Allah’ın adıyla. O’nun barışı ve esenliği çağıran selamıyla. O’nun her hal ve şartta adaleti ve özgürlüğü önceleyen çağrısıyla. Efendimiz, önderimiz, sevgilimiz Muhammed Mustafa’ya yoldaş olmaklık edebi ve erkanıyla doksan kez karşınıza geldik, hamd ettik, şükür bulduk. Doksandokuz kez buluşmak duasıyla…
Ozanın deyişinde kararını bulan ‘iki kapılı bir han’ın neresinde durduğumuzu bilerek. Ve her dem şeytanın bizi yokladığı tedirginliğini yaşayarak yolumuza devam ediyoruz. Her şey kendini tüketir, tükettiği ile de kalmaz uçar gider ve yalnızca bu gök kubbe altında hoş bir sedadır yankılanacak olan diyerek: Herkesin her şeyi bildiği bir zamanda. Her şeyin herkesi ilgilendirdiği bir zamanda. Bilinen her şeyin herkese malum olduğu bir zamanda. Zamanın herkesi her şeyiyle derdest ettiği bir aralıkta yaşamanın sorumluluğunu kuşanarak geldik ve gidiyoruz. Ve inanıyoruz ki “Ben” diyen de kimdir Allah’tan başka. Kimdir ki ‘ben’ suretine yansır, kendini Tanrı görür ol benliğini gezdirir. Ve kim ki ‘ben’ oldum diyesi külliyen Allahsızlaşır. Suphanallah. Bunun içindir ki duamız şudur: Rabbimiz ayaklarımızı sabit kıl, günahlarımızı bağışla, bilincimizi ve direnişimizi diri tut ve ülkemizi her türlü musibetten koru. Kalplerde olanı bilen ancak sensin.
Öyleyse, bunca vakit geçer gider. Kim kime neyi anlatır? Biz kendimize söyleyelim, siz kendinize söyleyin. Bakalım bize düşen nasihat bize neyi anlatır? Diyerek alemi dolaşalım istedim bu sayıda. Bakalım nicedir dünyanın hali, nasıldır halimizin ahvali?
Misal odur ki diz kırıp edebince dinleriz:
Sahabelerine verdiği bir ziyafet sırasında, onlara hizmet ederken, uzaklardan geldiği anlaşılan bir atlı, yemekteki ahaliye yaklaşıp: ‘Bu kavmin efendisi kimdir, O’nu arıyorum, diye ünledi. O sırada su dağıtmakta olan Muhammed Aleyhisselam, atlıya şöyle cevap verdi: ‘Bir kavmin efendisi ona hizmet edendir.’
Bu ülke:
Yüzümü toprağa inen taze çiğ ile yıkadım. Ciğerlerimin en mütena yerlerine sarı zifir çiçeğinin kokusunu çektim. Seher mahmurluğundaki güneşi selamladım. Ulu dağların önünde hürmetle durdum. Şarkılar söyleyen yayla kuşuna kulak kesildim. Ve bu ülkeyi bize yar kıldığı için Allah’a hamdettim.
Elbette ki ‘devam’ edeceğiz. Türkiye’nin sessiz devrimine katılarak. Arınarak, tevbemize sarılarak, öfkemizi diri tutarak, yanlışı ve yalanı ifşa ederek… Kibri ve köksüz gururu yerin dibine geçirerek. Çünkü bizim tek rengimiz var: Ülkemiz. Nereden mi biliyorum? Yeryüzünün dört bir yanında mazlumların yüreğini dinledim de ondan.
Nasıl:
Aşk, muhabbet, gönül, edep, hakikat, merhamet… Bu kavramların Batı terminolojisinde bir karşılığı var mı? Yoksa nasıl anlaşabiliriz ki?
