Bir gün okulun mescidine gittim, birkaç kişi var. Öne geç dediler geçtim. Saftaki dekanın, olaya içerlendiğini mescidi temizyik bahanesiyle kapatınca anladık. Deniz kenarında yüz kişiyle namaz eda edilince, içerlenme içeri taşındı ama aramız düzelmedi okul bitene kadar. 1960 Malatya doğumlu Şinasi hocanın asistan olarak okula gelişi bu devreye denk gelir. Dinler tarihi özellikle Sabiiler konusunda en iyilerden biri. Fakat işin o kısmından çok, fikri tartışmalarını sevdik. Konusuna hâkim fikir dünyamıza çok şey katan ve bu konuda çok şeyler üretecek bir beyin. Felsefe ve Dinler Tarihi karşılaştırmalı dinler, Gnostik inançlar, Hıristiyan teolojisi ve tarihi, heterodoksal akımlar, mitoloji ve dinlerarası diyalog dersleri verdi. Ve bu alanda iyi de çalışmalar ortaya koydu. Sonra ne oldu; Yurtdışı ve yurtiçi Üniversitelerde idareci oldu. Bu orijinal beyinlerin Üniversitelerde yöneticilik yapmalarını veya düşünce üretenlerin idareci olmalarını kendi adıma doğru bulmuyorum. İlimle uğraşırken filimle uğraşmaya başlıyorsun. Vakit kaybı. Oysa hiç vaktimiz yok, çay ocağında ki Şinasi hocayı özlüyoruz yeni kitaplarının sıcak haberlerini de…
Bize kendinizden bahseder misiniz; kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?
Kendimi nasıl tanımlamam bir tarafa; sanırım, şu ana kadar çevremde, benimle ilgili oluşan tanımlama “dinler tarihçisi” olsa gerek. Evet, kendimi dinler tarihçisi olarak tanımlamam daha yerinde olur. Klasik dinler tarihçiliğinin ötesinde, bu bilim dalını felsefe, sosyoloji, teoloji ve İslami bilimlerle disiplinler arası bir çizgide yürütmeye çalışan bir dinler tarihçisi… Her ne kadar Malatya doğumlu olsam da artık kendimi Samsunlu olarak görüyorum; zira 1985’ten beri Samsun’da üniversite ortamında çalışıyorum. Ancak yine de kaldığım süre zarfında Malatya’nın kendine has entelektüel havasından olabildiğince istifade ettiğimi de belirtmeliyim. Lisans eğitimini Ankara’da lisansüstünü ise İngiltere’de yaptım. Özellikle heterodoksal akımlar, Gnostik dinler ve Sabilik gibi konular üzerinde araştırmalar yapıyorum. Son zamanlarda ise Hıristiyanlık tarihi ve teolojisi üzerinde yoğunlaştım.
Kötülüğün engellenmesi ve iyiliğin yayılması bütün dinlerin özelliklerindendir. Bu bağlamda Hıristiyanlığın kendi doğrularını yaymasından daha doğal ne olabilir? Misyonerliğin neresi kötü?
Bütün dinlerin kendi doğrularını yaymaya çalışması kadar doğal bir şey olamaz. Özellikle evrensel dinlerin en önemli özelliği, hakikat ve kurtuluş bağlamındaki mesajlarını “öteki” olarak değerlendirilen diğer insanlara da anlatmak ve onları da kendi öğretilerine taraftar yapmak çabasıdır. Bu bağlamda, dışa kapalı milli ya da komünal cemaat anlayışına sahip dinler hariç, hemen her dinde dini yaymayı hedefleyen kurumsal yapılara rastlamak mümkündür. Hıristiyanlıktaki misyonerlik teşkilatı da bu bağlamda düşünülebilir. Ancak, Hıristiyan misyonerliği, Hıristiyanlığın dinsel kaynaklarına dayanan kendine has metodolojisi ve Hıristiyanların egemenlerin dini şeklinde siyasallaşmasına paralel olarak taşıdığı siyasal/sosyal/kültürel yayılmacılığı hedefleyen misyon anlayışı açısından, kendi doğruları- nı ötekilere de yaymayı hedefleyen doğal ve masum amacın ötesinde bir yapılanma arzetmektedir.
