RÖPORTAJ | Mahmut UYSAL
Samsun İbrahim Tanrıverdi Sosyal Bilimler Lisesi 10. sınıf öğrencisi
Edebiyata ilginiz ne zaman ve nasıl başladı? Kimlerden etkilendiniz? Beslendiğiniz kaynaklar nelerdir?
Edebiyata ilgim çok küçük yaşlarda başladı. Ama bu ilginin daha sağlam ve daha temelli bir biçimde ortaya çıkışı benim lise yıllarınızdadır. Daha önce de muhtelif vesilelerle belirttiğim gibi Kabataş Erkek Lisesinde öğrenciyken benim yazdıklarımı okuyan, değerlendiren ve beni yönlendiren edebiyat hocalarımız olmuştur ki bunların başında Behçet Necatigil gelir.
Öğrencilik yıllarınızda aldığınız edebiyat derslerinin sanatçı kimliğinizin oluşumuna herhangi bir katkısı oldu mu? Nasıl? Sizce ülkemizde edebiyata, sanata ve kültürel çalışmalara gereken önem veriliyor mu?
Öğrencilik yıllarımda edebiyat dersleri ve tabii bununla ilgili olarak başka bir takını dersler de, örneğin; felsefe dersleri çok önem verilen derslerdi. Bu sadece müfredat programının bu derslere önem atfetmesinden dolayı değildi. Ama aynı zamanda o dersleri veren hocalarımın da bu derslerin ne kertede önemli olduğu konusunda bize yaptıkları uyarıların da elbette etkisi vardır. Dolayısıyla hem lise yıllarında edebiyat derslerine bugünkünden çok daha fazla verilen önemin, hem de bu dersleri veren hocaların, başta Behçet Necatigil olmak üzere, etkisinin çok yoğun olduğunu görüyorum. Bugün ise derslerin, bizim derslerimiz gibi olmadığını görüyoruz. Ben şu anda Bilkent Üniversitesinde yüksek lisans ve doktora dersleri veriyorum. O üniversiteye kabul edilen üniversite mezunu öğrencilerin sınavlarında edebiyat bilgilerinin bizim neredeyse ortaokul düzeyindeki edebiyat bilgilerimizden daha düşük olduğunu görüyorum ve bu da bende büyük bir hayal kırıklığına neden oluyor.
Niçin yazıyorsunuz? Siz de Sait Faik gibi “Yazmasam deli olurdum” diyor musunuz?
‘Yazmasam deli olurdum” demiyorum tabii. Böyle bir şey söylemem söz konusu değil. Zaten Sait Faik’e ait olan bir şeydir bu. Ben aslında kendimi kanıtlamak için yazıyorum. Yani iyi şeylerle doğru şeyler yapabildiğimi her şeyden önce kendime gösterebilmek ve bunu kendime kanıtlamak için yazıyorum.
Sanat görüşünüz…
Sanat görüşü deyince belki de edebiyattan neyi anladığımı dile getirmek gerekiyor. Yakup Kadri’nin bir sözünü burada anımsamak gerekirse “Edebiyat, şahsi ve muhterem bir iştir”. Burada ben, şahsi sözünün altını çizmek istiyorum. Yazdıklarımda da belirttiğim gibi birinci derecede kendim için yazıyorum. Eğer başkaları için yazıyorsam bu başkalarının nitelikli okur olması gerekmektedir. Dolayısıyla ben sanat ve edebiyatı bir hayli seçkinci, elitist bir mesele olarak görüyorum. Herkesin edebiyattan anlaması, edebiyattan haz duyması şart değil. Edebiyatı anlayabilmek, onu değerlendirebilmek, ondan haz duyabilmek için belli bir eğitimden geçmiş olmak gerekiyor. Bu eğitim klasik, akademik eğitim olmak zorunda değil. Benim genellikle haz eğitimi dediğim bir eğitimdir bu ve bundan geçmiş olmak gerekiyor. Dolayısıyla bir şiirle bugüne kadar herhangi bir mülfeti olmamış, becerisi olmamış, şiir okumamış birinin benim şiirlerimle herhangi bir kütle ilişki kurması mümkün değil. Eğer biri böyle bir ilişki kurmaya kalkarsa bile onun benim okurum olmaya hakkı olmadığını düşünüyorum.