İki insan iki hal:
Aynı tarihlere denk geliyor. Ahmet Kaya, bir ödül töreninde sanatçı denilen eski sistem yancıları tarafından çatal bıçak ve sövgü yağmuruna tutuluyor ve hakkında açılan davalar yüzünden yurtdışına çıkmak zorunda bırakılıyor. Linç kafası Recep Tayyip Erdoğan’ı şiir okudu diye İstanbul Belediye Başkanlığı’ndan ediyor ve hapse mahkûm ediyor. Aynı tarihler aynı kirli oyunlar… Ülkeyi uzun süre kirli kalıplarla yöneten küçük bir azınlık, ellerindeki medya gücüyle bu iki kişiyi attıkları manşetlerde aşağılayarak mahkûm etmeye çalışıyor. Askeri ve sivil bürokrasiyi kirletmiş akıllar şunun hiçbir zaman farkına varamıyor: Bu iki insana saldırı yaptıklarında, ülkenin vicdanına saldırı yapıyorlar. Şiir okuyan birini manşetleriyle tehdit ettiklerinde bu tehdit, ülke insanının sinir uçlarına yapılan bir tehditti. Tahmin edemedikleri bir akıbete duçar oldular. Şu andaki öfkelerinin asıl kaynağı bu. Nasıl oluyor da oluyordu bu? İçten içe yanan ateş, bu ülke insanının yüreklerinde taşıdıkları kor, kibirlerini ve hasetlerini yaktı kül etti. Bunca zaman geçti. Neyin, nasıl olduğunu anladılar mı? Anlamadılar. Bu ülkeyi sıradan bir batılı ya da doğulu ülke gibi görerek ucuz planlar yapanlar anlayamayacaklar da.
Ele geçirdikleri güç onları öyle bir sarhoş etmişti ki, öyle bir kibirle kusuyorlardı ki nefretlerini… Bu millete bin yıl sürecek bir saldırının müjdesini veriyorlardı pervasızca. Ahmet Kaya’yı ülkesinden sürüp mahkûm ettiler. İçinde büyüttüğü hasret ve acıya daha fazla dayanamadı ve vefat etti. O öldüğünde O’na kastedenler timsah gözyaşları dökmeye çalıştılar. Ona kasteden sanatçı, gazeteci ve kültür insanı kılıklı birçok sürüngen, şimdi Ahmet Kaya’nın dostu Tayyip Erdoğan’a tılsımlı yalakalıklarla övgüler düzüyorlar. Tayyip Erdoğan’ın çevresinde dönüp dolaşan bu arsız çete her devirde deri değiştirerek yoluna devam ediyor. 15 Temmuz saldırısı başarıya ulaşsaydı aynı şaklabanları Fetö çetesiyle halay çeker halde görecektiniz. Önümüzdeki dönem bu kılıç artıklarının da temizleneceği bir sürece işaret ediyor. Yalnızca bir işaret mi bu? Bu toprakların insanı aynı zamanda firak ikliminin insanı. Firakın, ferasetin ve basiretin…
Fitnenin soluğu kesilecek ve Ahmet Kaya türküleri dağlara, kentlere ve ırmaklara çarpa çarpa büyümeye devam edecek.
Başka:
Dedo’nun Medresesi’ne doğru yol alıyoruz… Moritonya’nın uçsuz bucaksız çölünün tam ortasında. Yol çok uzun… Ne kadar uzuyorsa o kadar uzun. Aracımız adeta içiyor yolu. Uzakta bir grup, silahlarını havaya kaldırmış dur işareti yapıyor. Ülkenin üzerinde iç savaşın dumanı tütüyor hala. Yalnızca gözleri değiyor gözlerimize. Yaklaşıyoruz… Biri eğiliyor aracın camından içeriye. Üstümüzdeki yeleğin sağ yanındaki ay yıldıza düşüyor bakışları. Yüzüne saran örtüyü gevşetiyor. Gözleri siyah, bembeyaz dişleri… Gülümsüyor… Eliyle işaret ediyor bayrağımızı. ‘Siz bizdenmişsiniz, geçin’ diyor. Arkamızdaki diğer araçlar kenara çekiliyor, didik didik aranıyor. Ey benim güzel ülkem, diyorum, her hal ve şartta; devam… Dünya bizi bekliyor…
Dahası Banda Aceh:
Yıllar önce, doksanlarda Nehir Yayınları’ndan çıkan kitap ile tanıdım O’nu ve ülkesini. Diktatör Suharto yönetimindeki Endonezya’nın işgaline karşı direnen bir avuç Müslüman’ın önderi değildi yalnızca. Bilgece bir üslubu vardı. Direnişe gelince, çok öncelere dayanan bir geleneğe sahipti. Aceh bölgesi 8. Yüzyılda İslam ile tanışmış, 1514’te ise Aceh Sultanlığı kurulmuştu. 1565’te topraklarına dadanan Portekiz sömürgecilere karşı Halifemizden yardım istemişler. Kanuni vefat edince yardımlarına
III. Selim yetişmiş, bölgeye bir gemi ve danışmanlar göndermişti. Düşmanı böyle püskürtmüşlerdi. Bundan sonra Osmanlı’ya yani Halifeye bağlandılar. 1870 yılında bölgeye dadanan Hollanda filosu, Aceh Sumatralıları Osmanlıya bağlılıklarını keserek, Hollanda Kralına bağlanmaları yönünde tehdit etmiş ve savaş tekrar başlamıştı. Sonunda Hollandalılar ağır zaiyatla bölgeyi terkedeceklerdi. 1911 yılında büyük tahkimatlarla geldiler ve Aceh dahil tüm Endonezya’yı işgal ettiler. 1949 yılında ise Endonezya’da kukla bir hükümet kurup, Aceh bölgesini de buraya bağladılar.
