AYHAN GEVERİ

RÖPORTAJ |
Behice ÇEVİK & M. Fatih KUTAN

Sözlü birikimin yazılı edebiyata etkisi/katkısı nedir veya dengbejler Kürt edebiyatının önsözü müdür?

Sadece Kürt edebiyatı için değil, dünyanın tüm edebiyatlarında sözlü kültür ile yazılı kültür arasında bir etki ve katkıdan bahsedilebilir. Kürt edebiyatına mahsus hal’e gelecek olursak, sözlü birikim Kürt edebiyatının can-damarı olmuştur. Yüzyıllar süren asimilasyon ve tahribata karşı Kürtçenin tek dayanağı sözlü kültür olmuştur; Kürt sözlü edebiyatının elbette etkisi/katkısı yadsınamaz. Erivan Radyosu, bu anlamda Kürtçenin tamamen yasaklandığı dönemde Kürt dengbej ve stranları dinleyicilerine ulaştırması sebebiyle Kürt sözlü edebiyatı için bir mekteb niteliği kazanmıştır. Ama Kürtlerin geçmişten gelen tüm edebiyat birikimini sözlü edebiyat ve dengbejlik ile sınırlamak Kürt edebiyatına haksızlık olur diye düşünüyorum. Sözlü kültürü kadar yazılı kültürü de çok zengin olan Kürtlerin yazılı eserleri, komşu halkların yazılı eserlerine nazaran hiç de azımsanmayacak derecededir. Sözlü birikim ve dengbejlik evet Kürt kültürünü/folklorunu bugüne taşıyan önemli amillerdir ve sözlü kültür yazılı edebiyat üzerinde de büyük bir tesir meydana getirmiştir. Hatta birçok Kürt destanı ve halk hikâyesi hâlâ dengbejlik geleneği temsilcisileri tarafından günümüze nakledildiği için yazılı şekle dönüşebilmiştir. Birçok Kürt yazar ve entelektüelin, Kürt sözlü birikimin/dengbejliğin, yazılı kültürün bir önsözü olduğu düşüncesi çok iddialı bir savdır; çünkü Klasik Kürt edebiyatı ile ilgilenen ve bu edebiyatın ürünlerini yayına hazırlamaya çalışan biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki Kürtlerin îslâm sanat ve kültürü çerçevesi içine giren, özellikle de tasavvufî-tarikat menşeli eserleri, mesnevî ve divanları, köklü bir geçmiş ve geleneğe dayanır. Düşünün koskoca Osmanlı/Divan şiirini sadece Dadaloğlu, Karac’oğlan ve Aşık Veysel gibi aşık-şairlere dayandıramayacağımız gibi, Kürt edebiyatını da sadece dengbejlik geleneği ile açıklamak ya da dengbejliği önsöz olarak nitelemek insafsızlıktır.

Kürtçe bir edebiyat dili, daha özelde bir şiir dili olma birikimini taşıyor mu? Bu edebiyatın köşe taşları kimler, anlatır mısınız biraz?

Kürt Edebiyat tarihi incelendiğinde çok rahatlıkla görülür ki Kürtçe her zaman bir edebiyat, sanat ve şiir dili olmuştur. Gerek gramer ve dilbilim açısından gerekse de edebî metinler açısından kadîm bir geleneğe dayanan Kürtçe, sokaktaki Kürdün günlük kullanımı bir yana, günümüze kadar devam edegelen medrese geleneği içinde varlığını devam ettirmiştir. Özellikle Nakşibendî ekolünün etkisiyle büyük bir tasavvufî Kürt edebiyatı oluşmuştur. Ehli medrese ve ehli tarikin yazdığı ürünler yüzyıllarca tedris edilmiş, birçok eser şerh edilmiş, sayısını veremeyeceğimiz kadar şiire yine Kürtçe nazireler yazılmış. Yine Kürt şiirinin edebî değeri ve poetik yanından bahsedecek olursak da Kürt şiiri; üzerinde durulması gereken, diğer dilleri konuşan halklar tarafından da keşfedilmesi gereken bir dünyadır. Üstelik bu hem klasik Kürt şiiri için geçerli olduğu gibi günümüzdeki modern şiir için de geçerlidir. Şairlik istidadı konusunda İranlıların en büyük şairi Hafız’a meydan okuyan Melaye Cizîrî gerçekte de Hafız’dan aşağı bir şair değildir. Bunları keşf için de bu şiirin dünyasına girmek yetiyor. “Kişi bilmediğinin düşmanıdır” kavlince hakkında bir şey bilmedikleri Kürtçe ve Kürt edebiyatı ile ilgili düşünce adamları çok şeyler diyebiliyor. Ama ehli vicdan olan insanlar için hakikat çok da ırak değildir hiçbir zaman.

