RÖPORTAJ | Ali SERENLİ
“Eskiden İslamcılık nazarında muhafazakârlık aslında renksizlik, korkusuzluk gibi bir şeydi; ama şimdi hem İslam’dan vazgeçmediğini göstermenin hem de devletin kozmik ruhuyla kavgasız gürültüsüz bir ilişki sürdürmenin en tekin yolu olarak görülmektedir”
Vahye ilk muhatap kişiler olarak peygamber ve dostlarının Kuran algısı ile modern dünya da yaşayan Müslümanların Kuran algısı aynı mıdır? Çağımız müslümanının Kuranla ilişki kurma biçimlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Peygamber Efendimiz ve Sahabesinin Kur’an algısı, özne-nesne ayrımına ve ontolojisine dayanmayan, Kur’an’ı “ben” ve “biz” idrakinden ayrı ve bağımsız bir metinsel entite gibi algılamaya kapı aralamayan bir algıdır. Bu algı hususen Hz. Peygamber için söz konusudur. Kur’an Hz. Peygamber için Allah’ın kendisine doğrudan buyruğudur. Bu ilahi buyruk kalbe/zihne inzal olmakta, hâliyle Hz. Peygamber’in kendi benliğiyle bütünleşmiş halde fiilen davranış kalıpları olarak hayata yansımaktadır. Sahabe ise Kur’an’ı Hz. Peygamber’den kelam olarak işitip öğrenmekle birlikte, hem Kur’an’ın ayet ayet tebliğ edildiği tarihî bağlamda hazır bulunmaları, hem Kur’an’ın diliyle aynı dile sahip olmaları, hem de Hz. Peygamber’in rehberliğine tabi olmaları sebebiyle, “Bu kelam ne dedi veya ne demek istedi?” gibi bir soru sormamış, aksine Kur’an’ı spontan, doğrudan anlamış ve bu şekildeki anlamanın te’evelünü, yani pratik hayata yansıtma biçimini de bizatihi Hz. Peygamber’in sünnetine ittiba yoluyla öğrenip uygulamışlardır.
Sahabenin Kur’an’la ilişkisi Hz. Peygamber hayatta iken bu minvalde vuku bulmuştur. Ancak Hz. Peygamber aralarından ayrıldıktan sonra, Kur’an’daki her bir ayetin nüzulüne tanık olmamanın, nüzul vasatında bizatihi hazır bulunmamanın kaçınılmaz kıldığı anlama sorunları da yaşanmıştır; fakat sahabe nesli için Kur’an’ı anlamanın anlamı esas itibariyle Müslüman bir kimliğe sahip olma ve Müslümanca yaşamaya karşılık geldiğinden, Hz. Peygamber’den tevarüs edilen hayat pratiği kayda değer anlama sorunlarına yol açmamıştır. Ayrıca sahabe doğrudan kendilerine yönelik hitaplar içermeyen ayetlerin mana ve maksadıyla da pek alakadar olmamıştır. Bu durumu anlamak için Yahudilerle polemik zemininde nazil olan Hz. İsa, mesihlik, çarmıh, teveffi, ref gibi kavramlar ve konuları muhtevi ayetlere bakmak kafidir. Sahabe bu ayetlerin Yahudilerle polemik ayetleri olduğunu, dolayısıyla kendilerine hitapta bulunulmadığını bildiği için, doğrudan kendilerini ilgilendirmeyen bir meseleyle iştigal etmemiş, haliyle söz konusu ayetlerdeki maksat hakkında ilk nesilden bize sorun çözücü bilgiler de intikal etmemiştir.
Evet, sahabe Kur’an’ı Hz. Peygamber’den ayrı mütalaa etmediği ve aynı zamanda onu bir bilgi nesnesi olarak görmediği, aksine içine doğdukları dünyada Hz. Peygamber vasıtasıyla Allah’ın rehberliği olarak algıladıkları ve bu rehberliğin kendi hayat tecrübeleriyle doğrudan ilgili olduğunu gayet iyi kavradıkları için gelecek nesiller için, “Müstakbel Müslümanlar Kur’an’ı anlama ve yorumlama sorunu yaşarlar; bu sebeple biz şimdiden bu ayetler hakkında tefsir notları alalım, gelecek kuşaklara miras bırakalım” gibi bir düşünceyle tefsir faaliyetinde de bulunmamışlardır. Bunun yanında Hz. Peygamber de Kur’an’ı gelecek nesillere yazılı bir metin olarak miras bırakmak gibi bir amaç gözetmemiş, aksine Allah’tan aldığı vahiyler doğrultusunda İslam ve tevhid davasını muzaffer kılmayı hedeflemiştir.
