MUSTAFA OĞUZ

RÖPORTAJ | Zahir ERTEKİN

Yazar, edebiyatçı, baba ve daha hayatın birçok öğesinde aktif Mustafa Oğuz, hayata kaldığı yerden nasıl devam ediyor?

Hep farklı kimliklere bürünüyoruz gün boyu. Ailemin yanına gittiğim zaman onların küçük çocuğuyum. O kimlikte ne yazı var yanımda ne şiir ne dergi… Onlar da benim bunlarla ilgimi bilmez. Aynı durum kendi evimde de geçerli. Çocukların yanında bir baba olarak bulunurum. Ordaki kimliğim odur. Onları bir tarafa bırakıp kendimi yazıya, şiire veremem. Onlarla paylaşacağımız ortak zaman dilimlerinin dışında yapmam gerekir yazı adına ne yapacaksam. Hatta çoğunlukla onlar yazı yazdığımı görmezler bile, işimde de yazar kimliğimi kendimden uzaklaştırmaya çalışırım. Kitaplarımdan, yazdıklarımdan söz etmem. Onları mahrem bir şey gibi tutarım. Beraber çalıştığım kişiler yeni çıkan kitaplarımdan haberdar değildir örneğin. “Benim kitabım çıktı, işte o da budur.” diyemem. TV programına davet edilmişimdir, sessizce kalkar giderim. Bütün bunları birbirinden ayırarak yapmaya çalışıyorum. Değişik programlara davet ediliyorum, ama işime engel olmaması için bu davetleri kabul etmiyorum. Böyle olunca bunlar birbiriyle kavga etmiyor. Örneğin yazı yüzünden işlerin geri kaldığı, çocuklarımın ihmal edildiği, aile ile bağın koparıldığı gibi durumlar söz konusu olmadı bugüne kadar. Her biri kaldığı yerden kaldığı gibi devam ediyor, barışık olarak. ‘Ya kitapların ya ben…” gibi kavgalar da olmuyor aile içinde

Mevlana’nın “Ne kadar söz varsa düne ait /Şimdi yeni şeyler söylemek lazim” ifadesinden de hareketle, ‘yeni’ şeyleri nasıl söylersiniz veya nasıl yenilenirsiniz?

Allah yeni doğan her günü bizler için yeniliyor. Gözümüzü açtığımız hergün yepyeni olarak geliyor. İnsan uykudan yenilenmiş ve beynini dolduran abur cuburdan kurtulmuş olarak uyanır. Baharda kâinatın uyanması gibi… Bu yüzden ben yeni bir şey yazacaksam beynimin yenilendiği sabah vakitlerini tercih ederim. Çünkü o zaman diliminde duyduğum, okuduğum, izlediğim hiçbir şeyin üzerimde / beynimde etkisi kalmamıştır. Yazdığım her şey bana aittir. O an kalbimdeki, ruhumdaki zindelik yazıya da yansır. Bu da yeni bir “şey”dir.

Şiir ilham işidir. İlham ise insanın kendinden doğan bir şey değildir. Yeni bir şeydir. Öncekilerden farklı, bambaşka bir şeydir. İlham beklenmez. Ansızın gelir. Yepyeni bir şey olarak gelir. Önemli olan ilhama açık olmak, dille bağı koparmamaktır. Bağ sağlam olduğu zaman ilham bir şekilde gelir ve yeni bir metin yazdırır.

Kendimi yenilemeyi zihindeki eksilmeyen heyecan ve planlarla sağlıyorum daha çok. Yazıya dökemesem de sürekli bir şeyler kurguluyorum. Bunlar elbette ki yeni şeyler. Bu hayal / kurgu âleminde yaşamak insanı yeniliyor, yeni tutuyor.

Bir yazarımızın dediği gibi yazar; “Kuruntulu, sinir uçları açık, inzivaya yatkın” bir insan mıdtr?

“Inziva”dan uzak birisinin yazar olması söz konusu olamaz. Yazar sürekli olarak kalbine inzivaya çekilen ve konuşmalarını kalbiyle kalabalığın içinde bile yapan kişidir. Sonra sonra bu iç konuşmalar sözcüklerle ete kemiğe bürünür ve şiir, deneme, roman, hikâye vs. diye görünür.