İslam da yeryüzünde kötülük kalmayıncaya kadar mücadeleyi esas aldığına göre iyiliği yaymak bir tür misyonerlik değil mi? Tebliğ ile misyonerlik arasında ne fark var?
Bu noktada tebliğ ile misyonerliği birbirinden ayırt etmek gerek. İslam’da tebliğ, hakikat ve kurtuluş içeren öğretileri tüm insanlara duyurma, altını çiziyorum yalnızca duyurma, çaba ve gayretidir. Tıpkı Kur’an’da Hz. Muhammed’e “Rabbinden sana indirileni insanlara duyur” denildiği gibi. Dolayısıyla tebliğ bağlamında yürütülen faaliyetlerde amaç insanları ne yapıp edip Müslümanlaştırmak değildir. Yalnızca insanları İslami öğretilerle yüzyüze bırakmaktır. Oysa Hıristiyan misyonerliğinde durum farklıdır. Temeli Hıristiyanlığın teorisyenlerinden Pavlus’a kadar uzanan misyonerlikte, Pavlus’un bir ifadesinde vurguladığı gibi, ne yapıp edip insanları kazanmak, yani onları Hıristiyanlaştırmak vardır. Bu çerçevede Hıristiyan misyonerli- ğine Makyavelist anlayış metodoloji olarak hakimdir. Bir başka açıdan, İslamın tebliğ anlayışında yalnızca dinsel hakikat unsurlarının insanlara bildirilmesi amaçlanırken, Hıristiyan misyonerliğinde çeşitli siyasal iktidarlarla bütünleşmiş olan anlayışların dışa yayılması amaçlanmakta ve bu bağlamda yalnızca insanların Hıristiyanlaştırılması değil, aynı zamanda, misyonerlik faaliyetleri yürütülen bölgelerde temsil olunan siyasal otoritenin iktidar alanının genişletilmesi çabası da güdülmektedir.
Bir de misyonerlik, oryantalizm ve batılılaşma arasında ne gibi bağlantılar var? Kavramsal anlamda.
Tarihsel olarak misyonerlik, tabiki hem oryantalizmden hem de batılılaşmadan çok öncelere aittir. Ancak Aydınlanma dönemi sonrası iyice yaygınlaşan Oryantalizm ve buna paralel olarak gün yüzüne çıkan batılılaş- ma ile misyonerlik aktiviteleri arasında doğrudan bir ilişki olduğu da kesindir. Örneğin, başta Ortadoğu olmak üzere doğu halklarının din, dil, kültür, tarih ve benzeri alanlarında çalışan Oryantalistlerin önemli bir bölümünün doğrudan ya da dolaylı olarak misyonerlik kurumlarıyla irtibatlı oldukları gerçeği hatırda tutulmalıdır. Aynı şekilde özellikle 19. yüzyıl ve sonrası çe- şitli Ortadoğu ülkelerinde hızla açılan ve Batılılaşma faaliyetlerinin adeta merkezleri konumunda olan özel okul ve kolejlerin hemen hepsinin çeşitli misyonerlik örgütlerince finanse edildiği ve buradaki eğitmenlerin misyoner oldukları gerçeği de dikkate alınmalıdır.
Üçüncü dünya (bu bir sömürge tabiridir); kolonyalizmin tasfiyesine kadar fiilen batının sömürgesi altında kalmış, ekonomileri, dinleri, kişilikleri olabildiğince tahrip ve tahrif edilmiş. Bu noktada emperyalizm ve misyonerlik arasında ne gibi bir ilinti kurulabilir?
Özellikle Hıristiyanlığın Roma imparatorluğunun resmi dini olduğu dördüncü yüzyıldan günümüze misyonerlik kurumları hep egemen güç- lerin din anlayışlarının temsilcisi olmuş ve bunu yaymaya çalışmışlardır. Şüphesiz bunu yaparken aynı zamanda egemenlerin sosyal ve siyasal hedeflerinin takipçisi de olmuşlardır. Bu bağlamda, gerek emperyalizmin askeri istila ve işgale dayalı kaba döneminde gerekse günümüzde yaygın olan kültürel, siyasal ve ekonomik hegemonyacılığa dayalı şeklinde, misyonerlik faaliyetlerinin emperyalist amaçlar ve sömürü ile yakın ilişkisi olmuştur. Örneğin günümüzde Hıristiyan misyonerlik teşkilatlarının hemen hepsinin başta ABD olmak üzere çeşitli batı ülkeleri kökenli olması, buna karşılık doğu Hıristiyanlığında misyonerlik kurumuna fazla yer verilmemiş olması dikkat çekici değil mi?