Bu ifadelerim ilk bakışta yadırganabilir; fakat bunun böyle olduğunu anlamak için, Kur’an’ın metinleşme tarihine dair ilk ve en sağlam kaynak olarak kullanılan meşhur Buhârî hadisine yeniden bir göz atıp Hz. Ömer’in Halife Hz. Ebû Bekr’e gelip, “Bu Kur’an’ı yazıyla kayıt altına alalım” teklifinde bulunduğu zaman, Hz. Ebû Bekr’in, “Ben Rasûlullah’ın yapmadığı bir işi yapmaktan imtina ederim” şeklinde karşılık verdiğini özellikle düşünmek gerekir. Resmî Kur’an tarihinin ilk ve en temel bilgi kaynağı olan bu hadis metnindeki ifadeler dahi sahabenin Kur’an’ı Hz. Peygamber ve yaşayan sünnetten bağımsız bir metin olarak görmediklerini, dahası Kur’an metninden ziyade Hz. Peygamber’in rehberliğinde ortaya konan tecrübeyi önemsediklerini göstermeye kâfidir. Ancak bizim bugün sahabe gibi bir Kur’an algısına sahip olmamız imkân dâhilinde değildir. Zira Kur’an vahyi sahabenin içine doğdukları dünyaya inmiş ve hâliyle onların iliğine işlemiştir; oysa bugün bizimle nüzul dönemi arasında on beş asırlık bir mesafe bulunmakta, Kur’an da yazılı bir metin olarak bizden bağımsız bir entite olarak orada durmaktadır. Bu yüzden Kur’an’ın bizden bağımsız bu metinsel varlığını dikkate almamamız mümkün değildir; ancak din ve dinî hükümlerin kaynağını salt Kur’an metnine indirgemememiz de söz konusu değildir.
Unutmayalım ki Kur’an bize gelenek yoluyla gelmiştir; gelen şey sadece metnin kendisi değil, aynı zamanda herhangi bir Kur’an pasajındaki kelimeler ve ifadelere nasıl mana takdir edileceğinin bilgisidir. Bununla birlikte, Kur’an’ın manaları tarihsel süreç ve süreklilik içinde bize doğru gelirken birileri mezhebi, diğerleri fıkhî, başka birileri felsefî manalar da eklemiş ve bu durum bizi gelenek havuzundaki manalardan hangisinin aslî hangisinin izafi olduğu sorununu çözmeye mecbur etmiştir. Tabii bütün bu anlatılanlar, Kur’an’a bizim baktığımız yerden bakanlar için geçerlidir; özellikle tarih-üstücü bakış açısına sahip olanlar için anlam anlamdır, hangi çağa hangi fırkaya ait anlam olduğu hiç önemli değildir. “En güzel anlam bugün işe yarayan veya bugünkü ihtiyacı karşılayan anlamdır” diye düşünen tarih-üstücüler için en temel mesele sözlüklerden veya tefsir kitaplarından bugünkü modern duruma uygun anlamı keşfetmek, ardından “Kur’an böyle söylüyor” demekten ibarettir. Çünkü böyle söylemek hem zamanın ruhuna uygun düşmekte, hem de sevad-ı azamdan aferin almak gibi bir ödül getirmektedir. Buna mukabil, bizim payımıza da çok kere itilip kakılarak dışlanmak ya da en hafif tabiriyle itibarsızlaştırılmak düşmektedir.
Konuşmalarınızda sık sık gelenekli olduğunuzdan hareketle geleneğe sahip çıkmak gerektiğini ifade ediyorsunuz. İzini süreceğimiz geleneğin parametreleri nelerdir?
