RÖPORTAJ | Bilal CAN
*KİMDİR!
1975 Karapınar/Konya doğumlu. Gazi Üniversitesinde tarih eğitimi alanında doktora yaptı. Gazi, Ahi Evran, Marmara Üniversitelerinde görev yapan Şimşek halen Sakarya Üniversitesinde çalışmakta, okumakta ve yazmaktadır. Tarih eğitimi ve tarihyazımı/metodolojisi alanında çalışan yazar pek çok makale, bildiri yanında yeni yayınlanan “Türkiye’de Tarih yazımı”, “Tarih Nasıl Yazılır?” ve “Milli Tarihin İnşası” adlı kitapların da editörü.
Objektivizmin tarih yazımında işlediği pek söylenemez. Bu durum genelde zannedildiği gibi “tarihçilerin pespaye tutumlarından dolayı” değildir. Evet, tarihi kötü yazanlar, işini gerektiği titizlikte yapmayanlar her zaman var oldu. Mesleğine ve mesleğinin biricik hedefi “hakikat”e bigâne kalanlar, belli merkezlerin güdümünde yazanlar da öyle.
İnsanoğlunun yeryüzünde görünmesiyle başlayan tarihsel serüvende geçmiş düşüncesinin başlangıcı sıfır noktası olmuştur. “Tarih Nasıl Yazılır?” isimli eserle tarihin yazımının başlangıcı konusunda metodolojik yönden nasıl bir katkı sundunuz? Tarihyazımı Herodotos ile başlamış denilmektedir. Onun tarih yazımını ele alacak olursak ilk tarih yazımı olarak kabul edilmesinin gerekçesi nedir? Tarihin yazımı nasıl başlar?
Burada öncelikle “geçmiş” ve “tarih” kavramlarına eğilmek gerekiyor. Geçmiş, çok daha kapsayıcı, çok daha eski bir kavram. Yani dün de geçmiş, bin yıl öncesi de elli bin yıl öncesi de.. Geçmiş zamansal bir durumu ifade ediyor. “Geçmiş düşüncesi” de bundan üretiliyor. Yani aynı formasyona sahip. Geçmişin ne zaman başladığı gibi absürt bir arayış olamaz, herhalde. İnsanlık kadar, Adem ve Havva kadar eski, vs.. Tarih ise hiç de öyle değil. Tarih, bir inşa süreci ve bu süreç sonunda ortaya çıkan ürün, yani eser. Bu eser, geçmişi ele alıyor, inceliyor, araştırıyor. Ama bütünüyle ele almaktan uzak bir biçimde yapıyor, bunu. Yani adına tarihçi dediğimiz kişinin çeşitli nedenlerle geçmişin anılmasının gerekli olduğuna inandığı kısmıyla ilgilidir, tarih. Ve tarih, “iktidar” kavramının olduğu yerde vardır. Ben ilk dersimde bir ironi olarak “tarih iktidarın retoriğidir” diye yazıyordum, tahtaya.. Bu, tabi sarsıcı bir söylem. “Nasıl yani” diyorlardı, öğrenciler.. “Tarihi iktidar mı yazar ki de böyle söylüyorsunuz” diye itiraz ediyorlar, iktidara muhalif bir tarihin de yazılabileceğine dair örnekler sunuyorlardı. Burada “iktidar” kavramını Foucaultvari anahtar bir sözcük olarak kullanıyorum. Yani yönetmeye muktedir, merkez anlamında. Bu gücün illaki siyasi olması da gerekmiyor. Tersinden okuyalım: “Tarih neden yazılır?” sorusuyla başlayalım. Bilindik cevabı “geçmişimizi öğrenmek”tir. En azından benim öğrencilerim öyle diyorlar.. Peki neden gerek duymuşuzdur, “geçmişimiz”i öğrenmeye? Kim gerekli görmüştür? Klasik cevap: “geçmişte yapılan hataları tekrarlamamak”tır. Oysa gerçekte amaç iktidarın öngördüğü bir “biz” kavramının anlamını genç nesillerdeki inşa etmek ve bunun, dolayısıyla kendisinin meşruiyetini sağlamaktır. Bu bağlamda siyasetin tarihle her zaman çok yakından ilgilenmiş olmasının hiç de şaşırtıcı olmadığı görülür. Burada akla Hegel’in sarsıcı sözü geliyor: “İnsanların tarih yazabilmek için yazılı bir literatüre sahip olmasının yeterli olmadığı, bilakis aynı zamanda bir devlet organizasyonuna sahip olmalarının da gerekli olduğun” mealindeki sözleri bu gerçeği yüzümüze bir tokat gibi aşkeder. Hegel’in bu sözüne itiraz eden öğrencilerim gibi “o zaman devlet olamamış halkların tarihi hiç olmayacak mıdır?” sorusunu sorabiliriz. Bu hiç de adil değildir. Ancak Tarih bunu gösteren