1883’te Fransız düşünür Ernest Renan, Sorbonne’da verdiği bir konferansta “İslam terakkiye mani midir?” sorusunu sorar ve bu çerçevede terakkiden kastının bilimsel düşünce olduğunu söyler. Bu sözleri ve akabinde Le Monde Gazetesi’nde yazdığı aynı cihetteki makalesi özellikle dönemin Müslüman aydınları tarafından teyakkuz ile karşılanır. Bunlardan biri dönemin önemli İslamcı düşünürlerinden Cemaleddin Afgani’dir. Gazeteye gönderdiği bir mektup ile Renan’ın düşüncelerine muhalefet etmiştir. Terakki kavramını modernleşme bağlamında kullanan Renan verdiği karşı cevapta özetle şöyle der: “Müslümanlar, Müslümanlığa dayanarak kalkınamazlar. Müslümanlığın zayıflaması sayesinde kalkınabilirler. İslamiyet’in ilk kurbanları Müslümanlardır. Müslümanı dininden kurtarmak, ona yapılabilecek en büyük iyiliktir.”
O yoğun tartışmalardan günümüze değişen fazla bir şey olmadı. Batı, genel itibariyle Doğu, özelde İslam coğrafyası için ortaya koyduğu kaideler içerisinde bir karşıtlık üretti. Bunu 19. Yılın son çeyreğinden itibaren Şark Meselesi olarak adlandırmaktaydı. Ki bu, egemenlik sahalarının önünde engel olarak gördükleri kudretli gücün (Osmanlı’nın) ayak bağı olmasının engellenmesi üzerine kuruluydu. Fiili işgal ve ertesindeki Yakındoğu’da yeniden yapılandırmanın ötesinde olan şey daha vahimdi: Gerektiğinde icbar edileceği bir yazgıyı yaşamaya zorlanan Müslümanların zihinsel dönüşümü. Buna Batı’da Stockholm Sendromu adı da verilir. Yani insan tekinin kendine kastedene tutkunluğu. Bu noktada en cazibeli terim büyük merhaleler kat etti: Terakki yani İlerleme. Öncelikle Batı karşısında nasıl geri kalındığı psikolojik, sosyolojik ve tarihsel yöntemlerle Doğu’da yaşayan her insanın aklına bilimsel verilerle işlendi. Bunun sonucu tam bir aşağılık kompleksi oldu. Bu travma ya da Daryush Shayegan’ın üzerinde durduğu gibi ‘kültürel şizofreni’ toplumun düşünme kanallarını alt üst ediyordu. Bundan kurtulmanın yolu da yine Batı tarafından reçete edildi. İlerlemeye yani aydınlanmaya ket vuracak her türlü değerin yeniden ele alınması ve gözden geçirilmesi gerekiyordu. Aksi takdirde arkaik ve tarih dışı olarak kalma korkusu ince ve sağmal yöntemlerle bu coğrafyanın insanına benimsetildi. Düşünmelerine ve bir çıkış yolu bulmak için hareket etmelerine gerek yoktu. Sorunu vazedenlerin çıkışı da gösterecek doneleri hazırdı.
Modernleşmeye gönüllü ve kronik bir istekle akredite olacak yığınların üretilmesi artık başka bir evreye geçileceğinin en önemli göstergesiydi. Bu üretimin başat yöntemleri eğitim yoluyla kobaylar gibi kullanılan yeni nesillere enjekte edildi. Yeni kuşaklar geçmişin hikâyeleri ile kendinden geçiyor, geleceğin dünyasını ise ancak Batılaşma yoluyla kurabileceklerine ikna ediliyorlardı. Muasır Medeniyetler seviyesine bir an önce ulaşmak için terk edecekleri artık küçük tortular kalmıştı. Hayata müdahalesi ortadan kaldırılmış ve gelenekle yani kadimle bağı kopartılmış din. Uzun yıllar boyunca bu tedrici arındırma yöntemiyle din, bir yaşama ve hayatı anlama, değerler üzerinden kurma biçimi olmaktan çıkarılıp sıradan ritüeller manzumesi haline getirildi. Artık hiç bir Müslüman, günlük hayatında ritüeller hariç dini fazla dikkate almıyor, siyasi, ekonomik, sosyolojik ve eğitim gibi yaşamın bütününü ilgilendiren alanlarda Batılı paradigmanın gösterdiği çerçevede hareket ediyordu. Bu durum ahir zamanların bir icabı olarak hiç de rahatsız edici bulunmuyordu. Program ve yöntemi Batı tarafından belirlenen böylesi bir konseptte İslam’ın ayrık ve aykırı olarak rahatsız edici bir görüntüsü varsa bu durum İslamizasyon adı altında hızlı bir biçimde törpülenebilirdi. Kapitalist her türlü değer, başına İslami kavramı getirilerek içselleştirildi. Çünkü zihnî arka planında gayet profesyonelce işlenmiş bir örgü olarak, ilerlemenin önündeki en önemli engel olan İslam, yeni kombinizasyona uygun hale getirilerek aşılabilirdi. Bu dışarıdan bir müdahale olarak belirmedi. Kendilerine öğretilen yeni bir okuma biçimiydi. Geç kalmışlardı, geri düşmüşlerdi ve çok aceleleri vardı.