Nasıl yazarsınız? Hemen mi, yoksa uzun sürede mi eser üretirsiniz? Bu bağlamda herhangi bir eserinizi yazma maceranızı anlatır mısınız?
Bu konuda kesin bir şey söylemek mümkün değil. Bazen bir şiiri bir ya da iki taslakla yazdığını oluyor. Bazen üzerinde çok çalışmak gereğini duyduğum şiirler oluyor. Yani ne kolay yazdığımı ne de zor yazdığımı söylemem mümkün değil. Bazen kolay yazıyorum, bazen de zor yazıyorum.
Sanatta ilhama inanır mısınız? Sizce bir eser ilhamla mı yoksa düşünceyle mi yazılır?
Sanatta ilhama inanırım ama ilhamın bir takını perilerden, ilhanı perilerinden kaynaklanan bir şey olduğunu düşünmem. Benim ilhanı perilerim vardır derim ama benim ilhanı perilerim benden önce yaşamış şairlerdir, derim. Dolayısıyla eğer ilhanı perilerinden söz edilecekse bu doğrudan doğruya benim benden önce yaşamış şairlerle kurduğum ilişkiyi ifade etmelidir. Kısaca benim ilhanı perilerim benden önce yaşamış şairlerdir. Ben onlardan ilhanı alırını. Şiir, kelimelerle yazılır, düşüncelerle değil.
Eserlerinizin yeterince okunduğunu düşünüyor musunuz? Size ‘ Eserleriniz hiç okunmuyor, kitaplarınız hiç satılmıyor” deseler de yazmaya devam eder misiniz? Niçin?
Hiç şüpheniz olmasın. Benim kitaplarımın okunuyor olması ya da olmaması beni, hiç ilgilendirmiyor diyemeyeceğim, çok fazla ilgilendirmiyor. Benim için birinci derecede önemli olan bir şey değil bu. Yani “Aman benim kitaplarım satılmıyor, öyleyse ben mahvoldum” gibi bir durum benim için söz konusu değil. Daha önceki sorularınızdan birine verdiğim cevapta da belirtmiştim; ben kendim için ve nitelikli okur için yazıyorum. Beni anlayacak ve benim şiirlerimi değerlendirecek okurla, değerlendirebilecek kertede, belli bir haz eğitiminden ve entelektüel eğitimden geçmiş olan okurları amaçlıyorum. Bu okurların sayısı da çok fazla değildir zaten. Toplasanız benim okurlarım açısından söyleyeyim iki bini geçmez. Bu da benim açımdan yeter de artar bile.
Eleştirmenlerle aranız nasıl? Eleştirmenlerden önce siz kendinizi ve eserlerinizi eleştirir misiniz?
Ben kendimi ve eserlerimi eleştirdim. Bunu zaten sık sık yapıyorum. Kendi yazdığım şiirlerin en doğru eleştirmeninin de kendim olduğunu düşünüyorum. Mesela bunu bazı şiirlerime dönüp baktığımda onlara yönelttiğim eleştiriler bağlanımda da yaptım. Burada ayrıntılarına girmeyeceğim ama kendi şiirimi sadece kendime karşı değil, kamuoyu önünde de eleştirdim. Bunun dışında Türkiye’de şiir eleştirisinin çok üst düzeyde bir eleştiri olduğu kanısında değilim. Şiir eleştirisi zor bir iştir. Çünkü her şeyden önce şiir söylemi ya da sadece şiir dilinin, dilin hangi imkânlarını kullandığının bilinmesi gerekir. Bu da belli bir entelektüel, teorik ve sanatsal bir çabayı gerektirir. Böyle bir çabayı ben şiir eleştirmenlerinde görmüyorum. Dolayısıyla benim şiirimi layığıyla eleştirebilecek bir şiir eleştirmeninin henüz bu dünyada görülmediğini söylemek istiyorum.
