RÖPORTAJ | Sadullah GENÇ
Bugün fikir ve entelektüel düzeyde belli bir Müslüman kesim dahil, bu dünyanın hakim ana sisteminin “gelişmişliği ve gücü” karşısında “teslim ol kurtul”cu bir yaklaşım hatta daha da ileri giderek söylüyorum “iman et kurtul” ağır basıyor.
Bize kendinizden bahsedin biraz. Abdurrahman Bulut kimdir, ne iş yapar, ne okur, hangi mahallede büyümüş, nereleri gezmiş, neler görmüş?
Trabzon Vakfıkebir’liyim. 1990 ODTÜ ElektrikElektronik Mühendisliğinden mezun oldum 30 yıl bilgi teknolojileri alanında çalıştım, bunun 10 yılı Türkiye’de, 8 yılı Kanada ve son 12 yılı Suudi Arabistan’daydı, son 12 yılda Microsoft da çeşitli görevlerde çalıştım, en son Microsoft Suudi Arabistan Batı Bölgesi projeler koordinatörlüğünde görevinde bulundum, 2020 Ekim itibariyle profesyonel iş hayatını bitirip Türkiye ye döndüm, şu an Trabzon Vakfıkebir’de hayalimdeki çiftliği kurmakla meşgulum.
1980-90’larda Ankara’da İslami çalışmaların içerisinde bulundum, bu mahallenin çocuğuyum. Üniversite yıllarından başlayarak hep mesleğim ile ideallerim arasında kaldım, bir yanda işim bir yanda da ilgilenmek istediğim fikri, ilmi çalışmalar vardı. Bu kıskacı hep hissettim, sanırım biraz erken iş hayatını bitirme kararımın arkasında artık ağırlığı fikri çalışmalara verme isteği var.
Lise yıllarımda Vakfıkebir artık benim için küçük geliyordu, buradan ayrılıp, iyi bir okul okuyup iyi bir kariyer yapmak, dünyada projeler yapmak istiyordum. Bunu şu cümle ile ifade ediyordum “Vakfıkebir’den gitsem da kurtulsam”, sanırım bu hemen bütün lise öğrencileri için oldukça yaygın bir his. Yıllar sonra, neredeyse bunların hepsi oldu (Elhamdulillah) ve iş hayatımın son 10 yılında ise şunu söyler oldum “Vakfıkebir’e dönsem de kurtulsam”. Okul, askerlik, evlilik, iş hayatı, bir pozisyondan bir başkasına geçiş için uğraşlar derken ne zaman yaşlandığımı anlayamadım. Her şeye vakit ayırabiliyordum, kendim dışında her şeye. Artık biraz da bu hayatı, varlığı anlama adına kendime vakit ayırmak istedim. O küçük gördüğüm, beğenmediğim Vakfıkebir gözümde tüter olmuştu. Ve bedeli neyse ödemeyi göze alıp böyle bir karar verdim.
İş hayatım boyunca dünyada birçok yeri dolaşma, görme fırsatım oldu. Singapur’dan Seattle’a kadar, Ortadoğu, ABD ve Avrupa da birçok ülke ve şehirde eğitim, proje, seminer gibi sebeplerle bulundum. Kuzey Amerika İslam organizasyonları dahil olmak üzere dünyadaki birçok Müslüman cemaatleri, Vahabi, selefi grupların birçok varyasyonunu, tasavvufi yapıları, İbadi, Şii, diğer tarafta en modern akımlara kadar Müslümanlarla hatta bir çok Hristiyan mezhebi mensubu, Yahudi, Budist, ateist neredeyse aklınıza ne gelirse hemen hepsiyle tanışma, belki yer yer tartışma imkanı buldum (Londra’da Oxford Street’de bir papazla tartışmamı unutamam). Çalışma hayatımda birçok farklı ülke ve etnik kökenden insanlarla çalıştım. Bütün bir dünyanın Vakfıkebir’den (erişim ve küçüklük açısından) bir farkı kalmamıştı.
Orta okulda başlayan okumalar kesintiye uğrasa da, zaman zaman farklılaşsa da bir şekilde devam etti, kadim bilgiler, temel kaynaklar, felsefe, teknoloji gibi çalışmaların içerisinde belki en değerlisi son 15 yıldır devam eden Kuran çalışmasıdır, Suudi Arabistan’da dil avantajını bu çalışmaya dahil etmeye çalıştım. Son 3-4 yıldır dijital çağa tanıklığımız, Hanif teknoloji, bilim felsefesi, dataizim gibi konularda konferans, seminerler yapmaya çlışıyorum.
Mahşerin üç atlısı; yapay zekâ, büyük veri ve kuantum bilgisayar… Bunlar hayatımızı kolaylaştıran teknolojiler değil mi? Burada bir korku dili mi var? Yoksa, gerçekte olan/olacak olan nedir?