Şiddetin temel kaynağı olarak görülen günah ve günahkârlıkla insan arasındaki ilişki yönünden İslam ve Hıristiyanlığın temel noktalarda karşılaştırmasını yapar mısınız?
Doğrusu bu soruya verilecek cevap bir röportajın sınırlarını hayli aşar. Ancak birkaç cümle ile şunu söyleyebilirim: Günah ve günahkârlıkla insan ilişkisi açısından İslam’la Hıristiyanlık arasında köklü farklılıklar vardır. Hı- ristiyanlık insanı doğuştan günah ve ölümün dolayısıyla da şiddetin tutsağı olan varlık olarak tanımlayıp insanı günahtan, ölümden ve şiddet karakterinden nasıl temizleyeceğini düşünürken, İslam insanı, doğuştan masum ve şiddetten uzak olarak değerlendirir. Bir başka ifadeyle Hıristiyanlıkta, gü- nah ve şiddet insanın asli tabiatı olarak görülürken, İslam, günah ve şiddeti, insanın Tanrı tarafından kendisine verilmiş masumiyetini bozma temayülü olarak değerlendirir.
İnsan için sonsuz bir özgürlük alanı var mıdır? Ya da insan; yaşamında hiçbir sınırlayıcı gücün veya egemen unsurun etkisinde kalmaksızın özgürlüğünü kullanabilir mi?
İnsan için sonsuz ya da sınırsız bir özgürlük alanı yoktur, düşünü- lemez. En azından başkasının özgürlük alanı bizim özgürlüğümüzü şu ya da bu şekilde sınırlar. Kaldı ki bireysel özgürlüklerin içinde yaşanılan toplumsal yapı ve egemen güçlerce belirlendiği, bu anlamda da sınırlandığı, bir gerçektir. Özgürlükleri en fazla vurgulayan liberalist yapı ve söylemlerde bile insan özgürlüğünün ekonomik ya da siyasal fırsatçılığın yarattığı oldu bittilerle daraltıldığı, daha fazla özgürlük söylemi altında bireyin egemen güçlere daha fazla bağımlılığı gerçeğinin yattığı bilinmektedir. Bundan baş- ka insanın kişisel arzu ve isteklerinin de insanın özgürlüğünü kayıt altına aldığı söylenebilir.
Batı diktacı rejimleri, emir ve şeyh yönetimlerini desteklerken göçmenlere “ülkelerinizde olmayan hakları bizden istiyorsunuz” diyerek insan hakları yorumları yapıyor; bize ait. Gayri müslimlere nasıl davrandık tarih boyunca… Kendimize ettiğimizin ne kadarını onlara ettik?
İslam tarihi bir bütün olarak ele alındığında genelde gayrimüslimlere yönelik büyük bir tolerans ve hoşgörünün olduğu görülür. Gayrimüslimlere karşı bağnazca davranışların ve bazı şiddet eylemlerinin hiç olmadığı- nı söylemek istemiyorum. Ama İslam tarihiyle örneğin Hıristiyanlık tarihi karşılaştırıldığında, öteki olarak değerlendirilen kişilere yönelik davranışlar açısından Müslümanlara karşılık Hıristiyanların genelde sınıfta kaldıklarını söyleyebilirim.
Ekolojik dengeyi bozmak da bir tür terörizm değil mi? “ekini bozanlar” kendilerini ıslah ediciler olarak görüyorlar galiba.