Yazar, kuruntularıyla da sinir uçlarıyla da bu inzivalarında yüzleşir. İnzivasını terk eden yazar, gevezeleşir, konuşmalarını dışarı ile gerçekleştirir ve “yazamaz” olur. Yazı bir anlatım yoludur. Konuşma da öyle… Konuştuğumuz bir şey tükenir ve yazıya malzeme kalmaz. Bu yüzden konuşulan bir şeyin yazılma imkânı neredeyse yoktur. “Hayatım roman” deyip de sürekli konuşan insanların bir şeyler yazdığını gördünüz mü? Göremezsiniz. O kişiler sözünü ettikleri şeyleri yazmak istese bile sözcüklerinin tükendiğini görür. Konuşarak tüketmiştir sözcüklerini.

Buraya kadar ifade etmeye çalıştıklarımdan şuraya ulaşabiliriz: İnziva /suskunluk yazarlığın olmazsa olmazıdır. Yazar, yazacak olduğu şeyleri yazıya dökmeden önce kesinlikle dillendirmemeli, yazının büyüsünü kaçırmamalıdır. Bu da inziva ile olur. Bu inziva dönemi de pek sakin geçmez. Kuruntulu ve sinir uçları açık bir dönemdir. Sancılıdır. Sancı metin doğunca biter metin ortaya çıkınca inziva da biter. Bir süre kalabalığa karışıp bunun keyfini sürersiniz. Yazının sizi bıraktığı sürece bu keyf sürer. Sonra tekrar çekilirsiniz inzivaya.

‘Şiir, şairi aşan ilahi kaynaklı, sonu bilinmeyen, insanı acıtan ve sarsan bir oyun olduğu için şiiri önemsiyor ve ondan kopamıyorum.’ diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız? Ayrıca şiirin sizi şaşırtan derin tarafları nelerdir?

Şiir farklı bir şey… Hep söylenir şiir Allah vergisidir. Allah’ın bana verdiği bu nimete sıkı sıkıya bağlıyım. Ne zaman bana gelse onu buyur ediyorum. Bağımız güçlü. Şiir Allah vergisi olduğu için, şairi aşan ilahi kaynaklı bir şeydir. Bu bir nimettir. Bu nimete sahibim ve ondan kopamam. Üstelik de sonu bilinmeyen ilginç bir şeyse. Her nimete sahip olmanın bir bedeli olduğu gibi şiire sahip olmanın da bir bedeli vardır. İnsanı sarsan, acıtan bir bedeldir bu. Her şiirin doğumu acıtıcı ve sarsıcıdır, sonu ise şaşırtıcı… Bütün bunlar beni şiire bağlamaya yetiyor.

Böylesine gizemli ve şaşırtıcı bir şey olan şiirden kopamıyorum. Vergi meselesi… Veren biz değiliz ki kopan biz olalım. Biz asıl sanatkârın sanatından damlayan şiir karşısında şaşıran âciz kullarız.

Şiirin beni şaşırtan yönü, şiirin tariflere sığmayan gizemli kimliğidir. Şiir sonunu bilmediğim bir oyundur. Bu oyuna ne başlamak benim elimde ne de onu bitirmek… Böylesine gizemli bir oyun sona erdiği zaman bana “şaşırmak” düşüyor. Gerçekten şaşırtıcı bir şeydir şiir. Şiir kurgulanacak ve başı sonu önceden belirlenecek bir şey değil. En azından benim için böyle. “Kendi Gölgesini Kazan Adam”, “Kargaya Dair Bir İkrar”, “Liman Yandı”, “Bir Şapka Dolusu Kelime” gibi kurgulanamayacak, aklımın kıyısından köşesinden geçmeyecek metinler yazdım. Evet ben yazdım bunları, ama başlarken şiir kendisini başlattı ve duracağı yerde kendisi durdu. “Eyvallah” deyip çekip gitti sonra. Bu aşamadan sonra şaire ne kalır. Sadece şaşırmak… Kendisi yazmış olsa bile şaşırmak…

Aslında bu şiirlere yazılmış şiir denmemeli, söylenmiş şiir denmeli, ya da söyletilmiş şiir. Şiirin ilham oluşu budur işte. Yazılmış, yani önceden planlanmış şiir, insanı şaşırtmaz. Çünkü o şiirin ilhamla bir ilgisi yoktur. Başı sonu belli olduğu için de sona erdirildiği zaman şairde şaşkınlık yaratmaz.