Bu üç teknoloji bugünü belli oranda şekillendiren, geleceği ise büyük oranda şekillendirecek olan önder teknolojiler. Aslında kuantum bilgisayarda yolun başındayız, en ileride olduğumuz büyük veri, yapay zekada da birinci aşamadayız Artificial Narrow Intelligence / Dar Yapay Zeka dönemindeyiz, 2030 lara kadar ikinci aşama Artrificial General İntelligence / Yapay Genel Zeka ve 2045’lere kadar da Artificial Super Intelligence / Yapay Süper Zeka seviyelerine varmamız öngörülüyor. Temelde büyük veri ve kuantum bilgisayarı yapay zekayı destekleyen teknolojiler olarak görmek daha doğru, her ne kadar ayrı kullanımları olsa da. Bunlara mahşerin üç atlısı olarak isimlendirmemizin nedeni ise bu gidişin bizi, insanlığı nereye götüreceğine dair endişeli olmamızdandır. Bu o kadar endişe verici ki bu teknolojileri geliştirenlerde “işin sonu” nu göremiyor olmalarıdır. Bu bir korku dili midir? Bu ifade çok da yanlış değil, Stephen Hawking, Elon Musk ve bir çok kişi korku ve endişelerini paylaştılar. Cbot CEO su Mete Aktaş ChatGPT 4 ü gördükten sonra “’İlk defa korktum” demekten kendini alamamıştır.
Konu basit bir “felaket tellalığı” değil. Eğer bir tehlike yok da korkutuluyorsa bu ahlaki bir yozlaşmadır, kabul, ancak ya böyle bir tehlike var da siz duymak istemiyorsanız bunun adı nedir? Bilinen insanlık tarihinde hiç tecrübemizin olmadığı bir olayla karşı karşıyayız. İlk defa insan kendinden daha zeki makinalar yapıyor, insan gibi öğrenen makinalar. Evet hayatımızı belli açılardan kolaylaştırdığı doğrudur ancak resmin tamamı nasıl? Bizi insan olarak nasıl bir gelecek bekliyor? “Daha öncede bir çok teknoloji ürküttü bu da geçer” modunda bir yaklaşım, hiçbir zaman hiçbir meydan okuma yoktur demek ile aynı sonuca ulaşır. Oysa yapay zekanın geçmiş bütün teknolojilerden karşılaştırılamaz ve hatta öngörülemez bir farkı var. İnsan zekasının ötesi ile yüzleşmemizi “fişini çekeriz biter” seviyesine indirgemek ile bu meydan okumaya karşı duramayız. Buna Singularity/Tekillik kavramını da eklemeliyiz, biyoloji ve makinaların uyumlu biraradalığı, gerçekleşme hedefi 2029-2045, vücudumuzun makine parçalarının olması, sadece insan değil, bitki, hayvan…. Ray Kurzweil (Google’da Yönetici / Danışman / Gelecekçi) tekillik süresinde vücudumuzdaki makine parçaların giderek artacağını ve bu parçaların bir süre sonra makine olmayan bölümleri modelleyebileceğii anlatıyor, bunlar bu aşamada bilim kurgu mu? Yoksa ön çalışmaları belli oranda başarılmış belli bir yol haritasında ilerleyen çalışmalar mı? Meselenin en önemli yönü şu; bunlar olurken bizim insanlığımız, fıtratımız, değerlerimiz ne olacak? Bizim beşeriyetten ademiyite, insaniyete yürüyüşümüz ne olacak? Nasıl olacak?
Bugün fikir ve entelektüel düzeyde, belli bir Müslüman kesimde dahi, bu dünyanın hakim ana sisteminin “gelişmişliği, gücü” karşısında “teslim ol kurtul”cu bir yaklaşım hatta daha da ileri giderek söylüyorum “iman et kurtul” ağır basıyor. Gerçi bunu genelde kalabalıkların yapmasını bekleyebiliriz ancak fikir ve felsefe düzeyinde seviyeli / Hanif bir duruş görmekte zorlanıyoruz. Belki en üzücü olan da bu. Problem çok büyükse kolaycı bir çözüm olarak “problem yok” a dönüşüyor.
“Teknoloji, içerisinden çıktığı kültürün, medeniyetin, felsefesini, değerlerini beraberinde taşır.” Diyor ve Modern çağı teknoloji açısından eleştirirken de “Bu teknoloji Hanif değil!” diyorsunuz. Teknolojinin hanif olanı nasıl olur?
Geçen yüzyılda 1930 lar 1940larda ve sonrasında Müslüman aydınların batının teknolojik “üstünlüğü” ne karşı tavrı ve konumu “batının ilmini fennini alırız, kültür, felsefe ve medeniyetinden uzak dururuz” şeklindeydi. O zaman için bu algıyı anlayabiliriz. Bilim ve teknolojinin ürettiği sonuçlar, inanç ve değerlerden bağımsız zannediliyordu. Belki biz de o zaman olsak aynı düşünürdük, sanırım 2000 lere kadar bu kanaat böyleydi. Ancak son 20 yılda bunun böyle olmadığını gördük. Özellikle yeni nesillerin gerçeklik algısı, değerlere bakışı bizi bu kabulü gözden geçirmeye yöneltti. Şunu görüyoruz ki bilim ve teknoloji insanın değerlerinden bağımsız değildir. Evet teknoloji içerisinden çıktığı medeniyetin, kültürün, felsefenin değerlerini beraberinde taşır ve taşıdı, bugün Japonya’da, Polanya’da, Rusya’da, Çin’de, Arjantin’de Türkiye’de, Amerika’da son 20 yılda büyüyen yeni nesilde yerel değerlerin çok azaldığını, inceldiğini görüyoruz. Tavırları aynı, mimikleri, şakaları aynı, ailelerine, büyüklerine karşı tavırları çok yakın, giydiklerin tişörtler, çanta takışları aynı, oynadıkları oyunlar aynı, dinledikleri müzikler, zevkleri, hobileri aynı… belki de en önemlisi gerçeklik algıları aynı. Yerellik, yerel kültür diye bir kavram çok zayıfladı. Sonuç ortada. Bu şüphesiz teknoloji ile sunulan bir hayat felsefesinden kaynaklanıyor, belki çoğu subliminal olarak gerçekleşiyor.