Ben dinin her şeyden çok gelenekle ilgili olduğuna inanan biriyim. Gelenek derken, Hz. Peygamber’in nübüvvet iddiasından tutun da Kur’an’ın ilahi bir kelam olduğu inancına kadar dinî alandaki bütün her şeye gelenek yoluyla sahip olduğumuzu biliyorum. Bu arada, sıcak sıcak kaşıklarken tadına doyamadığınız tarhana çorbasının da bin yıllık bir gelenekten geldiğini hatırlatmak istiyorum. Siz nasıl düşünüyorsunuz bilmem, ama ben Hz. Peygamber’in Hira’da vahiy aldığını gelenek marifetiyle taşınan bir haber yoluyla öğrendim ve inancımı da evvel emirde bu haber üzerine kurdum. Siz de çıkıp, “Ben bunu Kur’an’dan öğrendim” diyebilirsiniz. Ama o zaman size, “Kur’an’ın Kur’an olduğunu nerden öğrendin?” ya da “Kur’an’ı kimden aldın, ona hangi vasıtayla nasıl ulaştın?” diye sorarlar. “Ben Kur’an’ın kendisi hakkında söylediklerini delil gösteririm” derseniz, o zaman hem iddiayı hem de ispatı aynı şeye dayandırdığınız için mantıktaki karşılığıyla safsata yapmış olursunuz. Gelenek başta Kur’an’ın ve nebevi sünnetin hangi yönleri ya da hangi boyutlarıyla dinî, hangi boyutlarıyla örfî olduğunu tespit ve tayinde çok önemli bir bilgi ve referans kaynağı olmasının yanında, Kur’an ayetlerini yorumsal tahriflerden korumanın ve aynı zamanda Kur’an’ın tarih boyunca ne gibi istismarlara ve manipülasyonlara uğradığına tanık olmanın da yegâne yolu ve imkânıdır. Kur’an tefsirinde ilk kaynaklar diye ısrar etme sebebim, geleneğin en başına gitmek, orada aslî manayı arayıp bulmak ve böylece tarihî süreçte eklenen izafi anlamların ayıklanmasını sağlamaya matuftur. Gelenek, Müslümanların tarih boyunca karşılaştıkları sorunları Hz. Peygamber ve sahabesine ait ilk tarihî tecrübe ışığında yeniden yorumlamanın, ilerleyen zaman ve hayata sosyal akışkanlık içinde değişerek intibak sağlamanın da imkânıdır. Dahası, gelenek günümüzde algılandığı ve anlatıldığı gibi tümüyle kutsanan, bütün birimleriyle sahih, eksiksiz ve yerli yerince olduğu varsayılan eski malumatlar, kitaplar, ictihadları muhtevi bir heyula değil, aksine dinamik ve her dem eskiden gelene “ek”lenerek ve yenilenerek ilerleyen bir süreçtir. Siz buna yaşayan sünnet de diyebilirsiniz.
“Gelenekli olmanın yolu bugün bizimle özdeş hale gelen tarihselciliğe çıkar; gelenekçi olmanın yolları ise aslında bugün fiilî bir mezhepsizlik ya da binbir çeşit mezheplilik durumuna tekabül eden Ehl-i Sünnet müdaafiliğiyle birlikte kimi zaman Işidçiliğe, kimi zaman Buhârî hatimciliğine, kimi zaman “Allah ete kemiğe büründü, filan kişi olarak göründü” gibi mistik hezeyanları hakikat telakki etmek gibi marazi hallere çıkar.”
Kuranı anlamlandırma da gelenekli olmak ile gelenekçi olmak arasındaki mesafe ne kadardır. Gelenekli Müslüman ile gelenekçi müslümanın yolları nereye çıkar?
Gelenekli olmanın yolu bugün bizimle özdeş kılınan tarihselciliğe çıkar; gelenekçi olmanın yolları ise aslında bugün fiilî bir mezhepsizlik ya da binbir çeşit mezheplilik durumuna tekabül eden Ehl-i Sünnet müdaafiliğiyle birlikte kimi zaman Işidçiliğe, kimi zaman Buhârî hatimciliğine, kimi zaman “Allah ete kemiğe büründü, filan kişi olarak göründü” gibi mistik hezeyanları hakikat telakki etmek gibi marazi hallere çıkar.
Mealinizde, makalelerinizde konuşmalarınızda geleneğin dibi olan ilk eserlere atıfta bulunup genellikle bu eserlerin yorumlarını tercih etmenize rağmen kendilerini gelenekçi olarak tanımlayan çevreler tarafından eleştiriliyorsun. Bu eleştiriler de çoğu zaman fikir düzleminden daha çok iyi adam köyü adam üzerinden yürüyor. Bu eleştirileri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ben bu durumu Müslümanlardaki genel ahlak sorunu ya da yaygın ahlaksızlık bağlamında değerlendiriyorum. Bugünün Türkiye’sinde İslam adına söz söyleyen şahıslarla ilgili yüzeysel bir karakter analizi yaptığınızda dahi çok rahatlıkla bu şahısların birçoğunda Çetin Altan’ın kullandığı ve içini doldurduğu manada çok sakil bir köylülük ve bu köylüğünün lazım-ı gayr-i mufarıkı denebilecek nobranlık ve kabalık gibi vasıflarla temayüz ettiğini görebilirsiniz. Bu vasıflar kimi zaman tasannulu bir müttakilik şeklinde, bazen bir külhanbeyi görünümünde, kimi zaman da sünepelik suretinde dışa vurur. Bugün her ne kadar politik tutumunu tasvip etmesem de Mehmet Altan’ın “Kent Dindarlığı” kitabında söyledikleri benim burada anlatmaya çalıştığım soruna az çok parmak basan bir muhtevaya sahiptir. Sizinle bir arada oturup sohbet ederken, kâh kendi dindarlığını izhar, kâh dinî tebliğ maksadıyla, “Namaz kıldın mı?” diye soran, ardından da çok kere “Hele ben şu namazı aradan çıkarayım” deyip sözüm ona namaz kılmaya koyulan tipolojiyle mutlaka bir gün bir yerde karşılaşmışsınızdır.