Kürt edebiyatının köşe taşları olarak Melaye Cizîrî, Ehmede Xanî, Melaye Bateyî, Feqîye Teyran, Mewlana Xalid, Elî Herîrî… klasik şiirin ustaları için sayabileceğimiz isimlerden sadece birkaçı. Modern şiir, öykü ve roman için de Cegerxwûn, Şerko Bekes, Mehmed Uzun, Sabah Kara, Ferhad Şakelî, Helîm Yusiv, Hesene Mete… akla gelen ilk isimlerdendir diyebiliriz.

Klasik şairlerin ürünleri içinde Melaye Cizîrî’nin Dîwan’ı, Ehmede Xanî’nin Mem û Zîn’i, Melaye Bateyî’nin Mewlûd’ü, Feqîye Teyran’nın Zembîlfiroş, Sîmurg vb. tasavvufî destanları ile Yunus Emre şiirleri tadındaki şiirleri edebiyatseverlerce en çok okunan eserlerdir. Bizim yayınevi olarak yayınladıklarımız içinde de en çok satan ve rağbet gören eserler: Feqîye Teyran’ın Dîwan’ı, Seyyid Elîye Findiqî’nin Dîwan’ı, Melaye Bateyî’nin Mewlûd’ü (ki Mewlûd şimdiye kadar Kürtçe’de en çok satan eser olmuştur ve biz bu eseri Eski Kürt Alfabesi ile basıyoruz) Baba Tahire Uryan’ın Dubeytî’si. Yine modern Kürt edebiyatı içinde de Mehmed Uzun, Firat Cewerî ve Hesene Mete’nin romanları; Cegerxwûn, Sabah Kara ve Berken Bereh’in şiirleri çok okunanlar arasında. Allah’a şükür ki az da olsa Malmisanij ve M. Emin Bozarslan gibi Kürtlerin çok değerli araştırmacı-akademisyenleri var ve bunların da eserleri başucu niteliğinde. Tabi Kürtçe çok geniş bir coğrafyada parça parça icra edilen bir edebiyatın dili olduğundan bu değerlendirmelerim sadece kişisel olarak bir yayınevi çevresinden edindiğim izlenimlerimin sonucu.

Türk edebiyatı ile Kürt edebiyatının ortak dertleri ve hassasiyetleri nelerdir?

Her şeyden önce şunu demek gerekir ki tüm dünya edebiyatlarının dertleri ile Kürt edebiyatı ve Türk edebiyatının dertleri ve hassasiyetleri arasında bir bağ vardır. Çünkü sonuçta Türk olsun Kürt olsun edebî bir metin oluşturan herkes “İnsanî” bir faaliyet içindedir ve insan’ı anlatır. Fakat Türk edebiyatı ile Kürt edebiyatının ortak dertleri üzerine konuşacak olursak Kürtçe yazılan metinleri ya da Kürt edebiyatını “öte”leştirmeden, “öteki”leştirmeden değerlendirmek gerekir. Çünkü sorunuza tersten cevap verecek olursam, yani Kürt ve Türk edebiyatlarının farklılıkları nelerdir? diye düşünürsek iki halkın edebiyatları arasındaki en büyük fark bu edebiyatların malzemesi olan dillerin farklılığıdır. Elbette Kürtlerin toplum olarak yaşadığı toplumsal acılar, sevinçler ve travmalar çok farklı ve bunlar da edebiyata olduğu gibi yansır. Kürt edebiyatında belirgin bir ses olarak ‘varoluş’ sancısı ve bunun sonucunda bir millî duruş belki Türk edebiyatındaki Kurtuluş Savaşı dönemine benzetilebilinir. Fakat bunun dışında gerek tarih, din, coğrafya ve kader birliği gibi etkenler iki halkın edebî duruşlarını da birbirine yakınlaştırmış/birleştirmiştir. Mevlânâ’nın “ney” ile hasbihâline benzer bir hasbihâl aramak isterseniz Dünya edebiyatında Ehmede Xanî’nin Mem û Zîn’in son bölümündeki “ney” ile mükellemâtından daha iyi bir örnek bulamazsınız

