyu göstermiş” buyurur.

İslam’ın yeni toplumsal hareketlerle yüzleşmesi, ekolojizm, feminizm, queer hareket, hayvan hakları, etnik siyaset hareketler karşısındaki duruşu nedir ne değildir?

Bahsettiğiniz türden hareketler her zaman ortaya çıkmıştır. İslâm bunlarla yüzleşiyor mu emin değilim. Örneğin Hz. Aişe (ra) Hz. Ali’ye (ra) isyan edip Cemel vakıasının aktörüne dönüştüğünde İslâm bu olayla yüzleşti mi? Hz. Aişe (ra) feminist pek çok hareketten daha radikaldi. Hem meşru iktidara isyan etti, hem de “kadın” olarak cihad bayrağı açtı. Hayvan hakları diyorsunuz ama yediğiniz tavukların yemi ölmüş tavuk artıklarıdır. Ekolojizm demektesiniz yaşadığınız kentlerde güneşi, ayı, leylekleri, ağustos böceklerini göremiyorsunuz. Feminizm-queer hareket derken daha Müslüman gençliği evliliğe ikna edemiyoruz. Müslümanların toplum olma kaygısı bulunmuyor. Bunun için etnik kimliklere, toplumsal hareketlere yönelişleri şaşırtıcı değildir.

Medeniyetin bittiği yerden İslamcılar Kemalizm’le hesaplaşabildiler mi ya da nasıl bir mutasyondur yaşadığımız?

Medeniyeti dinin iktisadî ve sosyal (toplumsal) pratiği şeklinde gördüğümden “medeniyetin bittiği yeri” toplumun bittiği yer şeklinde anlıyorum. Medeniyet biterse Müslümanlar da İbrahim gibi “medeniyetsiz” yaşamayı öğrenir. Bu Müslümanca yaşamaya engel değil. Ancak sorunuz başka paradigmadan sorulmuştur. Ona da şöyle cevap vereyim: Bana göre Müslümanlar medeniyet kavramında Kemalistler gibi düşünüyor. Bu da onları pozitivist-ilerlemeci-kalkınmacı-refah arayışçısı kılıyor. İslamcılar da Türkiye’nin üç tarz-ı siyaseti de Kemalizmle hesaplaşamaz. Çünkü bütün bu politik mecraların asıl derdi “Batı’dan tekniği ne kadar alacağız” sorusunda düğümlenmiştir. Eğer Cumhuriyeti ilk kuranlar İslamcılar olsaydı modernleşme süreci daha saldırgan olarak yürütülecekti.

Medeniyet tasavvurunun muhatabı kimlerdir?

Medeniyet tasavvuru ülkenin seçkinleri kim olsun tartışmasının sonucu olarak gündeme gelmiştir. Aydınbürokrat-askerler mi, ayan-eşraf-beyler mi? Osmanlı tımar ve ahi sistemi bozulunca yerel beyler, ağalar yani feodalizm türemiştir. Cumhuriyet kurulurken seçkinler bunu gördü. Akif de ağa-şıh-şeyhlerden aynı derecede muzdaripti. Bediüzzaman “eski hal muhal; ya yeni hal ya izmihlal” derken İttihat Terakkici idi. Kısacası “medeniyet” meselesinde dün de bugün de kimse kimseden farklı değildir.

Selefi hareketlerin gölgesinde medeniyet tasavvuru bir imkan mı yoksa nostalji mi?

Selefi hareket derken Kur’an ile muhataplık anlamında Abduh-Afgani-Reşit Rıza-Akif-Bediüzzaman hattını kast ediyorsanız yani “Kuran gelenekten azade yeniden okunmalı ve yorumlanmalıdır” diyen zevatı işaret ediyorsanız bu akım bütün iddiasını tüketti. Onların yaklaşımında “Batı’nın ilmini ve tekniğini almak, İslâm ahlâkında durmak” meseleleri çözecekti. Oysa çözüm gelmedi. Tam tersine teknoloji kendi toplumunu oluşturdu, kendi fıkhını dayattı. Eğer kastınız radikal İslâmcı şiddet hareketleri ise şunu söylemek gerekir ki Medine’de müşrikler, Yahudiler vardı ve Medine Vesikası’nda Medine halkının müşrik-Yahudi-Müslüman ayırmadan “ümmet” sayıldığı bir madde vardır.