Bir başka açıdan bakarsak son 300 yıldır, birinci endüstri devrimiyle girdiğimiz bu yeni dönemde bizim insanlık olarak geliştirdiğimiz hiçbir teknoloji yok ki insana, doğaya, dünyanın eko sistemine zarar vermesin. Doğayı inceleyerek ürettiğimiz bilim ve teknoloji neden doğaya zarar veriyor? Bu paradoksu çözmeliyiz. İşte bu yüzden diyoruz ki; bu teknoloji Hanif değildir. İnsanın, doğanın fıtratına, dünyanın eko sistemine zarar veren bir teknoloji hanif değidir. Hanif olan bir şey zarar vermez, yakmaz, yıkmaz. Hanif teknoloji fıtrata uyumlu sonuçlar üreten teknolojidir. Hanif bir teknoloji kullanan bağımlı olmaz, çevresel zararlar vermez, iradesi zayıflamaz, hayatındaki oluşan kolaylıklarla ahlakı arasında, değerleri ile modernite arasında kalmaz. Belki en önemlisi gerçeklik algısı dokunulabilir hayattan kopmaz. Oysa biz bugün geliştikçe kendimizle, insanlığımızla barışıklığımız artıyor mu? azalıyor mu?
Tevhidin varlık / var edilmişler düzlemindeki yansıması fıtrattır-arlığın fabrika ayarlarıdır. Fıtratı gerçeklik ölçüsü, referansı alan teknoloji Hanif bir teknolojidir. İdeali fıtrata yakınlaştırması, yardımcı olmasıdır ancak minimumu zarar vermemesidir, fıtrata zararın başladığı yerde hafiflik biter.
Kadim ifademizle Hanif teknoloji, bize beşeriyetten ademiyete, insaniyete yolculuğumuzda engel değil yardımcı olan teknolojidir. Hatta bunu bütün kavramların başına koymalıyız; Hanif ekonomi, Hanif pazarlama vb. Bizim Hanif bir dünya düzeni, medeniyeti üzerine üretimler yapma sorumluluğumuz var. Bu aynı zamanda bizim bütün insanlığa önereceğimiz çıkış noktasıdır, etnik, kültür, din, inanç tercihlerinden bağımsız olarak ademoğlu düzleminde fıtratayaratılışın fabrika ayarlarına çağrı, pratik düzlemde, dokunulabilir gerçeklik düzleminde tevhide davettir. Darüsselam’a davettir.
“Bilinen insanlık tarihinde hiç tecrübemizin olmadığı bir olayla karşı karşıyayız. İlk defa insan kendinden daha zeki makinalar yapıyor, insan gibi öğrenen makinalar. Evet hayatımızı belli açılardan kolaylaştırdığı doğrudur ancak resmin tamamı nasıl? Bizi insan olarak nasıl bir gelecek bekliyor?”
“İlk defa sermaye, bilim ve teknolojiyi kullanarak bütün insanlığı kuşatan küresel bir kontrol ve hakimiyet alanı oluşturdu. Bu açıktan, fiziksel bir zulüm ile değil, kırbaçla, kılıçla değil, hatta bugünkü modern silahlarla bile değil, algıları yöneterek, gerçeklik algısını değiştirerek (değerlerin değersizleşmesinin nedeni gerçeklik algısının değişmesi/değiştirilmesi aslında), düşünmeyi yönlendirerek gerçekleştiriyor.”
Bugünün biricik salih ameli insanlığın erdemi ve vicdanı olmaktır.
Endüstri 5.0, Blockchain, Bitcoin, Yapay Zeka, Dijital Teknolojiler Anladığım kadarıyla bütün bu gelişmeler yeni dünya düzenin habercileri. Siz bunları şirketler-devletler bağlamında ele alıp farklı bir öngörüde bulunuyorsunuz. Çok da teknik detaya girmeden bizim anlayacağımız dilde, neyi öngörüyorsunuz gerçekten?
Bugün bilim ve teknoloji büyük oranda üniversiteler tarafından yönlendirilmiyor, şirketler bu çalışmaları sürüklüyor. Dünyaya yön veren teknoloji çalışmaları çok büyük bütçelerle gerçekleşiyor, bu şirketlerin Türkiye’deki bakanlık bütçelerinden daha büyük Ar-Ge bütçeleri var. Yazılım, dijital, ilaç, gıda, enerji hatta uzay araştırmaları (SpaceX) küresel şirketler tarafından yönlendiriliyor. Üniversitelerde yapılan ele avuca gelir çalışmalar da şirketler tarafından fonlanıyor.
