RÖPORTAJ | Selçuk KÜPÇÜK
“Neyi kaybettik biliyor musunuz? El-İdrisi’nin merakını, ilgisini, macera duygusunu, ilim yolculuğunu”
İbn-i Arabi ya da Hallac-ı Mansur gibi, dini nitelikler taşımasının ötesinde tarihsel ve ahlaki karşılıkları bulunan isimlerin arkaik zamanlara dair anlatılar ile sınırlandırılması gibi bir durum var ortada. Bugüne hiçbir şey söylemesine müsaade edilmeyen adeta donmuş karakterler. Oysa meselenin tam zıddı biçimde çözümlenebileceğine dair inancımı hep korudum. Romancı Aydın Hız gerek 2015 yılında Mansur’un sıra dışı hayatını anlattığı ilk çalışması ve gerekse bir süre evvel İbn-i Arabi’yi merkez aldığı kitabı (Hayal Denizi, Timaş Yay., 2018) ile bahsettiğim “bugüne dair ne söyler?” sorusuna cevap bulmaya yönelmesi bakımından önemli kapılar aralıyor.
Yolcu, Dergah, Ayraç, Arka Kapak, Yarın dergilerinde zaman zaman hepimizin zevk ile okuduğu biyografiler yazan Hız’ın mevcut birikimini roman türüne aktararak başarılı metinlere ulaştığını söyleyebiliriz. Bütün bunların ötesinde uzun yıllardır dostluk yaptığımız, moderniteden girip, tasavvuftan çıktığımız, anarşizmden başlayıp, müzik sosyolojisine ulaştığımız çoğu özel sohbetimize kattığı derinlik ve getirdiği açılımlar ile arkadaş çevremizin kıymetli bir entelektüeli olan Aydın Hız’ın romanlarını yazarken ortaya koyduğu çalışma disiplini takdire değerdir. Yoğunlaştığı konu hakkında mevcut kitaplar bir yana yüksek lisans ve doktora tezlerinden, muhtelif dergilerin sayfaları arasında kalmış nice makaleye kadar üzerinde kafa yorduğu meseleye ilişkin bütün detaylara sahip olma kaygısı taşıyan bir yazar var karşımızda. Netice itibariyle tema edindiği metin bir tarihsel dönemi merkez alıyor ve bahsi geçen zaman diliminin sosyolojik, kültürel, estetik, dini, coğrafi, ekolojik vs. bütün ayrıntılarını roman türünün edebi atmosferi ile okura başarılı biçimde sunuyor. Hallac’ın ya da Arabi’nin zihinsel ve fiziki yolculuklarını takip eden iki romanında bu yüzden adeta anlatının yaşandığı zaman diliminin sinemasal fotoğrafları ile örülü zengin sayfalara ulaşabiliyoruz. Söylemeye gerek var mı bilmiyorum ama bahsettiğimiz bu iki karakterin tasavvufi kimlikleri var ve Türkiye’de son yıllarda tasavvuf üzerinden popüler, ticari, sentetik bir dil üredi. Aydın Hız yazdıkları ile bu tüketilen tasavvuf anlatılarına karşı yeni bir dilin de arayışını temsil etmekte. Daha edebi, daha estetik ve tabi ki daha ahlaki bir dil. Ortaya koyduğu romanlarını bu açıdan da kıymetli buluyorum (S.K).
İlk romanınız Hallac-ı Mansur’u, şimdi yayınladığınız ise İbn-i Arabi’nin biyografik öyküsüne dayanıyor. Sizi bu sıra dışı sufilerin hayatlarına çeken nedir?
Belirttiğiniz gibi her iki sufinin de sıra dışı yaşamları var. Sanırım yaşamlarındaki farklılıklar beni kendilerine çekiyor. Çünkü öyle bir din algısına sahibiz ki, içinde kişisel hikayelerimiz yok. Biz yokuz yani. Bireysel dindarlığımıza ait rengimiz de yok. Ben bundan biraz rahatsızım. İki sufinin de yaşam öykülerindeki arayışlar, yolculuklar, heyecanlar, kavgalar bize de sirayet etsin, biz de kendi hikayelerimizin peşinden gidelim istiyorum. İçimize işlemeyen, paket bir dindarlık hakim hayatımıza. Steril ve hayatın ötesinde, aynı zamanda bireysel de değil. Hallac- ı Mansur, İbn Arabi gibi büyük sufileri kendi dindarlığımızı keşfetmemize imkan sağlayacak bir örnek olarak görüyorum.