İşte benim Müslümanlardaki köylülük, kabalık ve görgüsüzlük dediğim müzmin sorunu bu basit ve bayağı örnekten bile az çok anlayabilirsiniz. Bütün bu köylülük ve kabalığa, itikat ve ilmihal dindarlığının dar kalıbı ve dayatmacı üslubunu eklediğinizde ortaya çıkan sonuç Yahudi geleneğindeki Ferisîlere rahmet okutturacak bir dinî görünümlü ahlaksızlıktan ibarettir. Hz. İsa’yı “Engerek dölleri, ikiyüzlüler” diye feryat ettiren Ferisiler fırkası dogmalar ve fıkhî kurallar konusunda kılı kırk yaran bir dindarlık söylemine sahipken, bu dindarlığın adalet, af, merhamet, müsamaha gibi naifliklerden zerre miktar nasiplenmemiş bir güruh olarak bilinir. Bugün bizi sahih din ve dindarlık adına eleştirenlerin de ilmî olmaktan çok Müslümanlığımızı ve ne kadar iman sahibi olup olmadığımızı ölçmeleri de işbu Ferisimeşreplilikten naşi olsa gerektir. Bu noktada, tasavvufun köylülük ve kabalık yaramıza merhem olması beklenirdi; ama gelin görün ki bugün tasavvuf geleneği -az çok bazı istisnaları olmakla birlikte- binbir çeşit tarikat kisvesi altında dinden tedarik ettikleri sermayeyi dünyaya yatırmak ve her türlü dünyevi, siyasi angajmana girip çıkmakla temayüz ettiğinden, bunun yanında dindar siyasi figürlerin iktidarda olmasını fırsat bilip sahip oldukları mürit oyu nispetinde devletin muhtelif kurumlarından hak talep etmekten başka bir işe bakamadığından köylülük ve kabalığımızla at başı giden ahlaksızlık sorunumuzu çözmeye hemen hiçbir katkı sağlamıyor. Üstelik tarikat müessesesi kendi varlığını mutlak biatla muhafaza ettiği için bu tasavvuf semtinde mukim insanlar akıl nimetini herhalde öteki dünyada kullanmak için saklıyor. Sonuçta ahlaksızlıklarımızı ve kabalıklarımızı hayli törpüleyebilecek bir entelektüel derinliğe ve irfanın inceliğine sahip bir tasavvuf yerine tarikatlar âleminde cehalet kol geziyor.
Cumhuriyet’in kurucu ideolojisinin ve kök sökücü modernleşme tecrübesinin başından beri din ve dindarlarla hesaplaşması ve bunun neticesinde dinî oluşumların yer altında yuvalanması, öte yandan 28 Şubat gibi tecrübeler ve Kemalist-laikçi elitlerin elindeki merkezî basın yayın organları vasıtasıyla dindar çevrelere yöneltilen binbir çeşit tahkir ve tezyifler dikkate alındığında, “Bir kişiye kırk gün deli desen deli olur” fehvasınca Müslüman ve dindar çevreler maalesef farkında olmayarak “göbeğini kaşıyan adam” gibi görgüsüz davranıyor ve maalesef ne kadar kaba ve görgüsüz olduğunun çok kere farkına varmıyor. Bu kabalık hane içerisinde sözüm ona “kavvam”lığa kıvam vermek için karısına şiddet, çoluk çocuğuna terbiye namına hakaret ve kötek, işyerinde jurnal, dedikodu ve mobing, siyasiler karşısında tabasbus, amirler karşısında müdahene ve müdaraa, kritik durumda ve tepki koyma zamanında suskunluk ve “bekle gör” politikası, bir makam ve mevkii sahibi olmak adına her türlü ahlâkî değeri feda etme ve gerektiğinde en yakın arkadaşını bile çelmeleme, akademide kendisi gibi inanmayanları YÖK’e şikâyet etme, dekanlık makamında sözgelimi İlahiyatlardaki şâz ve aykırı görüş sahiplerini susturmayı teklif etme, vaaz kürsüsünde başkalarının imanını ölçme gibi şekillerde kendini gösterebiliyor.