Düşünün küresel bir şirket 60-70 milyar dolara bir başka şirketi satın alabiliyor, bu ortalama bir devletin bile yatırımda zorlanacağı bir bütçedir. 2021 yılı dünya bütün devletlerin toplam bütçesi 25 trilyon dolar, harcamaları 35 trilyon dolar civarında, 10 trilyon dolar açık vermiş devletler. Oysa Global 500 denilen dünyanın en büyük 500 şirketinin 2021 yılı cirosu 38 trilyon dolar civarında, ilk 1000 şirketi alırsanız ciro 50 trilyon doları geçiyor. Devletler açık verirken şirketler toplamda kar ediyor.
Şurası kesin dünya sermayesi büyük oranda küresel şirketlerin kontrolündedir. Gelişen teknolojiler tamamen küresel şirketlerin kontrolünde, ilk bakışta bu normal görünüyor ancak biraz ortaklık yapılarına baktığınızda, açık kaynaklardan sermayeyi incelediğinizde şunu görüyorsunuz; bu birbirinden farklı gibi duran yüzlerce, binlerce şirket birkaç adım arkada çok az el tarafından sahiplenilmiş. Düşünün banka, ilaç, gıda, enerji, silah, tohum vb şirketler aynı kişilere ait. Önde rekabet eden markaların aslında aynı olduklarını düşünün. Gıda, ilaç şirketlerinin sağlık enstitülerini fonladığını düşünün. Tamamen açık kaynaklardan bir çalışma yaptığınızda göreceğiniz aslında ortada çok da fazla şirket olmadığıdır. Önde görülen kalabalık bir sahnedir. Ana sistemi kontrol edenler önemlidir, yoksa siz burada bir şirket kurarsınız sermaye size aittir ancak herzeyi onların belirlediği şekilde yaparsınız, onların ürünlerini taklit edersiniz, katkı maddelerini, standartları onlar belirler sermayenizin onlara ait olmaması çok da önemli değil, zaten tamamen bağımsız çok da büyük bir sermayeye ulaşamazsınız. Öyle 50-100 milyon dolarlar, hatta birkaç yüz milyar dolar dahi dünyada çok büyük bir sermaye değildir. Bu az sayıda elin kontrol ettiği sermaye birkaç yüz trilyon dolardır. Sadece 2 varlık yönetim şirketi Blackrock ve Vanguard yaklaşık 20 trilyon doları kontrol ediyor. Bu ABD bütçesinden 3-4 kat büyüktür.
Bugün devletler arasındaki fark nedir? Servis ve hizmet kalitesi değil midir? Temel yaşam servislerinin vatandaşlara sunulması. Bu teknoloji altyapısıyla sağlanmıyor mu? O teknolojiyi geliştirenler işi yapmıyor mu? Eğer devlet sağladığı servis ve hizmetlerle ölçülüyorsa, tamamen birbirinin benzeri servisler sağlayan devletler arasında fark nedir? Kültür küreselleşmişse, yerellik kalkmışsa, neden insan daha güzel yaşayacağı yere gitmesin? Vatandaşlık, aidiyet, ulus devlet, milliyetçilik kavramları küreselleşmenin meydan okumasıyla karşı karşıyadır. Bugün yeni kuşakların vatan, ülke, millet algıları bu nedenle bizim gibi değildir. Bunu bir tespit olarak söylüyorum, yargılamak için değil.
Son birkaç yüzyılda şekillenen “State-Devlet” kavramı küresel şirketlerin dünyayı kuşatan gelişmelerle elde ettikleri zemin karşısında varlığını korumaya çalışıyor. Bugün yaşanan çatışmalar şirketlerin kontrol ettiği devletlerle, şirketlerin kontrol edemediği devletler arasındadır. Tarihte ilk defa bütün dünyayı kuşatan bir siyasal yapıya geçişin eşiğindeyiz, dünya devletler üstü bir yönetim modeline hazırlanmaktadır.
Röportajlarınızda Dataizm üzerinde çok duruyorsunuz. Gerçekten de Dataizm geleceğin dini mi? Bu dinin tanrısı/tanrıları Y. N. Harari’nin Homo Deus’u ile aynı mı?
Dataizm bu yeni dünyanın, post modern dönemin rejimi, değerler sistemi, felsefesi olmak adına bir alternatiftir. Bu dönemin adı Dataizm mi olacak? Henüz kesin değil ancak dataizmin kavramsal olarak etkili olacağı kesin. Aslında şu an oldukça da etkili, hepimiz bir şekilde dataizmin etkisindeyiz.