Peki bir roman türü olarak biyografik roman formuna yoğunlaşmanızı nasıl açıklamalıyız?
Romanlarımdaki karakterlerim tanıdık ve tarihe mal olmuş önemli kimseler. Birinde Hallac-ı Mansur’u, diğerinde ise İbn Arabi’yi merkeze alarak kurguladım romanlarımı. Fakat benim çalışmalarımın merkezinde salt biyografik bir özellik yer almıyor. Dönem romanı olmasını daha çok önemsiyorum. Ya da anlattığım kişileri yaşadığı çevrenin içinde görmek ve o imkanların veya imkansızlıkların içinden okumak istiyorum. Döneme ait sosyal yaşamın izleri, siyasi meseleler, ekonomik hayata dair ayrıntıları kullanıyorum. Bunun için uzun ve yoğun bir araştırma süreci yaşıyorum.
Şu noktaya da değinmek gerekir. Biyografik romanların bir kısmında dönemin özellikleri ve yaşadığı şartları dikkate almadan salt yüceltmeye dayalı anlatı tercih ediliyor ki, bunu doğru bulmuyorum. Yeryüzünden uzaklaştırıp göğe yükseltmek, okur olarak bize de, o kimseye de bir haksızlık. Hayatını anlattığım kimselerin insani taraflarını, gündelik yaşamını, aile ilişkilerini, sevgileri kadar acılarını, korkularını da belirtmek gerektiğini düşünüyorum. Aksi takdirde bize söyleyecek sözleri olmaz.
Daha evvel Yolcu, Ayraç, Arka Kapak ve Yarın gibi dergilerde birbirini takip eden biyografiler yayınlamıştınız. Bu biyografiler teknik olarak bu tür roman formuna yönelmenizi besledi mi?
Okumalarımdan aldığım notlar var. Kendisine yakınlık hissettiğim kişiler var. Onların hayatlarını öğrenmek, mücadelelerine tanıklık etmek bir okur olarak hep ilgimi çekti. Bazen öyle ayrıntı ile karşılaşıyorsunuz ki, o şahsın bütün bir düşünce sistematiğini kavramanıza imkan sağlayabiliyor. Ben belirttiğiniz dergilerde biyografik yazılar kaleme aldım. Halen de uzun bir listem var, yazmak istediğim. Hiç yazmayacağım halde hakkında okumalar yaptığım kişiler de var. Ben insanı tanımak ve anlamak istiyorum. Topluma yön vermiş veya toplumun bir kısmı tarafından kendisine rol modeli biçilmiş insanları yaşam hikayelerini önemsiyorum. İlerde o biyografik yazıları ayrı bir kitapta toplamayı da düşünüyorum. Fakat dergilerde yazdığım biyografik yazılarla, roman hem üslup ve biçim hem de içerik bakımından farklı. Romanda bir insan olarak çok boyutlu anlatma imkanı oluyor. Kimse biyografisinin görülen kısmından ibaret değil ki. Romanlarımda anlattığım kişilerin, ana karakter veya yardımcı karakter fark etmez, ruh dünyalarına girmeye, onlar gibi hissetmeye çalışıyorum. Sokağa onların gözleriyle bakıyorum. Her şeyden önce bu da benim bakış açımı zenginleştiriyor.
Hayal Denizi İbn-i Arabi’nin yaşadığı dönemdeki siyasi, ekonomik ve hatta teolojik tartışmalara dahil ediyor okuru. Döneme ilişkin bu güçlü fotoğrafa ulaşmak için hangi temel metinlerden yararlandınız?