Bu durum bizi sadece ahlak ve felsefesinden değil, estetikten de mahrum kılıyor. Kendini din adına konuşmakta ehil gören çok kişi bir mecliste oturup kalkmayı dahi bilmiyor, giyinmeyi sadece setr-i avretten ibaret zannediyor; belki bir tek vaaz kürsüsünde bolca ayet ve hadis okuyup cümle âleme parmak sallayarak nizam vermeyi ve aynı zamanda tebliğ adına dedikodu üretmeyi marifet addediyor. Netice itibariyle, sorduğunuz sorunun tek kelimelik cevabı şudur: Dinî kimlik ve kişiliğimiz pratik hayata ahlaktan çok ahlaksızlık biçiminde yansıyor. Kuşkusuz kabalık ve ahlaksızlık sadece dindarlar için söz konusu olan bir problem değil; laik ve seküler muhitlerde de ahlaksızlığın sayısız örneğinden söz edilebilir; ama can yakıcı olan şu ki laik ve seküler insanlar en azından kendi yaşam tarzlarında, “Din güzel ahlaktır” gibi referanslar kullanmıyor; Allah kendisine uzuv olarak ne verdiyse o uzuvları kullanarak yaşıyor. Ama biz sabah akşam din, iman ve ahlaktan söz ediyoruz; işte bu yüzden ahlaksızlık bizde katmerli ahlaksızlık olarak gözüküyor.
Birçok ayeti tefsir ederken özellikle günümüz dünyası ile ilişkilendirirken olgu ve değerden bahis açıp ayetlerdeki olgusal durumu değil değeri günümüze aktarabiliriz diyorsunuz. Durum ve değer ne anlam ifade eder. Günümüze ikisi birden yansıtılamaz mı?
Kur’an ayetlerinde içerilen değerin yanında olgusal durumu da bugüne taşımanız için, söz gelimi medeni halinizi çok eşli kılmanız, haliniz vaktiniz müsaitse biraz da köle ve cariye satın alıp cariyeleri odalık olarak kullanmanız, haram aylar girince bireysel, toplumsal ve hatta devlet düzeyinde bunun gereklerini yapmanız, birinden borç aldığınızda bu işlemi beş altı kişilik bir şahit ve katip heyetiyle belgelemeniz, Ehl-i kitabı zimmî sayıp -tabii eğer bugün gücünüz yetiyorsa- cizyeye mahkûm etmeniz, nüzul sürecinin son safhasında nazil olmaları hasebiyle, Tevbe suresindeki ilgili ayetler gereğince Hindistan’da da olsa gidip ineğe tapan Hindu müşriklerini katletmeniz, Maide suresi 82. ayet mucibince müşrikler ve Yahudileri en yaman hasım olarak görürken, Bosna’da ve Irak’ta Müslümanları katletseler bile Hıristiyanları yakın dost gibi görmeniz gerekir. Nasıl..? Kur’an’daki değerlerin yanında olgusal durumu da bugüne taşıdığımızda güzel sonuçlar çıkıyor değil mi?
Olgu ve değer ayırımı yapınca konu ister istemez tarihselci yoruma değinmeyi gerektiriyor. Kuranı tarihselci olarak anlamak ne demektir. Bunun bir geleneği var mıdır?
Kur’an’ı tarihselci nazarla okumak, evvela Kur’an’ın nazil olduğu vasattaki insanlık durumunu kavramak ve bu ilk örnek hayat tecrübesinden hareketle kendi insanlık durumumuza doğru bir istikamet vermektir. Bizim tarih- üstücü okuma tarzından ayrıldığımız nokta, bu tarz okumanın Kur’an’daki her ayetin ve her hükmün bütün insanlık durumları hesaba katılarak ve aynı zamanda lafzi mucibince tüm zamanlarda aynen uygulanması kastolunarak nazil olduğu kabulüdür. Ne var ki ben miladi yedinci yüzyılda yaşamadım, Abdullah b. Mes’ûd ile aynı sofraya oturmadım; deveye binmedim, entari gibi kıyafetler giymedim, benim hiçbir zaman dört karım, altı cariyem, beş erkek kölem de olmadı. Geleneksel haram ay hukukunun nasıl uygulandığını hiç görmedim; bu ayların yerini değiştirmeyi (nesi) hiç bilmedim… İlahiyat Fakültesine gelinceye kadar da zıhar, ila gibi şeyleri hiç işitmedim. Oysa kendimi bildiğim günden beri imanı, kelime-i tevhidi, ahireti, ibadetleri, ahlaki faziletler ve reziletleri işitmiş ve öğrenmiş, bütün bunların Müslüman kimliği oluşturan temel unsurlar olduğunu idrak etmişimdir.