Nitelikli bir yazar olmak isteyen biri için bir alanda uzmanlığı tavsiye edersiniz? Yoksa yazı denen peri onu hangi türe davet ederse icabet etmeli mi? Yani bir insan hem nitelikli bir şair hem de nitelikli bir öykü yazarı olabilir mi?

Yazarlık, insanın iç sesini dinlemesi ve bu sesi çoğaltmasıdır. O halde insan içindeki sesi dinleyerek türlere yönelmelidir. Kimi bir olayı anlatmayı sever, küçücük bir olayı süsleyerek büyütebilir. Bu yeteneği olan biri elbette hikâyeye veya romana yönelmelidir. Araştırmayı seven araştırmacı yazarlığa yönelmelidir, içinde güçlü bir şiir ırmağı varsa, ki bu ırmak taşarak şiiri ortaya çıkaracaktır, şiirle yoğunlaşmalıdır.

Yazarlık zorlama ile elde edilecek bir şey değildir. Bir tutkudur. Bu tutku da yazarlık yeteneği olan insanları diri tutacaktır. Gençlikte görülen bir hevestir. Bu heves bir tutkuya dönüşerek ilerleyen yaşlarda diriliğini koruyorsa kendine en uygun olan mecrayı bulacaktır. Yazarlık yolunda yol almak isteyenler bu tutkunun içlerindeki canlılığına ve gücüne bakmalıdır. İçinde bir tutku görmüyorsa, Sait Faik gibi “Yazmasaydım çıldıracaktım.” diyemiyorsa, ya da en azından yazı ile arasında koparılması zor bir bağ görmüyorsa, yazı ile didişmeyi bırakıp iyi bir okur olma yoluna gitmelidir.

Eğer yazı bir tutkuya dönüşmüş ve kelimelerle arasında güçlü bir bağ kurmuşsa o zaman o kişi kendine en uygun türü bulacak ve bu yolda yürüyecektir.

Yazarlıkta başat tür, elbette şiirdir. Şiirle başlayan bir çok kişinin sonra diğer türlere geçtiğini görüyoruz. Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Mustafa Kutlu, Cahit Zarifoğlu, Ali Çolak, İsmet Özel gibi isimler şiirden sonra diğer türlerde de eser vermişler, şiire bağlı olanlar şair kimliğini kazanmışlardır. Bu saydığım isimlerden Mustafa Kutlu hikâyeci, Ali Çolak denemecidir. Çok az kişi bu kişilerin zamanında şiir yazdığını bilir. Diğer isimler ise diğer türlerde eser vermiş olsa da şiire bağlı kaldığı için şair kimliği ile öne çıkmışlardır.

Şiir aynı zamanda diğer türleri besleyen bir türdür. Şiir damarına sahip olmak diğer türlere artı bir güç katar. Şiirsel bir anlatım denemeyi de öyküyü de romanı da fazlasıyla besler.

Yazıyı ilham ile sürdüren kişiler ilham perisinin davet ettiği türde yazarlar. Sizin ifadenizle yazı denen peri onu hangi türe davet ederse ona icabet eder. Bu yazının doğallığında olan bir şeydir.

Kimi zaman şiirle ifade edilemeyecek konuyu düz yazı ile kimi zaman da düz yazının yetersiz kaldığı bir konuyu şiirle ifade edersiniz. Önemli olan bir yazarın kendini bu türlerde donanımlı hissedebilmesidir. Öykünün, denemenin, şiirin gerektirdiği donanıma sahip biri bu türlerin hepsinde eser verebilir. Bunu gerçekleştiren isimler var günümüzde. Bu isimler şiir, öykü ve deneme türünde eser veriyorlar. Benim de bu üç türde kaleme aldığım ürünlerim var. Yani bir insan hem nitelikli bir şair hem de nitelikli bir öykü yazarı olabilir. Ama bunun yanında Ali Çolak ve Mustafa Kutlu örneği de iyi bir örnektir. Bu isimler, aynı türde devam ederek o türün ustası oldular.