İnsan yaşadığı çevrenin bir ürünü her şeyden önce. Kimse coğrafyasından ve tarihinden bağımsız değil. Yaşanmışlığın oluşturduğu bir tortuyla varız hepimiz. Dolayısıyla tarihi bir şahsı anlamak için, önce yaşadığı çevreyi anlamak gerekiyor. İnsanların o dönemde nasıl yaşadığını, giyim-kuşam, yemek kültüründen, gündelik yaşamın ayrıntılarına kadar bir çok bilgiyi önemsiyorum ben. Üstelik bu bilgileri bilmek, her şeyden önce bir okur olarak beni zamanı ve mekanın dışına taşıyor. Bugüne daha geniş bir çerçeveden bakma imkanı sağlıyor bana. Ortaçağ’da bir Batılı ne yerdi, Doğulu ne giyerdi, niçin onu giyerdi, o giydiği elbisenin de bir hikayesi var çünkü, şimdi bugün bizim giydiğimiz elbisenin de tarihini sunar bize. Zihinsel yolculuğumuz zenginleşir.
Döneme ait anlatıları sinemasal bir yöntemle anlatmaya çalışıyorum. Okurun zihninde güçlü fotoğrafların oluşması için çaba harcıyorum. Bunun için öncelikle yoğun ve uzun bir araştırma süreci gerekiyor. Hikaye beni ısrarla yazmam için heyecanlandırırken, oturup kütüphanede bu bilgileri toplamak, tarihi anekdotları biriktirmek elbette yorucu. Ama hikayemin doğru zeminde akması için bunları bilmem gerektiğini düşünüyorum. Döneme ait yapılmış onlarca kaynak eserleri tarıyorum. Doktora tezlerine bakıyorum, hayal gücüme besleyecek metinler okuyorum.
Ayrıca bu soruyla ilgili şu noktaya da değinmek gerekir. Biz tarihi daha çok siyasi tarih üzerinden okuyoruz ve öğreniyoruz. Büyük olayların sebep ve sonuçlarını ezberliyoruz. Son yıllarda ben gündelik yaşamın tarihini daha çok önemsiyorum. Örneğin Malazgirt Savaşı’nın sebepleri, sonuçlarını madde madde ezberleyebiliriz. Benim için o savaşa katılan bir askerin dünyasına girmek, onun kişisel hikayesini bilerek o savaşı okumak daha anlamlı ve öğretici geliyor. Tarihi matematiksel bir doğru üzerinden öğrenmek yerine, insana ait geniş ve zengin bir dünyanın içinden okumak gerektiğini düşünüyorum.
Roman’ın en ilginç alt teması Arabi ile yakın tarihlerde yaşamış el-İdrisi’ye ait bir haritanın öyküsüyle kurgusal olarak yollarının kesiştirilmesi. Bize biraz el-İdrisi’den bahseder misiniz?
Uzun adı, Ebû Abdillâh Muhammed b. Muhammed b. Abdillâh b. İdrîs eş-Şerîf es-Sebtî es-Sıkıllî. El-İdrisî olarak biliniyor kısaca. Ortaçağın en önemli coğrafyacısı. Ben romanımda onu özellikle anlatmak istedim. İbn Arabi ile hemen hemen aynı dönemde yaşamış, ikisi de Endülüslü. Aralarında bir irtibat veya diyalog olduğuna dair bir bilgi de yok. El-İdrisî, ondan biraz daha önce yaşıyor. Fakat ilginç bir karakter. Yaşam hikayesiyle beni büyülüyor adeta. Her şeyden önce müthiş meraklı bir adam. Ülkeleri, coğrafyayı, denizleri, ticaret yollarını, uzak memleketleri öğrenmek istiyor. O da İbn Arabi gibi eğitimini tamamlayınca Endülüs’ten ayrılıyor. Şehir şehir dolaşıyor, gemilerle uzun yolculuklara çıkıyor. Gördüklerini yazıyor, notlar alıyor. Gidemediği yerleri gidenlerden dinliyor. Çok geniş bir hayal gücü olduğunu düşünüyorum onun. Limanlarda geçiriyor günlerini. Uzak memleketlerden gelmiş gemilerin kaptanlarına sorular soruyor. Biriktirdiği bilgilerden kitaplar yazıyor, haritalar çiziyor. Sicilya Kralı II. Roger ondaki merakı görüyor. Palermo’ya davet ediyor onu. Sana istediğin her türlü desteği veririm diyor, haritalarını burada yap, kitaplarını burada yaz, diyor. Tabi o dönem Sicilya, adeta ikinci bir Endülüs. Müslümanların oluşturduğu kültürel bir zenginlik var orada. El-İdrisi hayalindeki haritaları yapmak için Sicilya’ya gittiğinde, Müslümanların sayısı ve etkisi azalıyor zamanla. II. Roger’in ona sağladığı imkanlarla büyük bir kürenin üstüne yedi kıtayı, denizleri, ticaret yollarını, ülkeleri işliyor.