Tüm zamanlarda lafzi mucibince uygulansın diye indirildiği kabul edilen, üstelik tarih-üstü bir varlıktan gelen bir kitabın birçok hükmünün bugünkü tarihte menatını yitirmiş olması sizce garip değil midir? Bunun da ötesinde, halkı ve idarecileri Kur’an’a iman etmiş insanların yaşadığı bir memlekette zina fiilini suç olmaktan çıkaran yasa örneğinde görüleceği gibi, Kur’an’ın bazı hükümlerine aykırı düzenlemeler yapılması sizce nasıl izah edilebilir? Yoksa sizin tarihsellik ve evrensellik dediğiniz şey, sadece sivillerin dünyasında konuşulup tartışılması gereken bir mesele midir? Burada bizim tarihselciliğimizi sorgulamadan önce, bugün bütün dindar ve muhafazakârların hayırla andığı Osmanlılarda çok kere şeriata aykırı hükümler şeklinde uygulanan örfi sultani hakkında ne buyurursunuz?
Ben şahsen, Kur’an’ın Hz. Peygamber ve sahabe tecrübesine vücut veren bir ilahi rehberlik olduğunu, bu rehberliğin yaşayan sünnet olarak bugüne kadar taşındığını, dinî ve ahlaki olan şeylerin bugün de bizi ve müslüman kimliğimizi yapılandırdığını, dinî ve ahlâkî içerik taşımayan unsurların ise Kur’an ayetlerine konu oldukları halde tarihsel süreçte elendiğini ve bugüne kadar gelmediğini düşünüyorum; bu yüzden de “Kur’an’ın şu ayetindeki mesele evrensel değil midir” şeklindeki itirazların anlamsız olduğu kanaatini taşıyorum. Buna itiraz edecek kimselerden istirhamım, bizim önerdiğimiz gibi zarf-mazruf veya durum-değer ayrımı yapmadan, makâsıd gibi kelime oyunlarına başvurmadan bugün özellikle tartışma konusu olan ahkâm ayetlerinin tümünü kendi hayat tecrübelerinde lafzî mucibince uygulamalarıdır; yoksa artık toplumsal düzen ve hukuk alanında biz tarihselcilerden bir tek kalem fazla Kur’an hükmü uygulamadan yaşadıkları halde, “Siz tarihselciler Kur’an’ın hükümlerini tarihe gömüyorsunuz” demelerine mukabil benim de “Ya şu evrensel hükümlerin her birini bizzat ve bilfiil uygulayın ya da bizim gibi yaşadığınız halde sürekli olarak evrensellikten dem vurma edebiyatını artık sonlandırın” demem icap ediyor.
İslam dünyasında ve özellikle son 30-40 yılın Türkiye’sinde yoğun Kuran okumaları, Kuran dersleri, Kuran halkaları, Kuran sempozyumları olmasına rağmen, bu okumaların akıp giden hayatın bir kenarına dokunup bir şeyleri değiştirdiğine şahit olmuyoruz. Kuran okuyan kitle aynı, toplum aynı. Ne dersiniz sorun okuyanda mı toplumda mı okuma biçimimizde mi?