Siz ödül alan bir sanatçı olarak ödülün sanatçıyı teşvik ettiğine inanıyor musunuz?
Birincisi bu, alacağınız ödüle bağlı, İkincisi ödülü hangi yaşta aldığınıza bağlı. Eğer genç yaşta önemli bir ödülü aldıysanız, bu ödülün size sadece manevi bir takını yararları vardır. Genç bir şair ve yazar olarak adınızın duyulması, sizinle röportaj yapılması gibi. Genç yaşta alınan bir ödül sizin tanınmanıza, manevi bakımdan öne çıkmanıza yarar. Ama oldukça ilerlemiş yaşlarda, belli bir tanınmışlık edindikten sonra verilecek olan ödülün size manevi olarak herhangi bir katkısı olmaz. Ancak o ödülün parasal karşılığı sizin için anlamlı olur.
Bulunduğunuz konum olmak istediğiniz konum mu? Yani sanatçı olarak istediğiniz eserleri yazabildiniz mi? “Keşke şunu da yazsaydım” tarzında hayıflandığınız oldu mu?
Şimdiye kadar yazdıklarını yazmak istediklerimdi zaten. Ama yazmak istediklerimin tümünü yazmış olduğum söylenemez. Çünkü yazmak istediklerim var. Onları da inşallah yazacağım.
Bundan sonra yapacağınız çalışmalar hakkında kısaca bilgi verir misiniz?
Gene her şeyden önce şiir yazmaya devam ediyorum. Şiir, benim için olmazsa olmazdır. Şairin, hangi yaşta olursa olsun kendini kendine kanıtlamaya ihtiyacı vardır. Dolayısıyla ben şiir yazmaya devanı edeceğim. Ayrıca şiir dışında benim defterler adıyla başladığını bir dizi var “Geçmiş Yaz Defterleri” ve “Bulanık Defterler” diye. Bu iki düz yazıyı sürdüreceğim bir üçüncü defter ile. Anılarımı yazmaya başlamıştım “Ceviz Sandıktaki Anılar” diye, 1950 ile 60 arasında. On yıllık periyotlarla yeni ciltlerle anılarımı yazmaya devanı edeceğim. Şimdilik bunlar var.
Nobel edebiyat ödülünün siyasi yönlerinin de olduğu hepimizin malumu. Siz Orhan Pamuk’a Nobel Edebiyat Ödülü verilmez demiştiniz. Yaklaşık on yıl önceki yazılarınızda Orhan Pamuk için bir misyonu (görevi) yerine getiriyor: “Türkiye’yi ve Türk insanını aşağılamak. “demiştiniz. Acaba ona verilen Nobel Edebiyat Ödülü bu görevin bir karşılığı mıdır?
Söyleyeceğimi söylemişim zaten yorum istemez. On yıl önce mi söylemişim bunu?
1996 yılında çıkan “Modernleşme, Oryantalizm ve İslam” adlı kitabınızda. Dolayısıyla Nobel Edebiyat Ödülü yara almış olmaz mı?
Ben bunu “Şiirim Gibi Yaşadım” da söyledim zaten.
Yazı serüveninizle şiir serüveniniz aynı anda mı başladı?
Eğer yazı derken düz yazıyı kastediyorsanız şiirden önce değil, sonra başladım düz yazıya.
Siz yazılarınızda Türk Aydınlarının gelenek ve dinle olan ilişkilerinin çok yüzeysel ve eksik olduğunu dile getiriyorsunuz. Bundan sonrası için de aynı şeyi düşünüyor musunuz? Yani gelecek adına Türk Aydınını nerede görüyorsunuz?