Toparlarsak, bu konuda net bir şey söylemek çok zor… Yazı sevdalısı kendi yoluna çizecek yetkinliğe sahip olmalı. Bu yetkinliğe sahip olduktan sonra yazıya yönelmelidir. Bu aşamadan sonra içindeki ses onu yönlendirecektir.

İnsan yazıya serazat olmak için yönelir. Öyleyse bırakalım yazar serazat olsun ve dilediği türde yazsın yazacaklarını…

Zaten türler ve onların nitelikleri ile ilgilenmek yazarların değil, akademisyenlerin işidir.

Nitelikli yazmayı başarmanın ve bu başarıyı korumanın yolları nelerdir?

Nitelikli yazmayı başarmanın yolları kitaplık çapta bir konudur. Malumunuzdur bu konuda artık birkaç ay süren kurslar, seminerler düzenleniyor.

Dili bir namus bilmektir ilk adımı. Nitelikli yazmak dili namus bilmek, onu güzel kullanmaya çalışmak, dili sevmek, sözcükleri kalbinde yeşertmekle başlar. Dili böyle görmeyen, dile hovardaca yaklaşan biri, dilin ırzına geçer ve o ırzına geçilmiş dille ortaya hiçbir şey koyamaz. Kısır şeyler çıkar ortaya. Öyleyse nitelikli yazmak isteyen öncelikle Türkçeyi bilmelidir.

Bir yayınevinin çıkardığı bir hikâye kitabını aldım elime öylesine. Rasgele bir yer açtım ve üç cümle okudum. Bu üç cümlenin üçü de bozuktu. Kitabı geri bıraktım. Bu kitabın yazarının veya editörünün Türkçe bildiğini söyleyemem. Onların Türkçeyi güzelce öğrenmesi gerekir. Bir de Mustafa Kutlu’nun şu cümlesine bakalım: “Artık soframıza melekler inmiyor.” Söylenmesi kolay görünen ama derinliği ölçülemeyecek kadar fazla olan bir cümle. Hem derinlik hem duruluk var.

Mustafa Kutlu’nun bu cümlesini ölçü alırsak nitelikli yazmak için dili güzel kullanmak (üslup) ve anlamca zenginlik (içerik) birbiriyle uyum içinde olmalıdır.

Bu safhaya geldikten sonra yazarın formunu koruması gerekir. Bir sporcunun sürekli idman yapması gibi idman yapmalıdır yazar da. Bunun yolu yazıdan soğumamak ve yazmaya devam etmektir.

Ben şunu söylerim sık sık: “20’li yaşlarda herkes şiir yazar, ama 40 yaşında şairler şiir yazar.” Şair, şair olmayı idman yapmaya devam etmesine borçludur. Genç yaşta şiir kitabı yayımlayan, şair kimliği kazanan bazı isimler vardır ki ilerleyen yaşlarında ya yazıyı ya da şiiri veya hepsini bırakmışlardır.Yani formlarını koruyamamışlar ve kadro dışı kalmışlardır. Bu kişiler nitelikli metinler liretseler de zamana direnecek güce kavuşamamışlardır. Süreklilikleri olmamıştır.

Yazı bir aşktır, bir sevgilidir. Ona bağlı kaldığınız sürece size kucak açar, buyur eder. Sırtınızı döner, ona küserseniz o da kapıyı yüzünüze kapatır, sizi dışarı eder. Önce kalakalırsınız, çaresizliği yaşarsınız, sonra sonra kanıksar ve yazı vadisinden çıkar gidersiniz. Sürekli yazmak iyi yazmak anlamına gelmeyebilir. Yazılanlar kötü olabilir. Nitelikli yazmak isteyen kötü yazdığını da fark edip onu yırtıp atmalı, atabilmelidir. Bu yazı yolculuğunun her aşamasında olmalıdır. Sadece gençlikte değil.