Siyasi bakımdan Haçlı seferlerinin başladığı bir dönemde yaşıyor El-İdrisi. Başlangıçta Normanların Hıristiyan dünyasıyla araları pek iyi değil, ama sonra düzeliyor. Normanların Kuzey Afrika sahillerine akınları başlıyor. İslam şehirleri birer birer düşüyor, Müslümanlar öldürülüyor. El-idrisi’nin çizdiği haritaların bunlar için kullanılmış olabileceğini ve büyük bir üzüntü içinde öldüğünü düşünüyorum ben. Romanımdaki kurguyu da böyle bir zemin üzerinde oluşturdum. Fuad Sezgin Hoca da, hakkında detaylı bilgi sahibi olamadığımız El-İdrisi için, ecnebi bir ülkede yaşamış ve ölmüş olmasından dolayı olabilir diyor.
Romanınız İbn-i Arabi’nin binli yılların başındaki seyahatini anlatırken aynı zamanda el-İdrisi’ye ait kayıp bir haritanın günümüzde kaçak yollardan Türkiye’ye sokulma öyküsü ile iki zamanlı bir kurguya yaslanıyor. İbni Arabi, el-İdrisi, harita, ikibinli yılların Orta Doğusu ve ora ile bağlantılı bir terör örgütü, Türk bir tarihçi… bütün bu ilişkilerin günümüze dair söyleyeceği bir şey var mı sizce?
Bu sorunuz çok önemli. İbn Arabi’nin hayatını anlatırken, tarihi bir roman yazarken hep bugüne söyleyecek bir sözü olsun istiyorum yazdıklarımın. Fakat bu söz, didaktik bir üslupla değil, daha hayatın içinde ve sembollere yaslanan bir anlatım olsun diye düşünüyordum. Bu açıdan Hayal Denizi romanındaki en önemli sembollerden biri haritadır. Romanda harita, geçmişle bugünün irtibatını sağlayan bir köprü görevi var çünkü. El- İdrisi’nin çizdiğini kurguladığım o haritayı bugüne taşıdım. Böylece bizim de bir parçası olduğumuz Ortadoğu coğrafyasına dair söyleyecek sözlerime imkan oluşturdu. Öncelikle neyi kaybettiğimizi fark etmemize bir işaret var burada. Yaklaşık dörtyüz yıl dünyada geçerliliği olan bir harita çizen bir medeniyetin kan ve şiddete savrulmasını anlamamız gerekiyor. Neyi kaybettik biliyor musunuz? El-İdrisi’nin merakını, ilgisini, macera duygusunu, ilim yolculuğunu… Şiddet sarmalında boğulan bir yığınlara dönüştük. Kendi zanlarımızın kesinliğine o kadar iman ettik ki, başımızı kaldırıp da etrafa nazar cehdiyle bakamadık. Hayal Denizi romanında Suriye’den kaçırılıp Türkiye’de satılmak istenen tarihi harita, büyük bir medeniyetin mirasını temsil eder. Romanın son bölümünde tarih hocası Hatem Bey’in sorusu çok önemlidir: “Bir medeniyet neden sürekli kitaplarını kaybeder?” Kitaplarını, haritalarını, kadim medeniyetin mirasını kaybederek, kendimizi kaybediyoruz aslında.
Ayrıca harita bağlamında şunu da belirtmek istiyorum. Romanın ilk bölümünde de belirtildiği gibi, harita asla bir haritadan ibaret değildir. Çizgilerinde bütün bir geçmişin izlerini bulmak mümkündür. Harita siyasi bir gerçeğin ötesinde, bir medeniyetin düşlerini de taşır çizgilerinde. Ortaçağ’da bir haritaya sahip olmak demek, bir dünya tasavvuruna sahip olmak demekti. Bir ülkenin tapusudur harita. Suriye’de kaybolan tarihi haritaya Türkiye’nin sahip çıkmasını bu çerçeveden okumak gerekir.
Sizin kişisel öykünüzde Hallac ve Arabi’nin karşılığı nedir?