örneklerle doludur. Her zaman iktidarlar kendi tarihlerini yaratmaya çalışmışlardır. Hatta sade kendi tarihlerini değil, mümkün mertebe ilişkide olduklarını düşündükleri herkesin tarihini.. Yani meşhur bir sözle anlatmak gerekirse “aslanların tarihini her zaman avcılar yazar.” Bugün yazılan tarihin “ileri” Batı medeniyetinin öngördüğü bir paradigmanın ürünü olması gibi. Modern tarihçilik, her ne kadar Alman Leopold von Ranke’nin getirdiği metodoloji ile neşvü nema bulsa da soruda da dediğiniz gibi ilk tarih eseri olarak atıf Herodotos’un yazdığı esere yapılır. Bu atıf aslında pek çok anlamı içerir: Bunlardan ilki Batı’nın Antik Yunan kültürünün ilkselliğine ilişkin göndermesidir. Yani Batı medeniyetinin başlangıcına dair sembolik bir göstergedir. İkincisi ise yeniden kurguladığı Tarihin ana felsefesine dair göndermedir. Herodotos, Tarih’inde sadece Yunanlıların değil doğulu “barbarlar”ın katkılarını da ele alacağını belirtir. “Batılı” bir gözle yarattığı söylem özünde şunu içerir: “Barbarlar” ne katkı sağlarlarsa sağlasınlar hep barbardırlar ve barbar olarak kalacaklardır. Dolayısıyla modern tarih kurgusu özü itibariyle Batı’yı merkeze almış, onu takip edenler de gerek isteyerek gerekse mecbur kalarak Batı’yı yüceltmiş, onun dışında kalanları da Batı’nın ölçütleriyle açıklamıştır. Bir anlamda Batılı, medenileş(tir)meye devam etmiştir.. Tarihçiliğin Herodotos ile başlatılmasının üçüncü anlamı ise bunlara göre farklı istikamette ama yine Batı Medeniyeti içinde anlamlıdır. Kitabımızın 12. Bölümünde “Bir tarihçinin Metnini Okumak” başlığıyla yer alan metininde Levent Yılmaz Beyefendinin de belirttiği gibi Herodotos’un Tarihi esas olarak soruşturma anlamını taşıması yönüyle niteliksel açıdan önemlidir. Epistemik olarak bakıldığında soruşturma kavramının, araştırma, sorgulama, kavramları gibi modern bilim metodolojisinin anahtar sözcüklerinden olduğu görülür. Bu yönüyle de Herodotos ve Tarihi, modern tarihçiliğin metodolojik özelliklerine yaptığı gönderme yönüyle bir başlangıç kabul edilmiştir.
Bir kitabın tarihsel bir eser ve de kaynak olarak nitelendirilmesi için ne gibi kurallar vardır?
Geçmişe ilişkin bir konuyu ele alan her esere tarih çalışması demiyoruz. Çünkü geçmişle ilgili olarak tarih dışında edebiyat, sinema ve diğer sanatlar da eser vermektedir. Bu ayrımın kriterleri net olmamakla birlikte tarih eserlerinin farkı pek bi sıkıcı olmasıdır, galiba J Tabi işin latifesi bir yana tarih çalışmasının diğerlerinden belirgin farkı sistematik bir metodolojik süreç sonunda ortaya çıkarılmış olmasıdır. Elbette bir tarihsel roman da, bir sinema senaryosu da belli bir yöntemsel çalışmayı içerir. Ama tarih çalışmasının metodolojisinin diğerlerinden ayırt ediciliği çok daha belirgin, sistemli ve de sınırlı olmasıdır. Tarihin metodolojisi, geçmişle ilgili çalışmaya konu olan olay, kişi, kurum ya da durumu gerçekçi biçimde ele aldığına inanılan kayıtları esas alır. Bunlara tarihsel kaynaklar diyoruz. Bunları akılcıl bir biçimde tetkik ederek elde ettiği bilgilerden yararlanarak bir eser inşa eder. Tarihçinin diğerleri gibi sınırsız bir yaratım imkanı olmadığı gibi kaynaklara dayanmayan bilgiye de yer verebilmesi, çıkarımlarda bunması mümkün değildir. Yani tarihçi, hiçbir zaman bir sanatçının yaratım özgürlüğüne sahip değildir. O, kanıtlar dahilinde bir soruşturma ve inşa süreci yaşar. Ortaya çıkan ürünün niteliği ise tarihçinin metodolojik titizliği kadar anlatımda kullandığı dilin özelliğiyle ilgilidir. Yani edebi bir dilin tarihçinin eserinin başarısındaki rolünü de inkar etmek mümkün değil.