Süleyman Çelebî ile Melaye Bateyî’nin Mevlid’leri o kadar birbirine benzer ki. Bakın mesela mutasavvıf bir şair olan Melaye Bateyî’nin çok sevdiğim bir şiirinde geçen Hakkâri’nin Berçelan Yıylası ile Ferit Edgü’nün O/Hakkari’de Bir Mevsim romanında anlattığı Hakkâri arasında bir fark yoktur. Muhakkak koca iki edebiyat bir tarafa, Türk edebiyatındaki her bir şair ayrı bir dünyadır. Murathan Mungan ile Ahmed Arif ya da Ece Ayhan aynı derdi dillendirmez. Bu Kürt şairleri için de geçerlidir. Her biri ayrı bir âlem. Fakat eğer bir ortak dert ve hassasiyetten bahsedecek olursak o da bizzat “insan’Tn kendisidir. Coğrafyamız insanın ortak dert ve sıkıntıları ne ise edebiyattaki dertler de aynı minval üzeredir. Ama şurası o kadar aşikâr ki: Türklerin ve Türkçe yazan insanların mevcut bir Türk devleti muhayyilesinin olması ile Kürtlerin hep devlet sahibi olamamasının ve tarihteki devlet olmuş olma geleneğinin son birkaç yüzyıl içinde adeta bıçakla kesilmesinin etkisi iki edebiyat arasındaki farkı o kadar belirgin kılar ki… Bunu edebiyatta değil yalın sözcüklerde bile görebilirsiniz. Ünlü Mem û Zîn mesnevisinin sahibi Ehmede Xanî’yi Kürtler için önemli kılan işte bu edebiyat-devlet münasebetidir ki Mem û Zîn’in “sebeb-i telif bölümü bir manifesto niteliğindedir

En son Notos Öykü dergisi bu konuda bir soruşturma yaptı, biz de o soruyu size soralım: Türkiye’de bir Kürt edebiyatı var mı?

Kürtlerin çok geniş bir coğrafyaya yayılmış bir edebiyat tarihi var. Özellikle son iki yüzyılda ‘diaspora’ diye niteleyebileceğimiz Şam, Kahire, Erivan, Beyrut, Bağdat, Paris gibi şehirlerde çeşitli yayın ve edebî faaliyetler meydana gelmiştir. Mesela ilk Kürtçe gazete Kurdistan, 1909’da Kahire’de yayınlanmaya başlanmış, yine ilk dergilerden olan Hawar da Şam, Kahire ve Beyrut gibi merkezlerde yayın hayatına devam etmiştir. Fakat eğer asıl meseleye gelecek olursak ve bana şöyle derseniz “Kürtçe’nin, Kürtçe neşriyâtm başkenti neresidir?” size şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki İstanbul’dur. İstanbul’u “diaspora şehirleri” içinde sayamamamın sebebi de bu olmuştur. Düşünün Kürtlerin klasik eserleri Mem û Zîn, Mevlûd, Melaye Cizîrî Dîwanı, Kürt medreselerinde elyazmaları olan ve bu şekilde çoğaltılırdı ama ilk defa İstanbul’da basılmıştır. Kürt yayınevi ve dergi merkezlerinin çoğu halen İstanbul’da… Yani eğer bir Kürt edebiyattan bahsedeceksek İstanbul bu bahsin merkezidir. Diğer taraftan salt bir edebiyat olarak bakacak olursak en önemli Kürt edîbleri şimdi Doğu ve Güneydoğu dediğimiz coğrafyada dünyaya gelmiş bu coğrafyada eserler meydana getirmişlerdir, bu hem klasik edebiyat hem de yeni edebiyat için geçerli. Şiiriyle, romanıyla, öyküsü, dergisi, gazetesi, İlmî ve kültürel faaliyetleri ile Kürt edebiyatının en büyük yatağı bu coğrafyadır. Mesela Kürtçe’nin en önemli üç büyük şairi Ehmede Xanî, Feqîye Teyran ve Melaye Bateyî Hakkarilidir, Ehmede Xanî’nin türbesi Doğubeyazıt’ta iken Feqîye Teyran ve Melaye Bateyî’nin kabirleri Hakkari sınırları içindedir. Melaye Cizîrî Cizrelidir ve Cizrede metfundur. Edebî kalite olarak da (her ne kadar son zamanlarda Kuzey Irak’tâki bölgesel hükümetin teşviki ile kayda değer çalışmalara imza atılmış olsa da) okunmaya değer Kürtçe eserlerin büyük bir kısmı yine bu coğrafyada yazılan ya da yayınlanan eserlerdir. Mehmed Uzun gibi bütün Kürtler tarafından okunan yazarların çoğu da bu coğrafyadandır.