Dataizim; bütün evrenin temelde veri algoritmalarından ibaret olduğuna dayanıyor. Evrende her şey bir veri akışı sisteminin parçasıdır, ve o parça bu veri akışına katkısı kadar değerlidir. Yeni yüce değer (supreme value) veridir. Bu bilimsel sekülarizmin ileri aşamasıdır. İnsan da bir veri algoritmaları yumağından ibarettir. Metafizik denilen şeyler, duygu, aşk, ruh vb kavramlar tarihsel süreçte insanların fiziksel olarak açıklayamadıkları olgulara verdikleri isimlerdir dataizme göre. Aslında bunların hepsi evrimsel süreçte ortaya çıkmış kompleks veri algoritmalarıdır. Ne kadar çok veri o kadar çok gerçeklik. İşte büyük verinin mucizevi yönü. İnsanların mistikleştirdiği herşey bilmemekten kaynaklandığı iddiasıdır, felsefede tartışılan evrendeki olayları bilmemenin tanrı inancını doğurduğu tezinin modern versiyonu, biraz varoluşçuluk katılmış biraz da Spinoza’nın tanrı evrenin kendisidir anlayışı. Eski panteizmin yeni modern versiyonu gibi, tamamıyla olmasa da. Tanrı evrendir demekle tanrı yok demek arasında ne kadar mesafe var?
Dataizmin bizi getireceği yer şudur, eğer her şey ve insan bir veri algoritmasıysa bu dışsal makinalar tarafından modellenebilir demektir Dataizmin tanrısı insandır ve Yuval bunu açıkça söyler, ancak belirttiğimiz gibi evrenin sırrını çözen, varlıkları veri algoritmalarıyla modelleyebilen insan. 2017 yılında Yuval bir röportajında “insanlık tarihi, insan tanrılaşınca bitecek” diyor. Homo Deus, tanrı insan demektir, kelime olarak. Bu düzlemde hiçbir semavi dine yer yoktur, Yuval bunu anlatır.
Dataizm ilk olarak 2013 de David Brooks tarafından The New York Times daki bir makalede kullanıldı. Süreç içerisinde kuramsal bir altyapıya ulaştırılmaya çalışılıyor. En önde sunucusu da belirttiğiniz gibi Yuval Harari’dir.
Dataizm dijital çağın insanının değer arayışına bir cevap olabilecek mi? bir şey söylemek için henüz erken ancak amaçlanan budur. Farklı bir kavram ortaya çıkacaksa da bu dataizm den izler taşıyacaktır.
Bugün yeni kuşaklarda artan ateizm, deizm aslında dataizm üzerinden gelmektedir. Arkadaki düşünme modeli dataizmdir. Adı bilinmeden yapılsa da. İnsanların düşünme modelini değiştirirseniz aynı veriyle farklı sonuca ulaşacaktır. Ortada çok büyük bir bilgi kirliliği olduğu tartışılmaz bir gerçek ancak düşünme modeli bu bilgiyi, veriyi yorumluyor. Düşünme modeli / algı yönetimi özgür karar verdiğini düşünenlerin kontrolünü mümkün kılar. Verileri ve düşünme modelini kontrol ediyorsanız, sonucu kontrol edersiniz. Henüz bu konuda tam kontrol seviyesinde değiliz ancak ciddi başarılar elde edildi. Önümüzdeki süreçte bu başarının çok yükseleceği öngörülebilir.
Bir çeşit distopyayı andıran başlangıcın ardından çıkış yolu da gösteriyorsunuz. Bu anlamda Kur’an’a başvurduğunuzu görüyoruz… Yunus, Yusuf ve Musa Personası. Bunları sırasıyla açar mısınız?
Elimizdeki metin çok güçlü, bizi karanlıklardan aydınlığa çıkarıyor. Elçi Personaları bize çözümün kodlarını gösteriyor. Hem genel olarak bir problem çözüm metodolojisi hem de bu çağın meydan okumasına karşı ne yapmalıyız? Sorusuna çok metaforik cevaplar veriyor. Dini metinlerin kendine özgü bir dili var. Bir Tolstoy okur gibi okunmuyor. Birim ifadedeki değer oranı, sözün özgül ağırlığı, çok yüksek.
Bunu “Balığın karnından nasıl çıkabiliriz?” sorusuyla soruyoruz Kuran’a, ve oradan öğrendiklerimizle kendimize bakıyoruz. “Yunus Personası” bize bunu gösteriyor. Hata yaptığınızda, dünyaya ait olan (balık) tarafından yutulduğunuzda ne yapmalısınız? Yunus as diyor ki; önce büyük resim, mutlak bir tevhid farkındalılığı ve ardından hatanı kabul et ve kendinle mutlak bir yüzleşme erdemini göster. Elimizdeki örneklik bu iken biz asla hata yaptığımızı kabul etmiyoruz. Israrla hep suçu başkalarına atıyoruz. Onlar ne kadar yanlış yaparsa yapsın, ne kadar zalim olursa olsun, suçlu benim. Ben dostdoğru olsaydım, onların ateşi bana değmezdi diyemiyoruz. Bu yolun temeli buydu, kendini sorumlu tutmak erdemliliği, geleneğimiz de buydu ancak son birkaç yüzyıldır, kendimizi kritik etmeyi dinimizle çelişmek olarak gördük. Oysa bize söylenen “başınıza gelen bütün kötülükler kendi ellerinizle kazandıklarınızdan dolayıdır” değilmiydi?
Çözümün, balığın karnından çıkabilmenin ilk adımı “Muhakkak ki ben zalimlerden oldum” diyebilmektir.