Tarihsel kaynaklar ise tarihçinin tarihsel bilgi üretme sürecinde incelediği, analiz ettiği ve yararlandıklarıdır. Bunları tek bir forma icra etmek eksik ve yanlış olur. Geçmişin bilgisini bize sunan her kaynak değerlidir. Bunların arasındaki fark ise geçmişin bilgisini sunma berraklıkları ve zenginlikleriyle ilgilidir. Bu çerçevede antik dönemlere ait bir “ok ucu” da tarihsel kaynaktır, 1950’lerde çıkmış bir günlük gazete de. Vakanüvistlerin yazdıkları tarih eserleri de tarihsel kaynaktır, fermanlar da, anlaşma metinleri de, 1980’lere ait bir belgesel amaçlı çekilmiş film de. Çevremizde bulunan tarihsel yapılar da, bir dönemin tanığı olarak görüşme yaptığımız “sözlü kaynak” da. Tabi her birinin geçmişte ilgilendiğimiz olay, durum, kişi ya da her neyse onlara dair sunabilecekleri bilgilerin zenginliği ve sarihliği farklıdır. Örneğin belli dönemleri daha iyi yazabilmek için hatıratlar, günlükler, mektuplar da iyi birer tarihsel kaynaktır. Ama bunların yaşananları yazanın kişisel, duygusal, felsefi vs. nedenlerden dolayı yan tutması yani çarpıtması pek mümkündür. Bu durumda sundukları bilgileri başka kaynaklardan kontrol ederek ele almak, tetkik etmek gerekir. Dolayısıyla geçmişin bilgisini “doğru” taşıdığı ölçüde bir kaynak değer kazanır. Burada “bu doğru mu”, “gerçekten öyle mi olmuş” sorusunu soracak kişi tarihçidir.
Tarihçilerin tarihe yaklaşımı nasıl olmalıdır? Son dönemlerde tarihe ve tarih kitaplarına yönelik artarak süren bir ilgi var. Bunu tarihçilerin yaklaşımıyla açıklamak mümkün müdür?
Hani hep söylenir ya tarihçi “objektif olmalıdır” diye. Aslına bakarsanız bu çok gerçekçi değildir. Çünkü modern bilimin ana ideolojisi olan pozitivizmin metodik dayatmalarından biri olan “objektivizm”in tarihyazımında işlediği pek söylenemez. Bu durum genelde zannedildiği gibi “tarihçilerin pespaye tutumlarından dolayı” değildir. Evet, tarihi kötü yazanlar, işini gerektiği titizlikte yapmayanlar her zaman var oldu. Mesleğine ve mesleğinin biricik hedefi “hakikat”e bigâne kalanlar, belli merkezlerin güdümünde yazanlar da öyle. Ama sorunun asıl kaynağı bu değildir. Objektivizmin tarih alanında işlemeyeceğine ilişkin iki temel sebep olduğunu düşünüyorum: İlki Tarih, olmuş-bitmiş-tekrarlanamaz bir zaman diliminde çalışmayı gerekli kılmaktadır. Tekrarlanamaz bir olgunun “objektifliği” zaten başlı başına tartışma konusudur. İkincisi ise Tarih, insanla ve onun hikayesiyle ilgilenir. Bu fazlasıyla insanî bir eylemdir. Yani tarihçinin bu eylemden bir insan olarak etkilenmemesi mümkün değildir. Bu yüzden tarihçilerin tarihe yaklaşımları, metodik anlamda geçerli ol(a)mayan objektivizmle değil ama hakkaniyet, ölçü/denge ve etik sözcükleriyle yeniden tanımlanmalıdır. Bu durum tarih yazmak için asli prensip kabul edilmelidir. Bu, işin abc’si olmalıdır. Yani birilerinin iddia ettiği gibi Türkiye’de tarihçiliğin abc’si Osmanlı Türkçesi de dahil olmak üzere onlarca dil bilmek değil, geçmişin gerçekliğini şimdiki zamanda yeniden inşa ederken hakikatin peşinden gitmek, dürüst olmak ve yorumlarında hakkaniyetli davranmaktır. En başta bu sağlanabilirse