Bireysel dindarlığımı keşfetmeme yardım eden önemli insanlar var. Onları çok önemsiyorum. Ruhuma dokunduklarını hissediyorum. Hallac-ı Mansur’un lirik coşkusunu, fedakarlığını, adanmışlığını, ilahi aşkın içinde kalbinin ve dilinin tutuşunu hayranlıkla takip ettim yazarken. İbn Arabi’yi sadece bir sufi olarak değerlendiremeyiz. Aslında temelinde Allah’ın hakikati olan bir metafizik kuruyor. Onu da zamanın şartları bakımından çok anlamlı buluyorum. Çünkü İslam dünyasının bir daralma yaşadığını görüyor o. Haçlı Seferleri batıdan, doğudan Moğollar saldırıyorlar. Şehirler, kütüphaneler yakıp yıkılıyor. Müslümanlar büyük bir buhranın içindeler. İbn Arabi hem askeri ve siyasi bakımdan, hem de düşünce, fikir ve dini yorum bakımından bu daralmayı aşacak bir metafizik derinlik oluşturmaya çalışıyor. Bunu çok önemsiyorum. Çünkü herkes kendi çağının dilini kullanması gerekiyor.
Dergimiz yazarlarından Aydın Hız’ın ikinci romanı Hayal Denizi (Timaş, 2018) çıktı. Daha evvel Hallac-ı Mansur’un yaşam öyküsünü merkez alan biyografik romanı Aşk Kapını Ben Geldim’i (Timaş, 2015) yayınlayan Hız’ın bu ikinci çalışması da benzer izlek üzerinden devam etmekte. Bu izleğin, İslam tasavvuf geleneği içerisinde karşılığı bulunan isimlerin (sufi karakterlerin) Tanrı, birey, tabiat, coğrafya, toplum, hatta siyasal kurumlar, iktidarlar ve teolojinin kendisi karşısında geliştirdikleri özgün duruşları içerdiğini söyleyebiliriz. Ki çoğu zaman iktidardan kastettiğimiz meselenin bizatihi mevcut din algısı olduğunu da hemen belirtelim.
Özellikle ilk romanında öyküyü taşıyan ana kahraman olarak Mansur’un yerleşik İslam öğretisine yönelik kavrayışının dışından daha batıni ve hatta daha bireysel tecrübe ile keşfedilen mutlak hakikat deneyimi dikkate alındığında doğal olarak metnin, gerçek öyküdeki çatışmaları içererek ilerlediğini hatırlatalım. Kuşkusuz bir romancının yapması gerektiği gibi tarihin, belgenin ve belki dinin bile konusu olmayan ve kahramanın özyaşam öyküsündeki insani durumlara dair sahnelerin birer kurgu biçiminde gelişmesi, temel kaynaklardan okuduğumuz ve belki süreç içerisinde anonimleşen biyografinin sislere gömülmüş alanlarını kurgulayarak ortaya çıkarması yine de ana izleğin bizde bıraktığı son cümleyi yıpratmıyor.
Kaldı ki, Aydın Hız’ın, kitabın bitiminde metni besleyen kaynak eserleri verip okura sahici bir ana akışın etrafında dönerek kahramanlaştırılan sufinin asıl öyküsüne sadık kaldığını ima etmesi bu açıdan önemli. Netice itibariyle gerçek kahramanların herkes tarafından bilinen öyküsünün dışında dolaşmanın beraberinde farklı tartışmaları da ortaya çıkarabileceğini düşünebiliriz. Hız, bu yüzden hem ilk romanında hem yeni çıkan Hayal Denizi’nde kurgularla ilerlese de, (gerçek dışı olan ve aslında kahramanın bizatihi romanda bahsedilen sahneleri yaşayıp yaşamadığını bilmesek de) ana ve bilinen temel öykü konusunda bizi hayal kırıklığına uğratmayarak -tam da olması gerektiği gibi- bir biyografik romana imza atıyor aslında. Hallac-ı Mansur ve sonra İbn-i Arabi üzerine gerek yabancı gerek yerli temel metinlerin hemen tamamının okunduğunu, incelendiğini bilmemiz için romanının sonunda verilen “Gözümün Önünde Bulundurduklarım” listesi bizde böyle bir güven duygusu meydana getiriyor.