Büyük resimi (tevhidi) hatırla, hatanı kabul et, kendinle yüzleş “Yunus Personası” dır. Çözümün üç ilkesinin birincisi. Bunu her seviyede uygulayabilirsiniz, kişisel, aile,arkadaş, küresel.
“Yusuf Personası” bize aksiyonun yönünü gösterir. Yusuf as Mısır’ın Melik’inin rüyasını Rabb’inin O’na verdiği ilimle (vahiy) yorumladı, geleceğin problemini öngördü ve çözüm sundu. Yüzümüz geçmişe değil geleceğe dönük olmalı, geçmişin problemlerini değil bugünün ve geleceğin problemlerini tartışmalıyız. Bu genelde bugünkü Müslüman duruşu değil. yüzlerce yıldır aynı tartışmaları hiç usanmadan, bıkmadan ve bir çözüm üretmeden yapıyoruz. Ve Yusuf as son derece seküler bir konuyla uğraştı, tarım gibi hiç de bugün din alanında kabul edilmeyen bir konu. Din hayatın bütününe ait çözümler üretir. Bugün din diye anlatılan alan teolojidir. Yusuf as sadece çözümü teorik planda sunmadı, çizmelerini giydi ve sahaya indi, bizzat uyguladı. Alimler eğer Nebilerin varisleriyse böyle olmalı, zamanın problemini çözene alim denir, önceki zamanların problemlerini ve çözümlerini anlatanlara değil. İmam Malik diyor ki “Nakil ilim değildir”. Aslında bizim geleneğimiz buydu, zamanın meydan okumasına karşı gerekli usul yenilemesini gerçekleştirmekti yolumuz. Ve yüzyıllarca bunu belli bir başarı ölçüsünde taşıdık. Hatta Endülüs üzerinden Avrupa’nın Rönesans ve Reform düşüncesine büyük katkı yaptık, bir anlamda tetikledik ve Avrupa bunu açıkça kabul eder. Ancak son birkaç yüz yıldır o geleneği durağanlaştırdık. Eski din alimleri zamanının bilgisine sahipti. Bir Gazali matematik, astronomi, felsefe biliyordu. Şimdi yapay zekanın inanç üzerine etkisini konuşacak kaç alim yada ilahiyatçı var? Bugün din alanında hakim olan dil fraksiyonel islam tartışmalarıdır. Bütün insanlığın problemini tespit etmek adına, dünyaya bir medeniyet sunma adına sözümüz nedir?
“Yusuf Personası” bize diyor ki, yüzünü geleceğe dön, geleceğin problemini öngör ve elindeki vahiyle çözüm üret, gereksiz, fraksiyonel, marjinal tartışmalardan uzak dur. Zamanın problemini çözersen insanlar mesajını dinler ve bugünün Amon Rahiplerini bozguna uğratırsın. Zamanın probleminden bağımsız bir din dili yoktur. Varsa eğer o din değil teolojidir. Laikliği şöyle tanımlıyorum; Laiklik dinle devletin ayrılması değil dinin hayattan koparılmasıdır. Eğer dini hayattan kopardıysanız, ne derseniz deyin siz laiksiniz, sekülersiniz.
“Musa Personası” bize usul, metodoloji sunuyor. İdealizim ile realizim arasındaki dengeyi öğretiyor. Aşkın olanla, yerde dokunulabilir olanı biraraya getirmemizi sağlıyor. İnanılmaz muhteşem bir şey bu. Elimizdeki metinin değerini bilmiyoruz. İnsanlığın elinde bu kitaptan daha değerli, hatta O’na denk hiçbirşey yoktur.
“Musa Personası” bize der ki, sistemi içeriden tanı, gerekli yolculuğa çık (iki denizin / akıl ve vahyin buluştuğu yere), bütün gayretini göster. İnsanlığı özgürleştirmek için zamanının gücü seni denize kadar sürükleyip getirirse, çıkacak bir yol bırakmazsa, korkma, sadece Allah’a güven. Eğer zamanın asasını eline alırsan kaybeden onlar olacaktır. O denizde boğulacak olan onlardır. “Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır”.
Musa personasının temellendirmesine burada girmeyelim, oldukça uzun, Yunus ve Yusuf personalarında temellendirmeyi kısaca sunduk. Ancak bu üç persona tek başına bir konferans hatta bir kitaplık konudur. Metaforların detaylı çözümlemeleriyle.
Bu üç personayı şöyle biraraya getirip toparlayalım:Her zaman ve her asırda olduğu gibi bugün de, zamanın meydan okumasına göğüs gerecek, bugüne ve geleceğe dair söz söyleyecek olanlar iki denizin buluştuğu yere yürüyen “yolcu”lar olacaktir. O noktayı geçse de hatırlayıp geri döneceklerdir. Yolculukta balığı azık olarak taşıyacak, balığın kendilerini yutmalarına karşı dikkatli olacaklardır. Hata edip balığın karnına düşseler de tevbe edip, hatalarıyla yüzleşip kurtulacaklardır. Onlar, kendilerini denize sürükleyenlerin boğulduğu denizden karadan geçer gibi geçeceklerdir. Yeter ki; zamanlarının Musa’sını Firavun’un sarayında büyütsünler ve Asa’yı Musa’yı eline verebilsinler. O’na ne deniz karşı durabilir ne de Firavun.