Ekolojik dengeyi bozmak da şüphesiz bir çeşit terör ve şiddet eylemidir. Esasen şiddet ve terörü yalnızca kaba güce dayalı fizyolojik boyuttaki tedhiş olarak görmemek lazım. Otoriteryan, psikolojik, ekolojik birçok şiddet türünden bahsedilebilir. Örneğin ruhban yaşantısı aslında kişinin kendisine yönelik uyguladığı bir şiddettir. Benzer şekilde, insanın doymazlığı ve sınır tanımazlığının göstergesi olarak ortaya çıkan doğal kirlilik ve tabii düzeni değiştirmeye yönelik girişimler/aktiviteler de kesinlikle şiddet ve terörün bir diğer boyutudur.
İnsanın mutluluğunu ve ebedi kurtuluşunu öngören dinler can, mal, ırz ve aklı kutsal kabul ederken nasıl olur da bunlara saldırının aracı olabilirler? Din ve şiddet ikileminde Şeytan mesai mi yapıyor?
Gerçekten de dinler, bu paradoksal durumla karşı karşıyadırlar. İnsanın mutluluk ve kurtuluşunu öngören dinsel inançlar ve değerlerin şiddet eylemlerini meşrulaştırmada kullanılan birer metin haline dönüşmesi, doğrusu, dinlerin ontolojik varlığına aykırıdır. Burada aslında kaçırılmaması gereken önemli bir nokta vardır. Dinsel görünümlü de olsa her şiddet eylemini aslında artalanı açısından kompleks bir yapı taşımaktadır; sosyal, kültürel, tarihsel, siyasal ve ekonomik dayanaklara sahiptir. Dolayısıyla çeşitli nedenlerden kaynaklanan şiddet ve terör eylemleri dinsel referanslarla da desteklenmek suretiyle haklılaştırılma yoluna gidilmektedir. Evet; şiddet ve terör konusunda gerçekten de şeytanın mesai yaptığı, hatta fazla mesaiye bile kaldığı söylenebilir.
Dünün sömürgeci mantığı bugün biçim ve taktik değiştirmiştir durumdadır. Eskiden misyonerliğin üstlendiği “sömürgeciliğin öncü kuvveti” rolünü günümüzde uluslararası nitelikteki reklam ajansları üstlenmiş durumda. Bu anlamda çok uluslu şirketler “Kâr” pe- şinde. Hıristiyanlık çok da umurlarında değil gibi. Söylediklerimiz paralelinde Pontusçuluk ne menem şey?
Yukarıda ifade ettiğimiz gibi misyonerliğin önemli özelliklerinden birisi, temsil edilen dinsel söylemi egemen siyasal güçlerin idealleriyle birleş- tirerek dışa yansıtmadır. İfade ettiğiniz gibi, bu bağlamda günümüzde uluslar arası reklam ajansları ve bunun birer parçası olarak faaliyette bulunan medya, sinema ve benzerleri de dünün ve bugünün misyoner kurumlarına paralel şekilde egemenlerin dışa yayılmacılığının araçları olarak iş başındadır. Pontusçuluk ise Karadeniz’e, özellikle de doğu Karadeniz’e yönelik Yunan idealinin ifadesidir. Bir başka ifadeyle, Yunan milliyetçiliğinin Karadeniz’e yönelik muhayyal bir gelecek tasarımıdır.
İslam dünyasında olan her tepki, batı tarafından “İslam ve Şiddet” yan yana getirilerek tanımlanıyor. Hıristiyan âleminde ise suç ferdin dini hesaba katılarak tanımlanmıyor. Geçmişinde engizisyon, haçlı seferleri, dünya savaşları, mezhep kavgaları ile Hıristiyanlık ve şiddet konusunda ne dersiniz?