Bence bugünkü Kur’an okumalarının hayata hemen hiçbir şekilde dokunmaması, söz konusu okumaların anlamak için değil de sanki gayet iyi anlaşılanı uygulamamaya bahane kılmak niyetiyle okunmasıyla ilgilidir. Burada anlatmak istediğim şeyin daha iyi anlaşılmasında Yahudilerin inek kesme meselesinde Hz. Musa’ya sordukları sorular ufuk açıcı olabilir. Söyleye söyleye dilimde tüy bittiği üzere, anlama dediğiniz şeyden maksat, iyi bir Müslüman kimlik ve kişilik sahibi olmaksa, vallahi Kur’an’ın hangi ayetinin halen anlaşılmadığını çok merak ediyorum. Müslüman kimliği oluşturma hususunda hangi bilgimizin eksik olduğunu da merak ediyorum. Diyeceksiniz ki “Kabir azabı var mı yok mu, ben bu meseleyi Kur’an’dan pek çözemiyorum”. Senin neyine gerek kabir azabı; Müslüman olmak ve Müslümanca yaşamaksa maksat, bu mesele seni neden bu kadar ilgilendiriyor. Ahiret diye bir âlem var; orada mükâfat ve azap var, yetmiyor mu? Bunca ilahi ikaza ve uyarıya rağmen, dünyevileşmeden bir adım geri atmadan yaşıyorsan, bir dünyevi makam veya imkân için gerektiğinde her türlü ahlaksızlığa savurulabiliyorsan, hurûf-ı mukaattanın anlamını bilsen ne olur bilmesen ne olur? Allah’ın bizim rabbimiz, sahibimiz olduğu, O’na teslimiyetin her Müslüman için bir şükran vesilesi olarak algılanması gerektiği hususunda şüphe bulunmadığına göre bazı ayetlerin “Allah bilsin diye” ya da “Biz bilelim diye” mealindeki ifadelerinden hareketle sözüm ona Kur’an’ı anlamak adına, “Allah benim yarın ne yapacağımı bilemez” gibi bir hezeyanda bulunmanın kime ne faydası olabilir? Bana öyle geliyor ki gümümüzdeki Kur’an okumaları büyük ölçüde entelektüel zevk ve tatmin ihtiyacını karşılama faaliyeti olarak icra ediliyor; böyle olunca da sonuç daha ziyade Kur’an’ın bir bilgi nesnesi gibi algılanması ve bu okumalarla elde edilen bilgi donanımının da malumatfuruşluğa vesile kılınması biçiminde tezahür ediyor.
Atasoy Müftüoğlu Ağabey’in bizim de önemle dikkat çektiğimiz bir sözü var. Diyor ki: Bizim Kur’an okumalarımız ya da İslami çalışmalarımız neden İslam’ı tarih sahnesine çıkarmıyor, neden özne haline getirmiyor.” Sizce neden?
Bunun bir tek sebebi yok elbette; fakat bence en önemli sebeplerden biri, son birkaç yüzyıldan bu yana Batı karşısında yaşadığımız çok yönlü mağlubiyet krizinin bizde açtığı derin yaralar. Özgüvensizlik bir derin yara; dağılmışlık ve parçalanmışlık bir derin yara; mağlubiyetten kaynaklanan paranoya ve dışarıdan gelen her şeyi tehdit gibi algılama başka bir derin yara; en büyük yara ise onca zamandan beridir İslam’ın ne olduğunu değil de ne olmadığını anlatmaya çalışma… Bence Atasoy Müftüoğlu’nun söylemleri de bu son büyük yarayla malul! O sorun, bu sorun ya da İslam o değil, bu değil! Yahut Kur’an öyle anlaşılmaz, böyle anlaşılmaz? Peki ya nasıl anlaşılır? İslam istenen ve özlenen şekliyle bugünkü dünyaya nasıl uygulanır? Taa 1980’li yıllarından beridir okuduğum Atasoy abinin kitaplarıyla dert küpü oldum ama onca derdin dermanına dair elle tutulur bir şey göremedim; belki ben doğru anlamamış, yanılmış olabilirim; ama kanaatim böyledir.
Hz. Muhammed tarih sahnesine çıktığında insanlığa bir ufuk gösterip dünyaya umut olmuştu. Dünya üzerindeki Müslümanlara bakınca dünyaya ufuk ve umut olacak bir düşünce havzası var mıdır? Yoksa nasıl olmalıdır?
Bugün için dünyaya umut olacak bir İslâmî düşünce havzası göremiyorum; en fazla İslam dünyasının farklı bölgelerinde saman alevi yanıp sönen -daha doğrusu söndürülen- düşünce ufuklarından söz edebilirim. Ama şundan eminim ki düşünce tek başına gelişen, alıp başını giden bir şey değil. Düşünce insanla, insan toplumla, toplum sistemle, sistem bütün bir ümmet ve dünya ile ilgilidir. Bu yüzden düşünce dediğiniz şey en azından kendi milletimiz ve ümmetimizin genel durumuyla çok yakından ilişkili olarak gelişecek ve/veya gerileyecek bir şeydir. Bileşik kaplar misali, sizin bir millet ve ümmet olarak dünya üzerindeki özgül ağırlığınız neyse diliniz ve düşüncenizin ağırlığı da aşağı yukarı aynı nispettedir. Ne zaman ki buradan konuştuğunuzda dünyanın öbür tarafında kâle alınan bir nüfuz sahibi olursunuz, işte o zaman düşünce havuzunuzda da bütün dünyaya ufuk açacak şeyler bulursunuz. Bugün İslam coğrafyasının tam göbeğinde peyda olan ve kendince halifelik ilan edip devlet kuran Işid tecrübesi kara mizah gibi karşımızda dururken ve bütün İslam dünyası adeta eli kolu bağlı biçimde bu kara mizahı temaşadan başka bir şey yapamıyorken, sizin nasıl düşündüğünüzün veya bu hâl içinde ürettiğiniz düşüncenin ne kıymeti olabilir ki? Ben bugün AK Parti iktidarının özellikle din ve eğitim politikalarının ciddi biçimde eleştirilmesi gerektiği kanaatini taşımama rağmen özellikle Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın en azından İslam dünyasında inisiyatif üstlenme çabasının lider karizması oluşturmak gibi kişisel bir arzu ve hevesten öte, tarihin akışını yeniden Müslümanların lehine çevirme ve aynı zamanda birkaç yüzyıllık mağlubiyetten üzerimize sinip içimize işleyen zillet ve meskenetten silkinme gayreti olarak görüyorum.