Hocam biliyorsunuz Cemal Süreya, Ahmed Arif, Murathan Mungan, Sıtkı Caney, Bejan Matur gibi Kürt olan fakat Türkçe eserler veren şairlerimiz var ve Türkçeyi çok iyi kullanıyorlar. Sizce dili kendine has kullanımda ve üslup oluşturmada bir etken de coğrafya mıdır? Fırat ve Dicle bu şairlerin şiirlerinden birinci derecede sorumlu mudur?

Melaye Cizîrî’nin bir beyti ile cevaplayacak olursak:

“Feyza me şubhete Nîl e Le em Dîcle û Firat in”

Yani diyor ki Melaye Cizîrî: “Her ne kadar Nil nehri gibi bereketimiz var ise de biz Dicle ve Fırat gibiyiz, onlar ile teşbih olunmak istiyoruz.” Gerçekten de bu topraklar, Mezopotamya, çok büyük bir menba’ ve kaynak. Murathan Mungan’ın eserleri ve ruh dünyasında Mardin şehrinin etkisi; Ahmed Arifin şiirinde Diyarbekir’in taşı, toprağı başlı başına bir cevap niteliğindedir bu sorduğunuz soruya. Fırat-Dicle ve iki nehrin arasında kalan kadîm ve velût coğrafya, feyz û bereketi ile sunuyor her şeyini adeta. Köklerinin bu topraklara dayandığı insanların üslûpları da bu topraklara benzer. Mesela saydığınız isimler dışında bir başka Kürt yazar Yaşar Kemal’in dili, kusursuz Türkçesi. Evet dediğiniz gibi; çok kültürlülüğüyle, asaletiyle, Kürdüyle, Türküyle, Asurîsiyle, Arabıyla, Süryanisiyle bu topraklar, bu kusursuz sanat dilinin oluşmasındaki en büyük etkendir, çünkü Fırat ve Dicle kökleri derinlerde olan, deyim yerinde ise ‘yaratmaya kadîr kadîm bir geleneğin mensubu ve müsebbibidir. Merhum Mehmed Uzun’un her romanında Mezopotamya, Fırat ve Dicle en önemli ve en canlı roman kahramanı. Yani merhumun romanlarındaki doyumsuz tadın sebebi Fırat ve Dicle. Can nefeste iken Avrupai hekimlerin iyi edemediği Mehemedimizi Diyarbekir iyi etti, sağattı. Ben dermanımı ancak Yukarı Mezopotamya’da bulabilirim diyerek geldi Diyarbekir’e. Bence Mehemede Direj uzun yolculuğunu-devrini tamamladı, hem sanatsal etkinliği anlamında hem de şahsî olarak. Yapıtlarında mekân olan Diyarbekir ve Mezopotamya aynı zamanda kendisinin çıkış yeri ve en son vuslatı ve sılası oldu.

Yazmaya Türkçe başlayıp daha sonra Kürtçe ile devam eden yazarlar biliyorum, iki dilde birden yazanlar da var; çift dilli bir yazar olmak, iki dilde de eser vermek nasıl bir durum? Siz nasıl bir süreçten geçtiniz?

