Bahar bozgunu… Çiçekler… Ovalardan dağlara doğru ricat ediyor. Güz fırtınası sarı sıcak bir iklime sataşıyor. Şimdi diyor; uzakta olmak vardı. Uzakta… Göğermiş bir çiçeğin koynunda.
***
Bir sonbahar günü Erbakan/ Şehadet parmağını gökyüzüne kaldırarak/ Aziz Kudüs’ün özgürlüğü için/ Onbinlerce adanmışa ses verdi/ Tüm sonbahar günlerinde Erbakan/ Eylül’ün Onikisine gelince takvimler/ Yalnızca gülümserdi.
***
Bencilliği size kim öğretti? Dünyanın dört bir yanından bu topraklara sığınan insanlara karşı takındığınız kibrin sizi ne hale getireceğini göremiyor musunuz? Anlayamıyor musunuz belki Allah onların rızkını sizin aracılığınızla verecek ve bu hayatınıza hayal edemeyeceğiniz bir bereket katacak. Allah’ın sizi muhatap almasını önemsemiyor musunuz? Açgözlülükten kaynaklanan korkularınızın sizi içten içe çürütebileceğini farkedemiyor musunuz?
Hayatı ve ölümü elinde tutan Allah’ın insanları ne zamandan beri kinin ve ihtirasın kulları haline geldi?
Anımsıyorum, Hz. Muhammed acılı ve zor günlerinde Taif isimli bir beldeye sığınmaya çalışmıştı. Kibirle kalpleri katılaşanlar çocuklarına taşlattılar O’nu. Yine anımsıyorum, uzun bir yolculuğun sonunda Hz. Muhammed’e küçük bir kasaba kucağını açmıştı. Küçüktü, sıradan bir yerdi; adı Yesrib’di. Dün, bugün ve tüm zamanlarda ismi insanlığın aklına kazındı: Medine. Sığınak arayan o yolculuk öyle etkili oldu ki Müslümanlar takvimlerini bu olayla başlattı. Ve yeryüzünde iyiliği, vefayı, tevazuyu çoğalttılar. Cömertçe, mertçe, insanca.
***
İdris oğlu Mesih şöyle dedi: Batılılar bundan onyıllar önce Müslümanların Allah’ı ile başa çıkamayacağını anlayınca Tanrılarını terkettiler. İlginç bir tespitti. Yüzyıllar sonra bu kez Müslümanlar sınandı. Batılılara öykündüler; kutsallarını mızraklarının ucundan indirmediler. Ve yeryüzünde “Allahsız Müslümanlık” hükümferma oldu.
***
Bağdatlı Cüneyd’e sormuşlar: “Bu denli samimi olmayı kimden öğrendin?”
Demiş ki: “Mekke‘de bulunuyordum. Beklediğim para gelmediği için sıkıntı çekmeye başladım. Saçlarım ve sakallarım birbirine karışmıştı. Bir berber gördüm.
Ona; “Allah rızası için saçlarımı düzeltebilir misin?” dedim. Berber “Elbette” dedi.
O sırada, mevki sahibi birini traş etmekteydi. Hemen traşını bırakıp; “Efendi, kalk. Bir kimse Allah için bir şey istedi mi bütün işler durur, derhal ona bakılır” dedi.
Sonra berber koltuğuna beni oturtup traş etti. Traşın akabinde bana bir miktar da para verip; “İhtiyaçların için lazım olur, onlara harcarsın” dedi.
Ben bu hale hayret edip, elime geçecek ilk parayı kendisine hediye etmeye niyet ettim.
Az bir zaman sonra bana Basra’dan bir kese altın gönderdiler. Hemen o keseyi berbere götürünce sebebini sordu. Ben de niyetimi açıkladım.
Bunun üzerine bana; “Sen, Allah rızası için beni traş et” dedin. Ben de o niyetle seni traş ettim. Şimdi bunları alırsam, niyetimde bir değişme olmasından korkarım” dedi.
***
“Uzun bir sessizlikten sonra diğer kadın elini arkadaşının omzuna koydu ve şöyle dedi: “Hatırlıyorum, çok … çok uzun zaman önce, küçük bir kızken şehrimize dilenen garip bir adam gelmişti. Bizim gibi paçavralar içindeydi ve başında sivri bir külah vardı. O an gözlerindeki itimat telkin eden o sükuneti hala hatırlıyorum. Elini omzuma koyup kulağıma şöyle fısıldamıştı: Lâ ilâhe illallah.”