Kadim tarihlerinde Müslümanlar bir müşküle düştüklerinde neyi Allah’ın rızasına uygun yapmadık da bu durum başımıza geldi sorusu üzerinden kendilerini inşa ederlerken son dönemlerde “bizi, ilerleyen Batı karşısında ne geri bıraktı” sorusunu sordular ve hedefe varoluşlarının gayesi olması gereken dini koydular. Bu din ya ıslah edilip Batılı parametrelere uygun hale gelmeliydi ki içtihat uygulamalarını bu yönde kullandılar ya da dini hayatlarına müdahil olmaktan çıkardılar. Dine karşı birinci tutumları, ikinci vahameti doğurdu ve anlam dünyalarına kaosu kurtarıcı olarak soktular. Bu bir akıl tutulmasıydı. Ardından gelen kişilik kırılmaları olmak istedikleri şeyin ucuz bir kopyası olmaktan öte götürmedi onları.
Misalen ülkemizde son yıllarda süregelen din eksenli tartışmaların konularına bakıldığında bu açıkça görülebilir. Kur’an mealleri üzerine kurulu yeni dini yorumlar hep bir telaşın, geç kalmışlığın ürünü olarak belirdi. Yüzlerce mealin dolaşıma sokulması, önüne gelenin kendini hüküm çıkarma makamında görme küstahlığı, tıpkı modern öncesi Avrupa’da İncil’in başına gelenleri hatırlattı. Kutsal metinler sıradanlaştırılarak piyasa tarafından kullanılabilen popüler metinler haline getirildi. Artık Tanrı, ihtiyaç hasıl olduğunda göreve çağrılacak robotik bir imgeye indirgendi. Yaşamın bütün boşluklarını olabildiğince bilimsel yöntemlerle kapatmaya çalışan Modernite özellikle Müslüman dünyaya avunabilecekleri birçok şeyi bahşetti. Müslümanları tarihin çeperindeki taşıyıcılar olarak gören yeni anlayış, uydurma efsanelerle ilerlemenin mutmain müminlerini yarattı. Bunlardan en yaygını, eğer Endülüs’teki gelişmeler olmasaydı Batı bu duruma gelmeyecekti avuntusu. Oysa bilginin Müslüman bir zihinde işlenmesi ile müşrik bir zihinde işlenmesi arasındaki derin ayrım es geçiliyordu. Müslümanlar doğayı korunacak ve dost olunacak Allah’ın bir emaneti olarak görürken, Batılı kurgu, doğayı içindeki sırları açığa çıkarmak için işkence edilmesi gereken bir unsur olarak algılamaktaydı. Batı’nın 300 yıllık sömürgeci kabiliyeti(!) ile toparladığı sermaye birikimi, kavram dünyamıza armağan ettiği jenoside türü ahlak ve iz’an dışı uygulamaların bizim tarihi tecrübemizde yer almamasının bir anlamı olduğu hiçbir zaman düşünülmedi. Modernitenin üç atlısından biri olan İngiltere’nin Hindistan’ı işgal ettikten sonra yaptığı uygulamalardan biri olan şu örnek hangi Müslümanın aklının ucundan geçebilirdi ki? Kurdukları bir şirket (East India Company) kanalıyla bölgeyi yönetmeye başlayan İngiltere, buradaki Hintlileri köle gibi çalıştırmaya başladı (ki Hintliler İngilizlere “sahip” diye hitap edebilirdi). Yoğun ormanlar bizzat Hintlilere kestiriliyor ve limanlara götürülüyordu. Gemilerle İngiltere’ye taşınan tomruklardan buradaki fabrikalarda mamul maddeler üretiliyor ve gerisin geri Hindistan’a taşınarak moda adı altında Hindistanlılara satılıyordu. Hindistan ağacından yapılmış masa, sandalye, koltuk, aksesuar vb. leri, efendilerine özenen köleler tarafından iştiyakla satın alınıyordu. Hatta bu mamulleri elde etmek için yalnız babanın çalışması yetmiyor, bütün bir aile aynı döngünün içinde eriyip gidiyordu. Modernitenin kendisi harici olarak gördüğü toplumların belleğini kaşıması böyle oldu. Kendinden kuşku duymaya, yüzyıllardır yaslandığı değerleri küçük görmeye ve bir çıkış yolu olarak önce bir müddet köle olmaya rıza gösteren şuur kaybı.
Modern zamanlar olarak inşa edilen bu dünyaya verebileceğimiz bir umut ve teklif var mıydı? Neyi öngörüyoruz. Birbirinden koparak yabancılaşan, yabancılaştıkça düşman üreten bir zaman ve mekan koridoru insanlığı ele geçirirken, bizim bu anomaliye söyleyecek bir sözümüz nedir? Bu ve benzeri sorulara cevap arayarak başlayabiliriz.
