Dil kelimesi Türkçede “lisan” demek iken Kürtçede “yürek” demek… Hissettiğim tek şey; insanın göğsünde iki yürek taşıması gibi bir şeydir Kürtçe ve Türkçeyi bilip kullanmak. Ben de öyle yazarlar biliyorum ki Kürtçe ile beraber Doğu ve Batı dillerinin birkaç tanesi ile yazıp okuyabiliyorlar. Ama herhalde bizim bu coğrafyamızda yaşayan biz Kürtlerin hali gibi değildir halleri. Çünkü ben de dâhil hiçbirimiz Türkçeyi isteyerek öğrenmedik, öğrenmek zorunda idik ve hiçbir Kürt de bile-isteye Kürtçeye uzak düşmez. Zaten işte bu psikoloji her şeyi özetliyor. Yani her ne kadar Kürtçe her anlamda baskın gelse de yazıp okuyan düşünen Kürtler için Türkçe bir “yabancı” dil olamıyor ve çoğu zaman da Kürtçe anadili olamıyor. İlkokula kadar tek tük kelime dışında Türkçe bir şey bilmememe rağmen ilkokulun sonunda Kürtçe-Türkçe bir sözlük görmüştüm ve bu bana çok tuhaf gelmişti. Evimizde Kürtçe dışında başka bir dilden tek bir kelime kullanılmaz ve ben babama o zaman Kürtçe sözlüğü gördüğümü yine Kürtçe söylüyordum fakat böyle bir sözlüğü görmüş olmanın hayreti ile. Yine ilkokulda hatırlıyorum ki öğrenciler arkadaşları derste Kürtçe konuştuğunda bunları öğretmene şikâyet etmek istediklerinde çok gariptir “Öğretmenim falan kes Kürtçe konuşuyor” diyemezdi korkudan, zira Kürtçe kelimesini bile telaffuz etmenin suç olduğunu bilirdik otomatikman ve o cümle şöyle dönerdi ve Türkçe söylenirdi: “Öğretmenim arkadaşım Türkçe konuşuyor!” Yani evet bir Kürtçe vardı ve bu Kürtçe evden dışarı çıktığında başa bela bir dil idi. Dört-beş sene evveline kadar Kürtçe dışında bir dil ile konuşmak bizde garipsenirdi. Çay kaşıkları sadece dışardan gelen -özellikle de Türk- misafirlerin çay tabaklarına bırakılırdı çünkü biz kullanmazdık çay kaşıklarını. Eskiden Türkçe, çay kaşığı gibiydi bizde ama şimdi bizde de “Kürtleme çay” içmeyenler çok. Yıllardır Türkçe öğretmenliği yapıyorum ve artık ne doğru düzgün Kürtçe ne de Türkçe konuşabilen gençlere her iki dili de aktarmak güzel bir şey ama hamdolsun hâlâ çayı kaşıksız içip, bizimkilerle Kürtçe konuşabiliyorum. Fakat yine de bazen yüreğim Kürtçe konuşurken dilime gelen kelime Türkçe olabiliyor ya da tam tersi.

Hocam bir de çeviriler var, siz de Yürek Devletini çevirmişsiniz. Kürtçede çeviri dünyası nasıl?

Yürek Devleti zamanında severek okuduğum ve daha sonra çevirdiğim bir eser. Her ne kadar zor bir dil ile yazılmışsa da çevirebilmiş olmak güzel bir şey. Çünkü çevirilerin dile katkısı muazzam bir katkı. Kürtçede maalesef çeviri sıkıntısı var, ama son zamanlarda bu alanda çok güzel çalışmalar ve çalışan insanlar var. Hatta yazmaktan ziyade sadece çeviri işi ile uğraşan Kürt yazarlar var: Kawa Nemir, Husein Muhammed gibi çalışkan insanlar. Özellikle Arapça, Farsça, Türkçe ve İngilizceden çeviriler yapılıyor. Son yıllarda Kur’an-ı Kerim meallerinin Kürtçeye tercümeleri, birçok Batı klasikleri, NehcüT-Belağa, Ali Şerati ve Bediuzzaman Said Nursi’nin eserlerinin tercümeleri heyecan veren çalışmalardır.

Selim Temo, önemli bir boşluğu dolduran iki ciltlik Kürt Şiiri Antolojisini hazırladı ve yayınladı. Günümüz Kürt edebiyatı ne durumda, yayınlanan kitaplar, yayın hayatına devam eden dergiler hakkında neler söylersiniz?

Çok çalışkan ve sabırlı bir dost olan Selim Temo’nun çalışması gerçekten de takdire şayandır ve halen Kürtçe’yi yüz – iki yüz kelimeden ibaret bir dil sanan ‘kötü niyetli’ ve Kürtçe’den bî-haber insanlara iyi bir cevap niteliğindedir.