‘Hicret Resimleri’ eserinize yansımayan ilginç bir anınız var mı? Ayrıca hicret nasıl bir duygu?

İlk anda aklıma geliveren bir şey yok. Ama mutlaka vardır. Çünkü yedi yılı bir kitaba sığdırmak zordur. Sorunuzla ilgili olarak bir olayı aktarayım: Bulunduğumuz şehirde Cuma namazı için camiye gidiyorduk. Bu durum oradaki insanların dikkatini çekmiş ve “üniversite mezunu bu kişiler camiye gidiyor, öyleyse biz de gitmeliyiz.” diye konuşmuşlar aralarında ve camiye gitmeye karar vermişler.

İşte hicretin asıl amacı da budur. İslâmî yaşayarak temsil etmek. Zaten hicret, Allah’ın adını, Peygamberinin adını ondan uzak kalmış insanlara duyurabilmek, onların karşısında İslâmî temsil edebilmek için bir yerden kalkıp başka bir yere gitmektir. Bu anlamda hicret, yeryüzünün yeni bir yerinde yeniden doğmak gibi bir duygudur. Kirlerinizden, dertlerinizden, kafanızdaki tilkilerinizden sıyrılarak o yeni coğrafyada yeni bir yaşama merhaba demektir, insanlar için bir doğuş bu. Elinizi birilerine uzatıyorsunuz bütün samimiyetinizle. Onlar da sizdeki bu samimiyeti görüp elinizi tutarak sizi kucaklar. Renkleri görmeden bir kucaklaşmadır bu. Dil, din, ırk farkını ortadan kaldırarak bir kucaklaşmadır bu. Dünya kardeşliğinin ne olduğunu anlıyorsunuz. Hicretle sevmeyi, sevilmeyi, fedakârlığı, sıkıntıdaki güzelliği, zorlukların oluşturduğu dayanışmayı, dostluk edinmeyi, başkası için yaşamayı anlıyorsunuz. Cennetü’l Baki’de sahabe mezarının neden az olduğunu anlamın yoludur aynı zamanda hicret. Hicret insana bambaşka bir yaşam hazırlıyor. Bütün bunlar insanın ufkunu açıyor.

Yoğun ve tatlı dergicilik maceranızdan biraz bahseder misiniz? Dergilerin ve dergiciliğin kazanımlan nelerdir?

Yazıya ve edebiyata bulaşmış her insan, bir edebiyat dergisi çıkarmak, bir edebiyat dergisinin ucundan kıyısından tutmak ister. Bu bir hastalıktır. Bu hastalığa üniversitede öğrenci iken 3 sayı çıkarabildiğimiz Kırkikindi’yle bulaştım. Daha sonra Said Türkoğlu’nun çıkardığı Yitik Düşler’le dolaylı bir bağlantım oldu. Onun coşkusunu ve hüznünü paylaştım. Kuşluk Vakti’ne de desteğim olmuştur. Olmaya devam etmektedir. 3 yıl bir dergide maişetimi kazanarak editör olarak çalıştım.

Dergiciliğin kazanmalarını içe ve dışa dönük olarak değerlendirmek gerekir. İçe dönük olarak dergi, diri kalmamı sağlamıştır ve sağlamaya devam etmektedir. Çünkü dergi her ay yenilenen bir şeydir ve beni sürekli yeni tutmuştur.

Dergiciliğin dışa dönük kazanmama gelince: Dergi aracılığı ile genç yeteneklere el uzattım, onların sevinçlerini paylaştım. Onlarla mutlu oldum. Mutlu insanların sayısını ne kadar artırabilirseniz mutluluk deniziniz o kadar genişler ve bu deniz insanın yalnızlığını alır gider. Dergi veya yayın işi ile uğraşanların temel vazifesidir bu.