tarihçilerin ortaya koydukları “gerçeklikler” ile “hakikat” arasında böylesine uçurumlar oluşmaz. Elbette ki her bir tarihçinin, insan olmaktan kaynaklanan, geçmişin gerçekliğini anlamlandırma noktasında bir algı ve birikim farkı olacaktır. Bu da doğal olarak tarihsel gerçeklikler konusunda farklar yaratabilecektir. Ama insanların teveccüh göstereceği, asgari söylemle “inanabilecek gerçeklikler” ancak ve ancak tarihçilerin hakikatin peşinden gitmeleri ölçüsünde olacaktır. Diğer yandan insanların her dönemde tarihe ilgi duymalarının saikleri başkacadır. Ülkemizdeki durum ise genelde mevcut şartlardan memnun olmamayla ilgilidir. Türkiye’deki gibi tarihiniz büyük başarılar, zaferler ve inceliklerle dolu olunca, bir de okullarda fazlasıyla “hamasî” bir tarih eğitimi alınca haliyle mevcutta yaşanan bu “üçüncü sınıf hayat” kimseyi tatmin etmemektedir. Bu da bu sürecin sonunda doğal olarak yaratılan, bir anlamda “asır-ı saadet”e (yani tarihe) dönüşü beraberinde getirmektedir. Şahsen gözlemlediğim durum budur.
Türkiye’de şimdiki tarih yazıcılığı hakkında bilgi verir misiniz? Resmi tarih yazıcılığı denilen Vakanüvislik ne zaman başlamıştır?
Türk tarih yazıcılığı yeni bir hadise değildir. Türk tarihçiliği eski ve zengin bir geleneğe sahiptir. Dönem dönem, niteliksel açıdan farklılaşsa da birbirini etkilemiş bir devamlılığı içerir. Bugün Türkiye’de egemen olan tarihyazımı geleneği sanıldığı gibi tam olarak “vakanüvislik” değildir. Ama ondan çok ciddi izler taşır. Gerçek anlamda vakanüvislik resmi olarak Naima ile başladığı bilinen, kökenleri şehnameciliğe dayanan, Osmanlı sarayının ve devletinin giriştiği olayları aktaran tarihçiliktir. Bugün yaygın olan tarihçilik anlayışı ise Fuat Köprülülerin mayasını çaldığı, kısmen gelenekseli sürdüren kısmense modern olma zorunluluğunu duyan ve gayretini gösteren başkaca bir tarzdır. Tabi buna ne salt Osmanlıcadan transkrip metin yayınları ne de vakanüvistlerin yaptığı gibi belgeleri arka arkaya sıralayan kötü örnekler dâhildir. Türkiye’de bugün yaygın olan tarihyazım tarzının oluşumunda siyaset fazlasıyla belirleyici olmuştur. Bu etkilenmeyi dönemsel olarak tanımlamak gerekirse Osmanlı’nın geleneksel vakanüvist tarzı, Batılılaşma sürecinde özellikle Ahmet Cevdet Paşa’da olduğu gibi modernliğin gereği olan kaynakları terkip ve tenkit etmek suretiyle yeni bir senteze ulaşmıştır. Lakin bu sentez burada kalmamıştır. Yeni kurulan modernleşmeye çalışan Türkiye Cumhuriyetinin kurucu kadrosunca tarihe biçilen bir rol vardır. 1931’de Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti’nin (sonradan Türk Tarih Kurumu olmuştur) kurulması ve hemen ardından Birinci Türk Tarih Kongresi’nin düzenlenmesiyle bu rol iyiden iyiye netleşir. Bu role göre modern Türkiye’de tarih, uluslaşmanın ve modernleşmenin, dolayısıyla inkılapların meşruiyetini sağlamak için yazılmalıdır. Bunu Afet İnan, Enver Ziya Karal gibi tarihçilerin yazdığı eserlerde görürsünüz. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise durum değişir. Bu kez dış siyasa çok daha etkilidir, Türkiye’deki tarihçilik üzerinde.. Soğuk Savaş sürecinde yaşanan uluslararası gelişmelerden yaşadığımız coğrafyanın payına düşen, Sovyet yayılmacılığına karşı oluşturulan “yeşil hat” gerekeni yapmaktır. Gereken, fazlasıyla “hamaseti” ön plana çıkarma, “ötekiler” yaratarak bunu derinleştirme, Türk tarihinde yer alan her figürü “ecdad” gibi kutsal bir sıfatla tanımlayarak tartışılmaz kılma gibi sağlıksız pek çok gelişmeyi içerir. Bugün yaygın olan tarihçilik işte bu üç gelişmeden izler taşıyan, bir yönüyle vakanüvistliğin devamı gibi görünse de ki bu sahip olunan iktidar anlayışı bakımından normal bile sayılabilir, uluslaşma çabalarının getirdiklerini içeren ama en çok da Soğuk Savaşın getirdiği reflekslerle biçimlenen eklektik bir tarzdır. İyi örnekleri tenzih ederim ama ülkemizde tarih, metodolojik olarak hala “belgelerin konuşturulması” iddiasını fazlasıyla ciddiye alan, bundan kaynaklı olarak sayıları azalsa da hala eski yazıdan Latin harflerine belge transkribe ederek yayınlayanların varlığını sürdürdüğü, asıl yapılması gereken işin “geçmişi anlamlı, bütünlüklü ve sistematik bir biçimde inşa etmek” olmasına rağmen bunun görmezden gelinerek bütünlüğü olmayan bilgileri ve olguları artarda sıralayan malumatfuruşluğun pirim yaptığı bir çalışma alanı görünümündedir.
Çok genel bir soru ile tarih yazmak ile tarih yapmak arasında ne gibi bağlar var?
Sanırım kastedilen “tarihçi, tarihi sadece yazar mı yoksa aynı zaman da yapar mı” şeklindedir. Şunu öncelikle belirtmek gerekiyor ki “Res Gestae” yani “gerçekte olmuş bilmiş olan”la “Historia Rerum Gestarum” adı verilen bu yaşanan “gerçeklerin yazılması, inşa edilmesi” birbirinden ayrı olarak kabul edilse de birbirlerini etkileyen bir ilişki doğasına da sahip olduklarını gözden kaçırmamak gerekiyor. Tarihçi elbette bütünüyle hayal etmez ve hayal ettiğini yani amiyane tabirle “uydurduğunu” kurgulamaz, yazmaz. Kanıtlar olmaksızın iş yapamaz. Onlardan edindikleri çerçevesinde bir tarih metni inşa eder. Bu göz önünde olan yönü. Atlanan kısmı ise tarihçinin tercih ettiği çalışma alanı, konusu, önemsedikleri, önemsiz buldukları, inançları, felsefesi, aldığı formasyon vs. sonucunda yaşanmış gerçeği ister istemez biçimlendirmesi, bir kalıba sokması bu süreçte “olmuş olan” hani bizim olgu dediğimiz, herkesçe üzerinde karar kılınmış gerçekliği de aktarırken anlamlandırması söz konusu. Bu yönüyle tarihçi aslında sadece yazmıyor, geçmişi yeniden inşa ediyor, üretiyor da. Bu ilişki postmodernist dönemde özellikle Hayden White başta olmak üzere post-yapısalcıların yazılan Tarihin neredeyse tarihçinin bir kurgusu olduğuna dair ileri sürdükleri tezlerle tartışılır olmuştur. Ancak bu tezi doğru bulmadığımızı öncelikle ifade etmeliyim. Çünkü tarihçi, konuşmanın başında da bahsettiğim gibi salt kurgu yapma lüksüne hiçbir zaman sahip değildir. Ancak şu da bir gerçektir ki tarihçilerin hepsi bir nevi geçmişe ilişkin bir ayıklama ya da tercih ile seçmece bir geçmiş ortaya çıkarırlar. Bu yönüyle tarihçiler aslında tarihi yazmalarının yanında yapanlar olarak da görülmektedir.
Sözlü tarih ile yazılı tarihi karşılaştırdığımızda hangisi öndedir? Bunun sebebi nelerdir?