Modern bilime dair haklı, sert eleştirileriniz var. Buna karşılık yeni bir bilim felsefesine ihtiyaç olduğunu söylüyorsunuz. Gerekçelerinizi belirttikten sonra, yeni bilim felsefesinin temel dinamiklerini ve bunun nasıl bir metodoloji ile olacağını anlatır mısınız?
Bu hanif teknoloji kavramıyla ilişkili, orada anlattıklarımıza ek olarak şunları söyleyelim;
Bugünü ortaya çıkaran, bugüne önderlik, liderlik yapan bir bilim var. Bu bilim bir teknoloji üretiyor.
Batıda “scientism” denilen bir kavram var, bu bilimcilik ya da bilimselcilik olarak tercüme edilebilir. Bilim adamı ile bilimin özdeşleşmesi. “Sen bilime inanmıyor musun?” sorusu bilimsel ruhbanlık taşır. Biz bilimle konuşmuyoruz ki, bu alanda eleştiriye tahammül yok, çünkü sistemi taşıyan bu. Ortaçağda afaroz edilmekten farksız. Bilimsel çalışmalar yapılırken varılan bilgi ve bulgular olduğu gibi bilime dönüşmez, bir insan olan bilim adamı onu alır, yorumlar ve sunar. Bu süreçte ortaya çıkan insan tercihleri, zaafiyetleri, inançları karışmış bir sunumdur. Aksi mümkün değildir zaten. En az yorumlanan matematiktir. Gauss “Matematik bilimin kraliçesidir” der. Biyoloji, kimya, fizik, kozmoloji ve birçok bilim dalı insan bakışını içselleştirir. Dolayısıyla sunulan mutlak “bilim” değildir. Bu bilinir ancak buna rağmen sanki insani zaafiyetlerden bağımsızmış gibi bir bilim adamı sunumu vardır. Bilim adamıyla bilimin özdeşleşmesiyle, din adamıyla dinin özdeşleşmesi aynıdır ve aynı derecede tehlikelidir. İkisi de ruhbanlıktır.
Bu sorunun bir kısmı, belki daha da önemlisi bugünkü bilim felsefesinin değerlerle olan kopukluğudur. Bugün sekülarizmin artışının/yükselmesinin iki temel nedeni vardır; konformizim ve bilimselcilik. Kapitalizim, liberalizimin tetiklediği rahat hayat, tüketim çılgınlığı, egoizm, yetinmek, kanaat etmek, paylaşmak değerlerini paramparça ediyor ve arkasındaki inancı zayıflatıyor. Tükettikçe daha çok kazanmak isteyen, daha çok kazandıkça daha çok tüketen, ve daha çok mutsuz olan bir insan Bunun arkadaki düşünsel, felsefi arka planının önemli bir bölümü bilimselcilik. Sunulan bilgi ve çözümlere olan inancınızın nedeni. Bu bilimselcilik değerlerden uzaklaştırıcı bir fonksiyon görüyor. Bu metodla din, ahlak dahi öğrenenler hayatlarıyla, inaçlarını ayırmaya başlarlar. Bilimselcilik sekülarizmi güçlendirirken dinden boşalttığı alanı bizzat kendisi dolduruyor, bir anlamda dinleşiyor. İşste scientism tam da böyle bir şey, bilimin inanç haline gelmesi, dinleşmesi.
Bilim/teknolojinin üniversiteler değil şirketler tarafından öncülük edildiğini ve küresel sermayenin bu konudaki ağırlığını bir başka soruya cevap verirken anlatmıştık. Burada bilim üzerinde güçlü bir sermaye kontrolü var ve bu tartışılmaz bir gerçeklik.
Hanif teknolojiyi anlatırken dedik ki “Doğayı inceleyerek ürettiğimiz bilim ve teknoloji neden doğaya zarar veriyor? Bu paradoksu çözmeliyiz”. Bilim felsefesi olarak kapsayıcılık problemi dışında üretimlerin fıtrata dönük zararlarından sorumluyuz.
Bizim Müslümanlar olarak bugün bütün insanlığa karşı Hanif, varlığın fabrika ayarları / fıtrat ekseninde bir bilim ve teknoloji üretimi borcumuz var. Gerekirse bütün bir epistemolojiyi baştan elden geçirmek, yeniden kurmak gerekse de bunu yapmalıyız, insanlık tarihinde 300-400 yıl çok uzun bir süre değil….
İnsanlığa şöyle bir çağrıda bulunacağız, diyeceğiz ki, gelin hep beraber tarihin bu noktasında, tarihin en büyük kırılmasını, tehlikesini, tarihin en büyük fırsatına çevirelim. Gelin artık siyaset, politika ve sermayenin etkisi ve güdümünden çıkıp, bütün insanlığın ortak değerleri (fıtrat) ekseninde yeni bir bilim ve bilim felsefesi geliştirelim, bugün bütün negatifliklerinin yanında, bütün bu zorluklarla beraber altyapıyla gelen kolaylığı kullanalım ve insanlık tarihinde küresel bir erdem buluşması yapalım, gelin bizi köleleştirmeye çalışanları bizimle beraber özgürleştirelim.