Ama ne yazık ki dergicilikle uğraşıp da denizini dar tutmaya çalışanlar vardır. Bunlar kalıcı iş yapamaz veya onları hayırla anacak kişiler yoktur. Tutarlar dergilerini kendileri yazarlar, kendi kitaplarını basarlar. Bunun tersini yapanlar ise yayın dünyasına yeni isimler kazandırırlar. Ben dergicilikte hep bunun peşinde oldum. Yiyin dünyasına yeni isimler kazandırmaya çalıştım. Bir dergi usta isimlerin yanında yeni isimlere yer vermelidir. Yoksa dergi olmayı başaramaz. Çıkardığım bir dergide piyasadaki ünlü yazarların ürünlerini bir araya getirmektense amatörlük ve heyecan kokan bir yazıyı yayınlamak beni daha çok heyecanlandırır. O yazının yazar için ne anlama geldiğini düşünürüm. Acemiliği elbette olabilir o yazının. Neticede herkes o yoldan geçmiştir. Bu yola yeni girecek birisinin elinden tutmak beni mutlu eder.

Dergiciliğim boyunca bulunduğum yere hep birilerini çağırdım. Mutluluğumu paylaştım. Onların da mutlu olmasını istedim. Onları öne çıkardım, haklarında yazılar yazdım, dosyaların hazırlanmasına çalıştım. Bütün bunları yapılması gerektiğini düşündüğüm için yapmaya çalıştım. Bir karşılık beklemeden, hatta böyle bir şeyin olmayacağını bile bile yaptım. Hakkında çalışma yaptığım, yazı yazdığım kişinin bana kızacağını bilsem bile, yazılması gerektiğini düşündüğüm yazıyı yazdım. Bütün bunlar, bana tatlı bir heyecan verdi ve diri kalmamı sağladı. Bunların da önemli kazanımlar olduğunu sanıyorum.

Yazı, yolculuk, yalnızlık, yorgunluk, yoğunluk ve yağmur …?

Yazı: İçimi kanatan sözcüklerin dışavurumu, kendimi çoğaltma, kalbimi işaretlerle resmetme.

Yolculuk: İç koridorlarda kalbe doğru kalple el ele yürüyüş…

Yalnızlık: Dünyadan uzaklaşma, dünyanın dışına çıkıp kendimle baş başa kalma. Mutluluk.

Yorgunluk: “Sırtımda söz dağları gezdiriyorum / Eksilmiyor omuzlarımdaki ağrı / Yoruluyorum her gün / Sözcükleri taşımaktan”

Yoğunluk: Bu dünyadan çıkıp ötelerden gelen sesin frekansına bağlanmak ve ötelerle beslenmek…

Yağmur: Kalbi rahmet suyu ile ıslatmak. Rabbin gönderdiği sıcacık damlacıkları yanakla, saçla, avuçla buluşturmak. Her bir damla bir buse. Yağmur, öpücüklere boğulmak… Ne büyük mutluluktur yağmur.

Şiir, öykü, deneme, çocuk hikâyeleri, çocuk şiirleri, roman yazdınız. Sırada ne var? Okuyucularınıza yeni ürünlerinizden söz eder misiniz?

Ben bir kitaba yoğunlaşıp onu bitirmek için çalışamıyorum. Bazen keşke yapabilsem de dediğim oluyor gerçi. Şiirler habire birikiyor. Hikâye ve deneme de öyle. Yurt dışında yaşanmış olayları hikâyeleştirme çalışmam devam ediyor. Birkaç hikâye sonra bu dosya biter. Çocuklar için yazdığım denemelerden oluşan bir kitabım yayın evinde basım aşamasında. Peygamber Efendimiz’le ilgili iki dosya çalışmam var. Üzerine yoğunlaşıp bitirmem gerekiyor. Çocuklar için kırk güzel davranış çalışması ve çocuksu hikâyeler de yarım bekleyenlerden. Bunların hepsi yarım yarım duruyor. Bir taraftan bunlara birer ikişer tuğla koyuyorum ve böylece topluca tamamlanıyorlar. Dolayısıyla şiir, deneme, hikâye gibi farklı türlerde çalışmalar tamamlanmak üzere. Bunların okura ulaşma takvimi hakkında bir şeyler söylemek oldukça zor.