Sözlü tarih ile yazılı tarihi karşılaştırmanın iki anlamı vardır. Bunlardan ilki bir kaynak ve geçmişi aktarma formu olarak sözlü tarih. Bu yönüyle elbette ki yazıdan ve dolayısıyla yazılı tarihten çok daha eskidir, öncedir. Sanayi devrimi ile başlayan yeni hayat tarzıyla şehir hayatının yaygınlaşması, geleneksel kültürde sözle aktarılan ve sonradan modern zihniyetin sözlü kültür olarak tanımladığı mit, destan, efsane ve söylenceleri unutturdu. Hatırlanabilenler de yazılı örneklerine göre fazlasıyla yerel kaldı. Yani yazı ve onun oluşturduğu literatür, dolayısıyla yazılı tarih, sözlü kültürün önüne geçti. Bugün tabi olarak yazılı tarihten dem vuruyoruz. Ama son 40-50 yıldır yazılı tarihte kullanılan “belge”nin tarihçilerin genelince tartışmasız bir tek kaynak formuna (bazılarının dediği gibi fetişizme) dönüştürülmesi ve özellikle ulus devlet tarihlerinin bir üst anlatıyı öngörmesi yüzünden tarihin insanî yönlerinin fazlasıyla törpülenerek inandırıcılığının azalması sonucunda sözlü kaynakların, yani olayı, durumu, dönemi yaşamış kişilerin sözlü anlatımlarının tarihyazımında değerlendirilmesi gündeme geldi. Bugün akademik tarihçilik bu gelişmeyi hala güvenilmez bulmaya devam etse de yeni kuşak pek çok tarihçi sözlü kaynaklar aracılığıyla ulus tarihlerinin ortaya çıkardığı üst anlatı sorununu kırmaya çalışmaktadır. Diğer yandan kabul etmek gerekir ki sözlü tarih de kusursuz bir yol ve yöntem değildir. Bu avantajları yanında pek çok sorunu da beraberinde getirebilmektedir. Bu yüzden gerek yazılı gerekse sözlü kaynaklardan yararlanılarak üretilen tarihin metodolojik bir süreci içermesi şart görünmektedir.
Son dönemlerde tarihsel konularda yazılan romanların tarihin gerçekliği ile ilgisi nedir? Tarih yazmak meselesi ne kadar görecelidir? Birilerine göre yazılmış canlı tarih diğer birilerine göre kanlı tarih olabiliyor?
Daha önce belirttiğimiz gibi tarihsel romanlar da geçmişi ele almanın bir yoludur. Konusunu, kişilerini ya da olayın geçtiği zamanı “geçmiş”ten alır. Geçmişin gerçekliği, kurgulanan şahıs kadrosu ya da olayla tevarüs eder. Sunulan hayal etme imkanlarıyla geçmişe ilişkin bir boyut okuyucunun zihninde uyandırılmaya çalışılır. Tarihsel roman bu yönüyle geçmişi okumanın keyifli bir yoludur. Sinema gibi. Ama tarihten farklı olarak. Tarih bu sanat eserleri gibi ele almaz, geçmişi. Eğip bükmeden “anlatma” iddiasındadır, geçmişin gerçekliğini. Bunu başardıkça değerli kabul edilir. Bu yüzden tarih eserleri ne eğlencelidir ne de keyifli. Öyle olmayı başarabilmiş olanlara da şüpheyle bakılır, biraz. Elbette ki her tarih yazarı kendi penceresinden görebildiği, algılayabildiği ve de anlayabildiği kadarını yazacaktır. Bu yönüyle tarihyazımının göreceliliği su götürmez. Lakin birine göre sizin tabirinizle “kanlı” olanın diğerine göre “canlı” olmasının asıl nedeni tarihsel olaylara tarihçi refleksi dışında yüklenen anlamlardır. Bu anlamlar dini, siyasi, ideolojik, felsefi, ahlaki vs. olabilir. Geçmişin hakikatini ortaya çıkarma azminden ziyade başkaca amaçları paylaşan tarihçilerin sık düştükleri ikilemdir, bu durum. Ve maalesef bu iyi olmayan örnekler yüzünden Tarih, Türkiye gibi “fikir kavgası”ndan ziyade “kör dövüşü”nün yaygın olarak yaşandığı ülkelerde asıl anlamını kamuda hiçbir zaman bulamamaktadır.