Günümüzde Kürtçenin biraz daha serbestçe kullanılmasının da etkisiyle Kürt edebiyatı artık bir varlık mücadelesi vermekten sıyrılmış ve ayakları yere basmaya başlayan bir duruma gelmiştir diyebiliriz. Sadece Kürtçe kitap yayınlayan onlarca yayınevinin olması, her gün yeni eserlerin okuyucu ile buluşması; öykü, roman, şiir ve İlmî makaleler yazan yetkin kalemlerin varlığı dediğim olumlu tablonun bir kanıtı niteliğinde. Eskiden sadece belli türdeki eserler yayınlanırken artık hemen her edebî türde eserler okuyucuya ulaşabilmekte, düzenli çıkan süreli yaymlardergiler belli bir seviye yakalamış bir okur kitlesine seslenebilmekte… Örnek verecek olursak aktif olarak çalıştığım ve Kürtçenin yayın yapan en uzun soluklu dergisi Nûbihar’m oturmuş bir okur kitlesi mevcut. Çok zor şartlarda yayın hayatını sürdüren Nûbihar, artık bir dergi olmaktan ziyade birçok önemli işe imza atabilen bir mektep/ekol niteliğindedir, birçok yazar-şair Nûbihar gibi dergiler sayesinde hem Kürtçenin okuru hem de yazarı olmuştur.

Özellikle dindar kesimin çok okuduğu klasikleşmiş eserler Kürtçe’nin en çok satan kitapları arasında ve bunlar bazen birkaç ayda birden fazla baskı yapabiliyor. Türkiye’deki Kürtçe yayınların büyük bir bölümünde Latin alfabesi kullanılmakla beraber Arap alfabesi yani eski Kürtçe ile yazılan eserler ve sadece bu eserleri basmak için kurulmuş yayınevleri var. Bizim NûbiharYayınları olarak çıkardığımız bazı klasik eserler de her iki alfabe ile basılmış. Çıkardığımız Nûbihar dergisi üç ayda bir yayınlanırken, aylık ya da iki ayda bir yayınlanan dergiler de mevcut. Kürtçeyi yazı dili olarak kullanmak isteyen okur-yazar kesimi için gerçekten Kürtçe dergiler bir nevi eğitim kurumlan işlevi görmekte. Nûbihar, Zend, Bîr ve W düzenli olarak çıkan Kürtçe dergilerden birkaç tanesi.

Kürtçe yayınlanan kitapların büyük bir bölümü telif niteliğinde ve son birkaç yılda yayınlanan Kürtçe kitap sayısında bir artış söz konusu. Yayınevimiz dışında özellikle Avesta, Doz, Lîs ve Deng Yayınları gibi yayınevleri bu alandaki boşluğu dolduran nitelikte eserler yayınlar. Özellikle Kürtçe gramer kitapları, sözlükler ve Kürt tarihi ile ilgili kitaplar daha önce saydığımız kitaplar dışında en çok aranan sorulan kitaplar.

Cumhuriyetle birlikte 1928 Harf Devrimi yapıldı ve Latin harfleri kullanılmaya başlandı. Kürtçe yazında da böyle bir geçiş söz konusu, bugün Kürtçe yazan yazarlar genelde bu harfleri kullanıyorlar, bu paralel bir süreç mi?

Harf İnkılâbı, Türkçe eserler için bir gecelik bir geçişti; înkılâb’tan sonraki gün her şey Latinize olmuştu. Ama bu Kürtçe için geçerli değil. 1928’i bırakın 1988’e kadar da Kürtçenin Latince yazılımı çok ender idi. İran, Irak ve Suriye Kürtlerini zaten saymıyorum. Türkiye Kürtleri, özellikle Celadet Ali Bedirxan ve dergisi Hawar’ın etkisiyle, 1928’den sonra Kürtçeyi nadiren Latin alfabesiyle kullanmışlardır. Fakat Kürtlerin yetiştiği okullar zaten medreseler olduğu için Kürtçe eserler Arap alfabesi ile yazılırdı. Artık medrese geleneği yavaş yavaş kaybolmaya başladıysa da Arap alfabesiyle Kürtçe eserlerin okunurluğu aslında daha fazladır. Bizim yayınevinin bastığı kitaplar içinde en çok satan eserler Eski Kürtçe ile yayımladıklarımızdır ve bu biraz da bizim yayınevinin hitap ettiği okur kesimi ile alakadır. Fakat o eski medrese geleneğinden gelen özellikle imam ve din bilginlerinin tercihi Eski Kürt alfabesi yani Arap alfabesi ile yazılan eserlerdir. Türkiye Kürtlerinin yeni kuşakları artık sadece Latin alfabesi ile yazılmış Kürtçe eserleri okuyabilmekte ve Arap alfabesi ile yayınlanan Kürtçe eserleri de sadece araştırmacı ve dindar kesim. Dünya konjonktürüne Kürtlerin de adapte olması amacıyla artık diğer sınırlarda yaşayan Kürtler de Arap alfabesi ile beraber yavaş yavaş Latin alfabesini de kullanır oldular. Kürtler, özetle her iki alfabeyi hâlâ kullanmaktalar fakat zamanla hangisi diğerine baskın gelir bilinmez.