Kitap Haber, Ayraç, Arka Kapak, Dergâh, Yarın ve Yolcu gibi günümüz edebiyat ve düşünce dünyasının taşıyıcı metinlerine ev sahipliği yapan önemli dergilerde bu zamana kadar fikri yazılarını okuduğumuz Aydın Hız’ın yayınladığı böylesi metinlerin çok dışında ve hatta şunu da eklemek gerekli, daha evvel bu dergilerde öyküler de yayınlamadığını hatırlatırsak aslında roman türü üzerinden okuyucusunun karşısına çıkması hepimizi şaşırttı. Ancak anlıyoruz ki Hız, ikinci kitabında da tarihsel karakterler üzerinden kurgulanan bir biyografik roman ortaya koyduğuna göre bu alan ile ilgili ciddi ve ısrarlı bir çizgi takip ediyor. Gerçi Yarın ve Yolcu’da özellikle yayınladığı metinlerin biyografiler olduğunu düşündüğümüzde zaten böyle bir alt yapısının varolduğunu görüyoruz. Dolayısı ile biyografilere ağırlık veren yazma birikiminin estetik bir metin halinde romana taşınma isteğini anlamak mümkün.
Tabi şunu söylemek lazım, özellikle son yıllarda tasavvuf merkezli anlatılar çoğaldı ve bu adeta bir metin pazarı meydana getirdi. Aydın Hız’ın da temel çalışma alanı bu şekilde anlaşılabilir. Mesele sufi karakterler olunca sıradan okuyucu için böyle bir algı yanılması mümkün. Ancak Aşk Kapını Ben Geldim ve Hayal Denizi bütün bu kaygılara yer vermeyecek, bu zaafları barındırmayacak kadar ciddi bir birikim ve estetik değer ile donanmış eserler. Aslında estetiğe eşlik eden bir etik değer ile de bu donanımın yapılandırıldığını iddia edebiliriz. Her ne kadar Aşk Kapını… ismi bu yanılgıyı çağrıştıracak bir risk taşısa da çalışmasının ardından kitabını anlamayı kolaylaştıracak nitelikli söyleşiler, anlatılardaki duygu sömürüsüne pirim vermeyen ciddiyet, medyanın nesnesi olmaya özenle direnme gibi temel belirlenimlerle pozisyonunun başarılı biçimde korunduğunu görmek benim açımdan saygıyı hak eden bir vakıa. Bunu önemsediğimi ayrıca belirtmek isterim.
Hayal Denizi, tasavvuf teorisinin temel kurucularından İbn-i Arabi’nin Endülüs’ten başlayıp Anadolu’ya uzanan gerçek seyahatini takip eden bir biyografik roman. Arabi’nin hayatı ve söylemlerine ilişkin temel anlatıların bilindiği, doğal olarak romanın içeriğinin de tahmin edilebileceğini düşünmek ise kolaycı bir yaklaşım olacaktır. Çünkü biraz evvel de değindiğimiz gibi yazar, başarılı bir kurgu ile metni bilinmeyene doğru çekerek okuyucuda merak duygusunu sürekli diri tutup -ve en önemlisi- metnin zaman, mekan ve kahraman örgüsünü genişleten bir işçilik ortaya koyuyor. Bunu da romanda çift zaman geçişleri yaparak elde ediyor. Yani İbn-i Arabi’nin yanında ikinci kahramanla günümüze gelinip bir tarih profesörünün dahil edilmesi ile biçimleniyor bu. Suriye’den Türkiye’ye kaçak yolla getirilecek tarihi haritanın Türk devleti yetkililerince ele geçirilme öyküsüne bir şekilde yine devletin gizli ve özel güvenlik birimlerince uzman olarak davet edilen tarihçinin tam harita alınacakken -ismi her ne kadar anılmasa da- ikibinli yıllarda o bölgede üremiş, adını sıkça duyduğumuz terör örgütlerinden birisine esir düşme sahneleri ile başlayıp ilerliyor roman. Ayrıca, sınırları belirli olabilecek biyografik roman türünün anlatım yollarını aşarak adeta polisiye bir sürece de evrilen metnin bu açıdan çok dinamik bir işçilikle okurun karşısına çıktığını da ekleyelim.