Evet belki çok ütopik, belki romantik, ancak değmez mi? Hayali cihana değer gibi bir şey değil mi bu? Bu uğurda kaybetmek de kazanmakdır diyorum. Farabi Medinet-ül Fazıla’yı yazarken hiç gerçekleşmeyeceğini bilmiyor muydu? Thomas More’un ütopyası aynı değil mi?
İsrailoğullarını Firavun’dan özgürleştirmeye çalışan “Musa Personası”nın bugünkü rolü insanlığı bugünkü firavunlardan özgürleştirmek değil midir?
O gün Musa’nın Rabbine iman ettik diyenler olduğu gibi, bugün biz aynı yoldaysak eğer, sözü söylediğimizde, dosdoğru durduğumuzda, vicdanı, fıtratı, insanlık değerlerini ortaya koyduğumuzda sizin Rabb’inize iman ettik diyenler olacaktır. Böyle bir yerde durmanın değeri neyle ölçülebilir ki?
Son olarak. Uzak şehirlere bile gittiğinizde herhangi bir ücret almıyorsunuz. Her sunumunuz bir çığlık gibi. Neden bu kadar çabalıyorsunuz, derdiniz ne?
Bilinen insanlık tarihinin en büyük kırılma noktasındayız, bu 50 yıllık, 100 yıllık bir değişim değil, binlerce yıllık paradigmaların değiştiği bir süreçten geçiyoruz.
İlk defa sermaye, bilim ve teknolojiyi kullanarak bütün insanlığı kuşatan küresel bir kontrol ve hakimiyet alanı oluşturdu. Bu açıktan, fiziksel bir zulüm ile değil, kırbaçla, kılıçla değil, hatta bugünkü modern silahlarla bile değil, algıları yöneterek, gerçeklik algısını değiştirerek (değerlerin değersizleşmesinin nedeni gerçeklik algısının değişmesi/değiştirilmesi aslında), düşünmeyi yönlendirerek gerçekleştiriyor.
Ancak bunu anlatmakta zorlanıyoruz, hatta anlamakta dahi zorlanıyoruz. Zulüm açıktan olunca anlamak ve anlatmak kolay oluyor, başörtülü bir bayanı okulun kapısından kovduğunuzda, başından tutup yerde sürüklediğinizde inanmayanın da vicdanı bunu kaldırmıyor, ancak başörtüsüyle değil başının içerisindeki algısıyla ilgilendiğinizde, siz o algıları değiştirdiğinizde, o başörtüsü takılsa da işlevsiz hale getirebiliyorsunuz. Ve bu algı yönetimi o kadar dürüst ve samimi bir görünümle yapılıyor ki farkettiğinizde nesilleri kaybetmiş oluyorsunuz. İnsanlara “siz özgürleşmiyorsunuz tam tersine köleleşiyorsunuz” u anlatmak korkunç derecede zorlaştı. Dün zulüm zulümdü, bugün üstü şekerle kaplanmış geliyor, o kadar ki, durumu farkettiğinizde tepki ve dilde dikkat etmezseniz zalim siz oluyorsunuz, inanılmaz bir yalnızlık sizi sarıyor. Cemil Meriç’in Mağaradakiler kitabını anlatarak başladığı Platon’un Mağara metaforundakileri aynen yaşıyoruz.
Bu belki son birkaç yüzyılda gelişen bir süreç, ancak son 20 yılda teknolojinin sağladığı altyapıyla ivmesi inanılmaz arttı. Şimdi önümüzdeki 20 yılda bunun 50 kat, 100 kat daha hızlanacağını düşünün ve 20-30 yıl sonra nerede olacağımızı tahmin etmeye çalışın? Bu gidişin kuşaklar üzerindeki görünür etkisini verdiğim katsayıyla çarpın torunlarınızın değerlerini öngörmeye çalışın ve uyuyabiliyorsanız uyuyun.
Kısacası, bütün yaşadıklarım, öğrendiklerim, anladıklarımla geldiğim noktada “size şu dağın arkasında bir düşman var desem bana inanır mısınız?” haykırışındaki “düşman”ın bugünkü karşılığının bu dünyanın üstüne kurulu olduğu sistemin kendisinin olduğunu farkettiğimi söylemeliyim. Bu farketmekten öte bir şey aslında, görmek demek daha doğru.
Arkayüzünü görme fırsatı elde ettiğim çağımı şekillendiren ve yönlendiren teknolojinin Hanif olmadığını, bütün bir insanlığı köleleştirmek için kullanıldığının şahitiyim demek durumundayım. Bu nedenle sesim çok cılız da çıksa yapmak istediğim gelecekte etkili olacak kuşaklara bunu aktarmak ve onların hanif bir dünya için gereken bütün çalışmayı yapma idealine sahip olmalarına katkıda bulunmaktır.
Sonuç ne olursa olsun, bu çizgide bir adım atabilirsem, işte o zaman “Şahit ol Ya Rabbi..!” diyebilme cesareti gösterebilirim.
