Siyaset tarih ilişkisine nasıl bakabiliriz? Son zamanlarda tarihin yeniden yazıldığı görüşünde olanlar da var bunun bir yanılsama olduğunu ifade edenlerde var? Sizce yazıyor muyuz tarihimizi? Yoksa yaşıyor muyuz?
Siyaset, “iktidar”ların ürettiği politikalar olarak her şeyi belirleme, biçimlendirme ya da en azından etkileme eylemlerine tarih üzerinden de devam etmek ister ve de eder. Yukarıda belirttiğim “tarih iktidarın retoriğidir” önermesi, bu ilişkinin ne denli girift olduğunu da açıklamakta. Ve iktidar kendi istediği gibi bir tarihi her zaman arzu eder, hayal eder, elde etmeye gayret eder ve de elde eder. İktidarın siyasi gücünün nispetince başarılı olabildiği bir durumdur, bu. Son dönemlerde Türkiye’de siyasi iktidarın yaptığı da budur. Siyasi iktidarın artan gücü pek tabi olarak yaptığı icraatların belirleyicisidir. Bugünkü siyasi iktidar da doğası gereği her şeyi kontrol etme cehdindedir. Bu durum tarihçilerin özgür çalışmasına bazen olumsuz etkide bulunsa da verilen destekler ve “türetilen” yeni tarihçilerle tarih alanında üretimin artması ve çeşitlenmesi söz konusudur. Bu Tarih çalışma alanı için elbette ki önemlidir. Türkiye’de bugün büyük bir değişimin yaşanması, geçmişe bakış açısını da ister istemez etkilemektedir. Çünkü bugün ve yarına ilişkin geliştirdiğiniz projeksiyonlar geçmişi yeniden ele alma perspektifinizi de yeniden belirlemektedir. Kitabımızda “her dönemin tarihinin yeniden yazıldığını” dile getirmiştik. Bu dönemde de bunun örneklerini görmek mümkündür. İktidarın sahip olduğu siyasi ve felsefi duruş, geçmişin yeniden ele alınmasında öyle ya da böyle etkili olabilmektedir. Bu kaçınılmazdır. Yani bugün siyasi iktidara ve devlet erkine sahip olanlar çıkıp “Dersim Olayları”ndan dolayı “Dersimlilerden özür dileyebiliyorlarsa”, kamuoyu gibi tarihçilerin de gözleri yeniden bu olaya çevrilecektir. Çünkü flu kalan bazı durumlar toplumsal rahatsızlıklar yaratmaktadır. Bu durumda pazıl’ın eksik parçalarının tamamlanması için yeni kaynaklara ulaşma ve ele alış anlamında ne gerekiyorsa yapılacaktır. Bu da tarihçilerin elde edecekleri yeni bulgularla olayın enine-boyuna tartışılmasına katkı sağlayacaklardır. Bu örnekte olduğu gibi siyasetin etkisi ile tarih iki ana boyutta yeniden yazılmaktadır. Bunlardan ilki yeni kaynaklarla yeni bilgi ve bulgulara ulaşılmasıdır. Bu en bilindik biçimidir. İkincisi ise yeni ve mevcut iktidarın bakış açısına paralel ya da buna yakın tarih çalışmalarının ya da yorumlarının ortaya çıkışıdır. Bu her dönemde olan bir gelişmedir. Ve ne hayrettir ki üniversitede tarih formasyonu almış olanlar bile bunlardan sadece ilkine aşinadırlar. Şu halde sorunuzun cevabını son kertede toparlamak gerekirse tarih elbette yazılır. Yeniden yaşanmaz. Ancak yaşananlar Tarih olabilir.
Kitapta “Arşiv ve Yazma Eser Kütüphanelerinden Yararlanma Kılavuzu”na yer verilmiş. Neden buna gerek duydunuz?
Bu bölümü özellikle önemsedik. Zira ülkemizde Selçuklu ve Osmanlı tarihi araştırmaları yapmak isteyen tarihçi adaylarının arşivlerden nasıl yararlanabileceklerinin yolunu bu küçük rehberle göstermeye çalıştık. Arşivlerde çalışmak isteyen tarihçiler için “prosedür nasıl işliyor”, “neyi ne zaman yapmaları gerekir” gibi konularda deneyimleri paylaşmak istedik.
