Modernizmden sonra rational aklın ve bilimin hükümranlığının kiliseden farkı olmadığı anlaşılmış ve batıda dini tartışmalar felsefeye geri dönmüştür denilmekte. Bu bakımdan sizin de sorduğunuz gibi din modern dünyayı kutsuyor mu yoksa modern dünya mı dini kutsuyor?

Lacan’ın “Dinin Zaferi” başlıklı bir kitabına tanıtım yazısı yazmıştım. Lacan’ın dinden anladığı Katolisizm, Katolik Kilisesi. Vattimo da şöyle demiş: “Kendimi giderek daha fazla dindar olarak görüyorum, dolayısıyla Tanrı’ya inanmam gerektiğini sanıyorum.” Rorty Vattimo’nun bu cümlesi için der ki: “Şöyle deseydi: Giderek pek çok insanın bir Tanrı inancı olarak adlandıracağı şeyi taşımaya başlıyorum. Fakat inanç teriminin taşıdığım şeyin doğru tanımı olup olmadığı konusunda emin değilim.” Rorty rational akıl-din ilişkisinde insanlığın çıkmazını şöyle işaret eder: “Din, ya amprik araştırmanın başarısız bir rakibi ya da duygusal tatminin sadece bir aracı olarak düşünülecektir.” Batılı filozofların bu samimi beyanları karşısında Müslümanlar hâlâ kararsız. Benim kanaatim şu ki, Müslümanlar Tanrı’ya inanmıyor. Müslümanlar kar yağdığında arabaları kayıp hasar göreceğinden ödleri kopan inançsızlardır. Çünkü “rabbim n’olur kar yağmasın” demektedirler. Rızık Allah’tandır inancı ile bekleyen köylülerden, çobanlardan uzağız. Anneannemizin “kocakarı imanı” bizde bulunmuyor. Terakki, refah düşüncesi bir putperestliktir. Batı bu durumu bizden önce anladı. İkonoklast bir düşünce Batı’da hep yürümektedir.

Türkiye’de İslam, İslamcılar eliyle bitirilmiştir denilmekte buna katılıyor musunuz?

İslâm bitmez, İslamcılar bitti. Ancak sadece İslamcılar değil ki. Batılılaşma, Türkleşme, Endüstriyel Sosyalizm, sanayileşme, Milli Görüş de bitti. Bu bitişi “ilkel toplumköleci toplum-feodal toplum-sanayi toplumu-post endüstriyel toplum” tarih modeline bağlı kalan paradigmanın bittiği şeklinde okumalıyız. Batı dışı dünya sömürgecilik yapamadığı için sanayileşmeye geçemedi, sanayi toplumu kuramadı. Böylece İslamcılar da “Batı’nın tekniğini alalım” siyasetini gerçekleştiremediler. Türkiye sanayileşmeye geçemeden kentleşmeye geçti. Kenti ilk ele geçirenler sonra gelenlerin “ev sahibi” oldular. Dolayısıyla birileri ekmek bulmak için kentlere göçerken “muhacir” olamadan kira vermeye başladılar. Artık mülk sahibi olan diğerlerinin “Ensar” adını almasını kim bekleyebilir?

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

İlgili Yazılar

Güncel Hava Durumu

Ankara
açık
32.3 ° C
32.3 °
31.8 °
14%
0.9m/s
0%
Sal
32 °
Çar
31 °
Per
31 °
Cum
30 °
Cts
24 °

Güncel Döviz Kurları

TRY - Türk Lirası
EUR
37,251
USD
34,256
GBP
44,715
JPY
0,229

Yolcu Potreler

YolcuDergisi Sayi 109 Portre | İsa ARAR

Portre | İSA ARAR

YolcuDergisi Sayi 102 Portre | Marilyn BUCK

Portre | MARILYN BUCK

YolcuDergisi Sayi 103 Portre | ALIYA

Portre | ALIYA

YolcuDergisi Sayi 104 Portre | Teoman DURAL

Portre | TEOMAN DURALI

YolcuDergisi Sayi 108 Portre | Fetva TUKAN

Portre | FETVA TUKAN

Yolcu Seyir Defteri

Seyir Defteri: 109

Seyir Defteri: Söz 2

Seyir Defteri: Söz 3

Seyir Defteri: Söz 4

Seyir Defteri: Söz 5

Heybe & İstikamet