Ürün ortaya koymak değil de yayınlanma ve okura ulaşma sorunu var asıl. Bunlar aşılmadığı sürece insanın şevki kırılıyor. Türkiye’de yazarını coşturacak okur yok. Önceki kitaplarımla ilgili satışların yapıldığı kitapçıya sordum, altışar bin satmış Aynalar ve Renkler ile Hicret Resimleri. Bu iyi rakam, ama nerede bu insanlar. Niçin içinden bazıları yazarına ulaşmaz? Yazarı niçin dürtmez. Bu sağırlık genel sorunlarımızdan biri. Satış ve dağıtım sorunlarını aşamayan yayıncılarımız da yazarı coşturmak için pek adım atmıyor. Geriye kendinden motorlu olmak kalıyor. Bu durumda da motorumuz çoğu zaman tekliyor, tembelleşiyor. Ama her şeye rağmen çalışıyor.

*KİMDİR!

1969 yılında Erdemli’ye bağlı Limonlu kasabasında doğdu. Mersin ve Kayseri İmanı Hatip Liselerinde okudu, Erdemli İmanı Hatip Lisesinden 1986’da mezun oldu. Yüksek öğrenimini 9 Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde tamamladı. Fakülte yıllarında arkadaşlarıyla birlikte Kırkikindi dergisini çıkardı, ilk şiir ve yazıları bu dergide yayımlandı. Yurtiçinde ve dışında eğitimci olarak görev yaptı. 2002’de Gonca dergisi yayın ekibine katıldı ve editör olarak görev yaptı. Yitik Düşler dergisi ekibinde yer aldı. 2008’de Kuşluk Vakti’nin çıkmasına öncülük etti. Yazı ve şiirleri, Zaman Gazetesi, Milli Gazete ile Hece, Kırkikindi, Ikindiyazıları, Kardelen, Yedi iklim, Kayıtlar, Dergâh, Bir Nokta, Sühan, Yağmur, Gonca, Yitik Düşler ve Kuşluk Vakti gibi yayın organlarında yayımlandı.

ESERLERİ:
Gül Çağıran Çocuk, Kardelen Yay. İst. 1991
Şehrin Hâkimi, Gül
Saati Yay. İst. 1992

Gül Şehir, Gonca Yay. İst. 2003
Ramazan Çiçeği, Gonca Yay. İst. 2004

Cennetlik Anne, Gonca Yay. İst. 2005
Aynalar
ve Renkler, Kaynak Yayınları, İst. 2005
Hicret Resimleri, Kaynak Yayınları, İst. 2006

Rahmet ve Esenlik Irmağı — Ramazan Yazıları – Kaynak Yayınları, İst. 2006

Bir Oruç Tuttum – Ramazan Günlüğü -Salıncak Yayınları, İst. 2006

Bilge Serçe — Salıncak Yayınları, İst. 2007 Güzel ve ince — Salıncak Yayınları, İst. 2007

Tarifsiz Gökyüzü — Salıncak Yayınları, İst. 2007 Karıncanın Aşkı — Nesil Yayınları, İst. 2009

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

İlgili Yazılar

Güncel Hava Durumu

Ankara
kapalı
6.2 ° C
7.5 °
5.7 °
86 %
2.7kmh
100 %
Pts
6 °
Sal
8 °
Çar
13 °
Per
17 °
Cum
21 °

Güncel Döviz Kurları

TRY - Türk Lirası
EUR
37,251
USD
34,256
GBP
44,715
JPY
0,229

Yolcu Potreler

YolcuDergisi Sayi 109 Portre | İsa ARAR

Portre | İSA ARAR

YolcuDergisi Sayi 102 Portre | Marilyn BUCK

Portre | MARILYN BUCK

YolcuDergisi Sayi 103 Portre | ALIYA

Portre | ALIYA

YolcuDergisi Sayi 104 Portre | Teoman DURAL

Portre | TEOMAN DURALI

YolcuDergisi Sayi 108 Portre | Fetva TUKAN

Portre | FETVA TUKAN

Yolcu Seyir Defteri

Seyir Defteri: 109

Seyir Defteri: Söz 2

Seyir Defteri: Söz 3

Seyir Defteri: Söz 4

Seyir Defteri: Söz 5

Heybe & İstikamet