Şiddet içeren geçmişi konusunda bahsettiğiniz örneklerde de olduğu gibi, Hıristiyanlığın tarih boyu şiddet üreten bir din olduğu gerçektir. Her ne kadar Hıristiyanlar, dinlerini “sevgi, bağışlama ve hoşgörü dini” sloganıyla dışa tanıtsalar da gerçekte Hıristiyanlar geçmişten günümüze genelde şiddet ve teröre başvurmayı yeğlemişlerdir. Örneğin yakın tarihimizde çeşitli Hıristiyan grupların ve ulusların gerek içe dönük gerekse dışa dönük sayısız şiddet eylemlerinden birçok örnek vermek mümkündür. Vietnam’da, Balkanlar’da, Kafkasya’da yapılanlar ya da Kuzey İrlanda’da yaşananlar ve Davidyanlar, Cennet’in Kapısı tarikatı ve Halkın Tapınağı hareketinin baş- vurduğu şiddet eylemleri gibi… Tıpkı Yahudilikte olduğu gibi Hıristiyanlıkta da teolojik olarak şiddete zemin hazırlayan önemli dinsel referanslar bulunmaktadır. Bunlar arasında, kurtuluş vadeden iyi bir geleceğin kurulması için gerekli görülen ilahi oğul İsa’nın çarmıhta acı çekerek ölmesi inancı ve yine tanrısal bir takdir gereği, Mesih ve bin yıllık altın çağa zemin hazırlayan, gelecekte olması beklenilen şiddet olaylarına ilişkin kutsal metinlerdeki kehanetler, Hıristiyanlık tarihinde başvurulan şiddet eylemlerine meşruiyet kazandıran temel referanslar olmuştur. Benzer şekilde Yahudilikte de çeşitli kutsal metinlerde tanrı Yahve’nin İsrailoğullarını öteki olarak görülen diğer uluslara saldırmaya, kadın erkek, yetişkin çocuk, hatta deve, eşek ve öküz adeta bütün canlıların katledilmesine sevk etmesi günümüzde Yahudilerce başvurulan şiddeti meşrulaştıran metin olmaktadır.
Son olarak misyonerlik faaliyetlerine karşı ne tür belli başlı önlemler alınabilir? Kısaca özetlersek neler söylenebilir hocam?
Misyonerlik yeni bir hadise değil bizim için. Ondokuzuncu yüzyıldan itibaren şartlara bağlı olarak zaman zaman dikkat çekici bir ivme kazanan zaman zaman da gerileyen faaliyetler. Tarihte artış gösterdiği dönemlere dikkat edildiğinde, bu dönemlerin sosyal, siyasal ve ekonomik kaosun ya- şandığı ve halkın İslami değerlere olan ilgisinin çeşitli nedenlerle gerilediği dönemler olması ilgi çekicidir. Hıristiyanlık tarih boyu -sömürge dönemleri de dahil- diğer bölgelerin aksine Müslümanlar arasında yayılma şansı bulamamıştır. Şüphesiz bunda en önemli direnç noktası, İslam’ın inanç ve öğretilerinin Hıristiyan anlayışına göre daha tutarlı daha baskın bir yapı arzetmesidir. Bu nedenle misyonerlik faaliyetlerinin yaygınlaşmasıyla Müslüman halkta inançlarına yönelik bir gevşeme ve gerileme olması arasında bir eş zamanlılıktan bahsedilebilir. O halde misyonerliğe karşı yapılabilecek en önemli etkinlik halkla İslami değerleri yeniden buluşturmak ve İslam’a karşı önyargılı yaklaşımlardan vazgeçmektir.
*ESERLERİ:
Dinlerde Yükseliş Motifleri (E. Sarıkçıoğlu ve Y. Ünal ile, 1995), Din ve İnanç Sözlüğü (1998, 2000), Mitoloji ile İnanç Arasında: Ortadoğu Dinsel Gelenekleri Üzerine Yazılar (1998), Sâbiîler Son Gnostikler (1995, gen. ikinci bas. 1999), Pavlus: Hıristiyanlığın Mimarı (2001, 2004), Dinsel Şiddet: Sevgi Söyleminden Şiddet Realitesine Hıristiyanlık (2002), Misyonerlik: Hıristiyan Misyonerler Yöntemleri ve Türkiye’ye Yönelik Faaliyetleri (M. Aydın ile, 2002), Misyonerlik ve Pontusculuk (2002),Anadolu’da Paganizm: Antik Dö- nemde Harran ve Urfa (2005),Hıristiyanlık (2006),Sabiiler – Son Gnostikler (2006),St. Paul (2008),Anadolu’da Paganizm – Antik Dönemde Harran ve Urfa (2015),Dinlerde Yükseliş Motifleri ve İslam’da Miraç (Yavuz Ünal, Ekrem Sarıkçıoğlu ile, 2016),Kur’an’ı Anlamak (2016),Dünya Dinleri (Editör, 2019)
















