*Bir bahar konçertosu: Ölümü ve hayatı elinde tutan Allah’ın Adıyla…
*Geçtiğimiz Ramazan Çarşı Pazar dolaştım. Ve şunu farkettim:
Duanın en çok seyrü sefer eylediği yerler sanıldığı gibi mescitler değil pazar yerleridir. Sabahın er vaktinde her hangi bir semt pazarına nazar ederseniz duyacağınız ilk cümle ‘Pazarola’dır. Bir açılış manifestosu… Helal kazancın berekete açılan kapısı. Müşteri ile pazar esnafı arasındaki diyaloğa biraz kulak kabartırsanız duanın ahengine şahit olursunuz. ‘Allah bereket versin’ ile başlayıp ‘Bereketini gör’ ile süren, ‘helallik dilenerek’ biten bir coşku bu. Hele bir de ramazan ayında iseniz gösterilen ihtimama değme gitsin. Teyzeler, ablalar, bacılar, dayılar, nineler, dedeler… Rabbin rızası ile dağılan rızkın er meydanında, yani pazar yerindeler. Velhamdülillahi rabbilalemin.
Sonra Peygamber bayram sabahında neler yapardı merak ettim:
Bayram sabahında temiz ve güzel elbiseler giyer, dişlerini fırçalar, güzel kokular sürer, namazdan önce hurma vb. tatlı bir şey yer, namaza mümkünse yürüyerek ve tekbir getirerek gider, eve dönüşte başka bir yolu kullanır:
Ve gülümsemeye devam ederdi.
*Dinyeper Nehri’nin kıyısında olan biteni gözlemledim: İki sevgili canlı yayında dünyadan savaş taktikleri alıyor. Stüdyo bülbüllerinin stratejik ve tak-tik sesleri nehrin kıyısı boyunca dalga dalga yayılıyor. İki sevgilinin kalplerini titreten bir uçak geçiyor aniden. Sesten hızlı ışıktan hallice. Haydi diyor pilot şu yerdekilerin hayatını renklendirelim. Bir silah; kutsanmış bir füze. Gökyüzünde kavis çizerek Dinyeper Nehri’nin kıyısına iniyor. Çığlık atıyor oyun konsülünü tutan. Yüz puan daha kazanmanın gururu bu. Haberleri geçiyor spiker. Ekranın altından rahvan yazılar. Her şeyi bilen kutu kutucuk yorumcular. Gökyüzü kararıyor. Ve bir karga toprağı eşeliyor.
*Afganistan’da Muhammed’in gazetecinin sorusuna verdiği cevaba içerledim:
“Büyüyünce ne olacaksın?” O da cevap vermiş: “Kalp doktoru olacağım.”
Cevap gazetecinin dikkatini çekmiş ve tekrar sormuş: “Neden kalp doktoru olmak istiyorsun Muhammed?”
Muhammed cevaplamış: “Afganistan’da kalbi kırık insan sayısı çok fazla.”
Ülkemin onurlu aydınlarından Atilla İlhan’ın dile getirdiği gölgede bırakılan bir gerçeği notlarıma ekledim:
“Cumhuriyet kuşaklarının dramı Atatürk sonrasında başlar. Çağdaşlaşmayı batılılaşma yapan sonrakilerdir. Lisede Sophokles 16 okuduk, klasik Türk sanat musikisine sövmeyi, Divan şiirini hor görmeyi, buna karşılık devletin yayınladığı kötü çevrilmiş batı klasiklerine körü körüne hayranlık göstermeyi öğrendik. Sanki Sinan Leonardo’dan önemsiz, Mevlana Dante’den küçüktü, Itri ise Bach’ın eline su dökemezdi. Aslında kültür emperyalizminin ilmiğini kendi elimizle boynumuza geçiriyorduk. Oysa bir kere yaptığımız batılılaşmak değildi. İkincisi batı bizim sandığımız gibi değildi. Üçüncüsü batının ulaştığı yer özenilecek bir yer değildi.”
*Aklımın bir kenarına Sayın Zarifoğlu’nun esaslı bir cümlesini kondurdum: “Biz, sakalları şiirle karışık, yüreği Allah’la barışık adamları sevdik.”
*Şehrin sokaklarını dolaşan merhamet: Devrimci Dervişimiz Mustafa Aktaş Beyefendi’yi de yaşarken andım.
*Alim, mütefekkir Cevdet Said. Bilad- ı Şam’ın aydınlık ve mütevazi yüzü. Şöyle konuştu:
“Benim zihnimi ve olaylara karşı bakış açımı değiştiren ise Malik bin Nebi oldu. O güne değin İslam dünyasının en temel sorunu Filistin sorunudur denirken, o, “en temel sorunumuz sömürüye müsait olmamız meselesidir” demişti. Yani bizler şayet içerisinde olduğumuz bu sömürüye müsaitlik ya da Ali Şeriati’nin deyimiyle “eşekleşme”durumundan kurtulamazsak, bizi sömürecek ve güdecek birileri çıkacaktır.
Kısacası en temel sorunumuz içerisinde yaşadığımız bu şuursuzluk ve iradesizlik meselesidir. Dolayısıyla da önceliklerimizi ve meselelere bakış açımızı değiştirmedikçe, bu durumumuz da değişmeyecektir.” Rahmet diledim.
*Herkesin bir telaşı var; ölümün bile.
Yol Arkadaşımız Hayrettin Orhanoğlu: Sessizce ayrıldı, Rahmetle ve Dua ile…
*İçi geçer yüreği yorulur. Böyle duygusuz kaskatı kesilir insan. Boşluk büyür herşey kaybolur. Haber böyledir ansızın gelir ve bir yoldaşı alıp götürür.
Bize rahmet dilemek kalır bu ara durakta. Bülent Parlak; İzdiham Dergisi’nin kaptanı da sırlandı.
*Bu sözü de buraya bırakayım ve kendime bir söğüt gölgesi arayayım: Yaşamları boyu hep ‘birilerinin adamı’ olarak var olanlar; ‘Adam olmayı’ anlayamazlar. Çünkü kişi kavramına sahip olmadığı bir olguyu bilemez. Tecrübesine sahip olmadığı bir olayı da anlayamaz. Hayrolasın İhsan Fazlıoğlu
