İslam, politik çerçeveye ya da seküler alana indirgendiğinde, bu indirgemeci ve popülist mantık aynı zamanda hikmet ve hakikat ruhunu da yok ediyor demektir. Yani gündelik uğraşıların bu uğraşıların getirmiş olduğu profan söylemlerin “asli olanın” yerini aldığını ve yeni bir sentetik din dili oluşturulduğunu görmekteyiz. Sizce durum ne minvalde?
Bence durum oldukça kötü bir minvalde seyrediyor. Bir önceki soruya verdiğim cevapta Cumhurbaşkanı ve Başbakan’la ilgili değerlendirmemi burada paranteze alıyor ve AK Parti iktidarının en azından yakın geçmişte büyük hayaller kuran ve büyük idealler peşinde koşan İslamcıların içini boşalttığını düşünüyorum. Şimdi anlıyorum ki İslamcıların nihai hedefi devlet katında söz sahibi olmak ve devlet aygıtının şoför koltuğuna oturmakmış. Şimdi o koltuktalar; ama biz buraya niçin oturduk sorusunu sormak yerine, o koltuğa deri kılıf yaptırmak, gevşeyen vidalarını sıktırmakla meşgul olmaktalar. Bunun düşünce alanındaki karşılığı muhafazakârlaşma olsa gerektir. Eski İslamcılık nazarında muhafazakârlık aslında renksizlik, kokusuzluk gibi bir şeydi; ama şimdi hem İslam’dan vazgeçmediğini göstermenin, hem de devletin kozmik ruhuyla kavgasız gürültüsüz bir ilişki sürdürmenin en tekin yolu olarak görülmektedir. Son yıllarda genel toplum sathında muhafazakârlığın ortalıkta daha fazla kendini göstermesi, kanımca eski İslamcıların devlet katına çıktıklarında “Ben devleti dönüştüreyim” derken, devletin onları dönüştürmesi ve bu yüzden de kendi dindar tabanına bunu çaktırmamak için eskiden çaput bağlayıcılığıyla eş tuttuğu “geleneksel halk İslamı”nın parlatılmasına yol vermesi ile ilgilidir. Kanımca memleketteki bu yeni hava akımını iyi koklayıp ciğerlerini dolduran ve kendilerine durumdan vazife çıkaran bazı çevrelerin şimdilerde Ehl-i sünneti müdafaa cemiyeti gibi faaliyet göstermesi ve hemen her tarafta inzibat gibi rol üstlenmesi bu politik iklimle ilgili görünmektedir.
Eklemek istediğiniz, şunu söylesem de taşı gediğine koysam dediğiniz kelam var mı?
Ben bu dünyaya herkes gibi tek başıma geldim, ama herkesten değilse bile hassaten kendilerini İslamî referanslarla tanımlayan çoğu insandan farklı olarak bugüne kadar hiçbir müesses ya da gayr-i müesses mecraya koşulsuz intisapta bulunmaksızın tek başıma düşündüm, tek başıma yazdım ve konuştum; bundan sonra da tek başıma olmaya, sırtımı herhangi bir yere yaslamamaya kararlıyım. Bu yalnızlık tercihi biraz fıtratımdaki melankoliyle, ama daha çok da ümmet-i Muhammed’den ümit kesmeyle ilgilidir. Beni az çok tanıyan ve ileride hatırlayacak olan, “Müslümandı ama Ümmet-i Muhammed’den hiçbir beklentisi olmadı” diye bilsin istiyorum
