Yani gelecek adına düşüncemi değiştirecek herhangi bir yeni durum ortaya çıkmış değil. Türk Aydınının özellikle İslam’ı bilmediğini, İslam’ı bir bilgi objesi olarak bile incelemeye değer bulmadığını söylemiştim. Bugün de ayın kanıdayım. Bu, entelektüele yakışmayan bir sorun. Çünkü İslami bir meseleyi bilgi meselesi olarak almak başkadır, inanç meselesi olarak almak başkadır. İnanmayabilirsin, inanmak zorunda da değilsin ama eğer entelektüel kimliğin varsa İslam’ı bilmek zorundasın. Farslıların bir lafı vardır; “İnsanlar, bildikleri şeylerle inandıkları şeyleri birbirine karıştırmamalı” diye. Bizde bu durum tersine dönüyor. Bilmedikleriyle inanmadıklarını birbirine karıştırıyorlar.
Yeni nesil şairlerden beğendikleriniz var mı? Kimler?
Yeni nesil şairlerden, bizden 2 ya da 3 sonraki kuşakta çok önemli bulduğum bazı şairler var. Bunlar; Vural Bahadır Bayrıl, Osman Hakan, Ali Gün’dür. Bunlar genellikle doğumları 1950 ile 1960 yılları arasında gerçekleşmiş olan şairlerdir. Bunlardan sonra 1970 ve 1980’li yıllarda doğmuş olan şairler de vardır ki onlar da benim için son derece önemlidir. Mesela; Aydın Afacan, Ercan Yılmaz, Alphaıı Akgün, Can Bahadır Yüce, Cengiz Yanıl gibi. Şimdi yaşları 20-25 arasında değişen benim değer verdiğim, önem verdiğim, gelecekte çok önemli işler yapacaklarına inandığım şairlerdir bunlar.
Kronolojik dizgeyle hayatınız?
1936 yılında Çanakkale’nin Biga ilçesinde doğduğum nüfus cüzdanımda yazılı. Aslında ben İstanbul doğumluyum. Babanı o sırada Biga’da kaymakam olduğu için Biga Nüfus memuru “Kaymakam Bey, oğlunuzu Biga nüfusuna kaydedelim” demiş. Babam “Tamam” demiş. Dolayısıyla nüfus cüzdanımda Biga yazılı ama ben İstanbul’da Alman Hastanesinde doğdum 14 Nisan 1936’da, yani 71 yaşıma basmak üzereyim. Babam bir bürokrattı, dolayısıyla çocukluğum Anadolu ilçelerinde geçti. İlkokulu Samsun’un Terme ilçesinde bitirdim. Ortaokul 1. ve 2. sınıfları gene Samsun’un Çarşamba ilçesinde okudum “Çarşamba’daki okulun binası tek katlı, geniş ve uzun bir binaydı.”. Ondan sonra Siirt’te bitirdim ortaokulu, liseyi Kabataş Erkek Lisesi’nde bitirdim. Birkaç yıl İstanbul Hukuk Fakültesi’nde öğrencilik yaptım. Hukuk Fakültesini terk ettim. Gazetecilik yaptım. 1964’te Londra’ya gittim. Londra’da Londra Üniversitesi Felsefe Bölümünü bitirdim. Türkiye’ye döndükten sonra bir süre ansiklopedilerde çalıştım. Beyin danışmanlığı yaptım. 1977’den itibaren de Boğaziçi Üniversitesinde o zamanki adı İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi olan şimdiki adıyla Mimar Sinan Üniversitesinde felsefe, uygarlık tarihi, çağdaş düşünce ve sanat, İslam felsefesi, İslam düşüncesi vs. gibi bir takını dersler okuttum. 2001 yılında öğretim görevlisi olarak emekli oldum Mimar Sinan Üniversitesinden. Bu yıl Bilkent Üniversitesine transfer ettiler beni. Şu an Bilkent Üniversitesi İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde “senior lecturer” olarak görev yapıyorum. Bir sürü kitabım var. Onların neler olduğunu biliyorsunuz.
