Kürt şairleri Kürtlere, özelde Kürt gençliğine modern değersizliklerin egemen olduğu bir dönemde; kaygılarını, beklentilerini, inançlarını, umutlarını… Yani İnsanî olan değerlerini anlatmada geçmişte ve günümüzde başarılı olmuş mudur? Böyle bir amaç taşıdılar mı, yoksa sanat sanat için miydi?

Kürt toplumu Türk toplumu ile her ne kadar beraber yaşıyor ise de Kürtlerin modernizm ile alışverişleri yeni sayılır. Ymi hâlâ bir Doğu toplumu olabilmeyi becerebilmiş

Kürtlerin de bu anlamda modern değersizliğe artık kapı araladıklarını söyleyebiliriz. Geçen yüzyılın ortalarına kadar var olan şiirde ve edebî metinlerde hep Islâm maneviyatı ve Doğu kültürü vardır ve sorduğunuz husus üzere İnsanî değerleri dillendirme konusunda Kürt şiiri başarılı olabilmiştir. Son dönemlerdeki Kürt şairleri anlamak ve onlar ile ilgili benzer birçok yargıya varmak için daha erken olduğunu düşünüyorum. Fakat Kürt şiiri geçmişte de olduğu gibi bir sanat kaygısı hep olmuştur. Edebiyatı meydana getiren her metin ve söz aynı zamanda insanî’dir ve Kürt edebiyatı da İnsanî ve evrensel değerleri vurgularken bu edebiyatta en çok “özgürlük” konusu işlenmiştir. Özellikle yakın geçmişte bu “özgürlük” teması, şiiri edebî bir mecradan uzaklaştırmış idi ve şiir sanat kaygısından çok toplumsal mesajlar içeriyordu. Bu anlamda Kürtlerin yaşadıkları farklı ülkelerin sosyo-politik koşullarına bağlı olarak Kürt şiiri de çok hızlı mecra değiştirebilmekte. İşte bunun için de son dönem şiirini daha iyi anlamak için biraz daha beklemeliyiz diyorum…

Son söz olarak Yolculara neler söylemek istersiniz, bir kadîm ses sahibinin duvarın ardına son seslenişi farzedelim…

Kelâmın kudretine iman ederek tekrar, söz ikliminden iki adım geriye, sükût ve hikmet yolculuğunda bir adım daha ileriye. Bütün yolcu ve yoldaşlara tüm lisanların, Rahmani ayetlerin aracılığıyla Türkçe ve Kürtçe selam ile. Hoşça kalınız. Bi xatira we… Wesselam.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

İlgili Yazılar

Güncel Hava Durumu

Ankara
hafif yağmur
4.6 ° C
5.5 °
4.6 °
91 %
1.3kmh
100 %
Pts
7 °
Sal
8 °
Çar
13 °
Per
17 °
Cum
21 °

Güncel Döviz Kurları

TRY - Türk Lirası
EUR
37,251
USD
34,256
GBP
44,715
JPY
0,229

Yolcu Potreler

YolcuDergisi Sayi 109 Portre | İsa ARAR

Portre | İSA ARAR

YolcuDergisi Sayi 102 Portre | Marilyn BUCK

Portre | MARILYN BUCK

YolcuDergisi Sayi 103 Portre | ALIYA

Portre | ALIYA

YolcuDergisi Sayi 104 Portre | Teoman DURAL

Portre | TEOMAN DURALI

YolcuDergisi Sayi 108 Portre | Fetva TUKAN

Portre | FETVA TUKAN

Yolcu Seyir Defteri

Seyir Defteri: 109

Seyir Defteri: Söz 2

Seyir Defteri: Söz 3

Seyir Defteri: Söz 4

Seyir Defteri: Söz 5

Heybe & İstikamet