*Abdulkadir Es Sufi (Ian Dallas). Güney Afrika’daki ribatında vefat etti. Rahmet olsun.
***
Hüseyin Ayçiçek… Arafın çocuklarıydık dostum. Vuruşa vuruşa çekilen insanların son sürgünü. Gez göz arpacık bir hayata dokunduk. Biliyorum hikayemizi kimse yazmayacak. Umursamayacak bile. Yüreğimizin sesi kaç coğrafyadan sekti kimse bilmeyecek. Aklımızın çölüne kaç ideali gömdük farkedilmeyecek. Erken ölenler kervanı bu. Sanılmasın ki ruhumuz şimdi terketti bizi. Hayır içimizde kaç darp izi gömdük. Kırdı kalbimizi her defasında tutunduğumuz ne varsa. Kimse fark etmedi bunu.
Şimdi; tabureleri diz, masayı hazırla ve sıkı bir çay demle… Geliyoruz…Yaklaştık dostum. Hicretin mübarek olsun.
***
İyi Kitap: İlkbahar: “Eğer İslam’ın kriz içerisinde olduğu izlenimini uyandıran bir döneme rastlarsak bu durum bize, dinin temel sabiteleri ve gelişen insan aklı arasında kurgulanan etkileşim denkleminin bozulduğunu gösterir. Temel sabiteler tam ve eksiksiz olduğuna göre mesajın kendisi değil, mesajla mükellef kılınan akıl bir kriz ve durgunluk yaşıyor demektir.”
*Wadah Khanfar
***
Afganistan… Asya’nın bu onurlu ülkesini çocukluğumdan beri takip ederim. Büyük İskender’in kurduğu Kandahar’dan başlayarak tüm coğrafyayı yerleşik etnik ve dini unsurlarıyla birlikte bilirim. Sovyetler’i çökerten Afgan direnişi tarihte bir çok istilacı güçler için de tekrar edilmişti.
Son işgal denemesi ABD’nin Sovyetleri tarihten silme operasyonuydu. Oldukça başarılıydı. Pakistan istihbaratı ile ortaklaşa gerçekleştirilen uzun ve kapsamlı çalışma sonucu sahada organize edilen İslamcılar yönetimi ele geçirmişlerdi. ABD açısından Sovyetlerin çökertilmesi önemliydi. Geride kalan Afganistan pek de umurunda olmadı. ‘90lı yıllar boyunca bölge Pakistan’ın insafına bırakıldı. Ta ki 11 Eylül saldırılarına kadar.
11 Eylül saldırılarından önce Afganistan-Pakistan-Keşmir başka bir operasyonun coğrafyası olmuştu. Saydığım bölgelerde geleneksel yapısıyla güçlü bir sistem kuran Diyabentler özellikle medreseleri kanalıyla eğitimi ellerinde tutuyorlardı. Öyle ki tasavvuf tabanlı bu eğitim kurumlarından mezun olmak bölge halkları için prestij olarak görülürdü. ‘80’li yıllarla birlikte Pakistan ve Suudi istihbaratlarının ciddi bir çalışmasına şahit oluruz. ABD destekli bu çalışma Diyabent medreselerinin dönüştürülmesini içerir. Suudi menşeili Vehhabi-Selefi uygulamaları özellikle Pakistan-Afganistan sınır bölgesinde yerleşik Diyabent medreselerine bazen cebren bazen de para akıtılarak dersler halinde konulmaya başlandı. Bu sürece direnen Diyabent önderleri ortadan kaldırıldı. Medreseler öğrencileri ile birlikte bombalandı. Sonunda Tasavvuf menşeili medreselerin tamamı selefi eğitime geçirildi. Bu yeni müfredatla eğitim gören Pakistan-Keşmir-Afganistan uyruklu gençler aynı zamanda Pakistan istihbaratınca askeri eğitimden geçirildi.
Sovyetlerin çekilmesi ile kargaşaya sürüklenen Afganistan yakın bir zamanda (‘90ların ortası) yeni bir güçle tanışacaktı: Taliban.
