Harita ile İbn-i Arabi’nin ilişkisi ise sonraki bölümlerde kesişiyor. Tıpkı Arabi gibi binli yılların hemen başında yaşamış ve haritacılığı, coğrafya bilimine yönelik katkıları ile dönemin saygıdeğer ismi haline gelmiş İdris eş-Şerif es-Sebti es-Sıkilli’nin çizdiği harita öyküsü bir şekilde İbni-Arabi’nin kendisini, hakikati ve bu dünyadaki varlık gerekçesini anlama, bunun için Granada’dan Mekke’ye ve oradan Bağdat’a, nihayetinde Anadolu’ya eylediği seyahatin öyküsüyle ustaca birleştiriliyor. Bu da romanda, Türk devleti özel güvenlik birimlerince alınmak istenen tarihi haritanın İdris’in yüzyıllarca evvel çizdiği harita olmasıyla sağlanıyor. Ki bu kurgunun metne oldukça gizem ve macera duygusu kattığını söyleyebiliriz. Okumayı zevkli ve akıcı hale getiren özelliklerin başında da bu olay örgüsü gelmekte.
Dolayısı ile kurgu çift zamanlı, çok kahramanlı biçimde genişleyerek romanın okunurluğunu ilginçleştirdiği gibi günümüz dünyası ile bağlantısı bulunmayan arkaik bir anlatı olmaktan kurtarılıyor. Şunu söylemek mümkün ki, Aydın Hız’ın ilk romanı ve bu ikincisinin teknik işçiliğini dikkate aldığımızda yazar kendisine mahsus bir anlatım biçimini, üslubunu yakalamış. Hallac’ın hayatını anlattığı eserinde de salt bir sufinin kendi etrafında şekillenen olay örgüsü yerine, dönemin ekonomik, kültürel, politik ve teolojik tartışmaları başarılı biçimde romana yedirilmişti. Hayal Denizi’nde de benzer bir teknik ustalık ile roman sadece İbni Arabi’nin o meşhur seyahati etrafında gelişmiyor. Onu da içine alacak şekilde dönemin ruhunun kılcal damarlarına girebileceğimiz kadar geniş bir bakış açısı sunarak zenginleştirilmiş bir metin koyuyor önümüze. Tabi bu da romancının kurgulamadaki başarısıyla ilgili bir durum. Ki Hız, bunu kendine mahsus derinleştirme ve genişletme çabası ile elde ediyor zaten.
Denilebilir ki, Arabi’nin binli yılların başında yaptığı ve aslında bir anlamda kendisini, varoluş gerekçesini aradığı hem nesnel hem metafizik seyahati romanlaştırılırken, bütün bu uzun seyahate İdris’in haritası eşlik ediyor. Dönemin politik iktidar çatışmaları, şehircilik anlayışı, teolojik meseleleri, değişen ekonomik şartlar, farklı toplumların yaşama biçimlerine dair bilgiler, gözlemler ve kimi vakit işlenen cinayetlerle aslında bizler de Endülüs’ten Anadolu’ya kadar uzanan bir zamansal yolculuk yapıyoruz. Yazarın zamanda kurguladığı genişlik yer yer günümüze ulaşarak romanın oluşturmaya çalıştığı, zihnimizde kurgulamaya yöneldiği resmin okur ile organik ilişki kurmasına da kapı araladığını, hatta bu yöntemin anlatımı ilginç kıldığını da ekleyelim.
*KİMDİR!
1976 Ordu doğumlu. Yüksek Öğrenimini Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde tamamladı. Kitaphaber, Yolcu, Yediiklim, Yenişafak Kitap Eki, Yarın, Ayraç, Arka Kapak, Dergah gibi edebiyat ve düşünce dergilerinde deneme, kitap tahlili, düşünce ve biyografik yazılar kaleme aldı. Hallacı Mansur’un hayatını anlattığı ilk romanı “Aşk Kapını Ben Geldim” 2015 yılında Timaş Yayınları tarafından yayınlandı. “Hayal Denizi” ikinci romanı. Okurlarına; Huzur, Tatar Çölü, İsimle Ateş Arasında, Suzan Defter, Zorba, Heba, İsmail, Farzet ki Dönemedim, Martın Eden, Gülün Adı adlı kitapları tavsiye etti.
