Ve direniş yeniden başladı. Tunku Hasan Di Tiro atalarının geleneğini devam ettirdi ve bir bağlılık nişanesi olarak Halife’nin bayrağını, Aceh bayrağı haline getirerek savaşı sürdürdü. 2010 yılında vefat ettiğinde Aceh özerk bir yönetime kavuşmuş ve bağımsızlığa koşuyordu. Rahmet olsun.
Ötesi Bangsamoro: Uzak Özgürlüğümüz
Filipinler ismi İspanyol kralı II. Felipe’den gelir. Ki büyük çoğunluğu Müslüman olan bölgeyi İspanyol sömürgesi haline getirmiştir. II. Felipe’nin bizi yakından ilgilendiren diğer bir özelliği ise önderlik ettiği İnebahtı Deniz Savaşı’nda Osmanlı Donanması’nı ağır bir yenilgiye uğratmasıdır. Benim açımdan ise ünlü tarihçi Fernand Braudel’in “II. Felipe Döneminde Akdeniz Dünyası” ismiyle yayınladığı iki ciltlik muhteşem eseri önem arzeder. Özellikle Annales Okulu’nun kutbu sayılan Fernand Braudel, çalışmaları ile tarihe başka bir ufuk açmıştır ki ülkemizde Ömer Lütfi Berkan, Halil İnalcık gibi ekolünün takipçileri dikkat çeker.
Bu hususta ayrı bir yazı kaleme almak gerektir ki asıl konumuz Uzak Özgürlüğümüz Bangsamoro’dur.
Uzun yıllar Filipin Hükümeti’ne karşı sürdürülen özgürlük mücadelesinde yeni evre başlıyor. Özellikle yetmişli yıllarda tamamen yerel ve doğal unsurların omuz verdiği mücadelenin modern zamanlarda ilk bayraktarlığını Ulusal Cephe ve lideri Nur Musuvari yürütmüştü. Ancak mücadelenin İslami yapısının gevşekliği ve verilen tavizler nedeni ile bu hareketin içerisinden Selamet Haşimi önderliğinde yeni bir oluşum ayrılarak Mora İslami Kurtuluş Cephesi (Moro Islamic Liberation Front) kurulur. Asıl adı Selamet Asım Haşimi olan bu mütefekkir devrimcinin önderliğinde yeni bir
saf’aya geçen Moro direnişi Amerikan güdümündeki Filipin saldırganlığını durdurur. Moro bölgesinde tek belirleyici güç halini alır. 2003 yılında ölene kadar mücadelisini sürdüren Haşimi’den sonra bayrağı, gerçekten de müthiş bir gerilla komutanı ve savaşçı olan Hacı Murat devralır. Öyle ki bölgede alimlerden seçildiği halde Hacı Murat’a kişiliği ve karizması dolayısı ile önderlik tevdi edilir. İyi bir savaşçı olmasının yanında son gelişmeler gösterdi ki çok iyi bir siyaset adamı da olan Hacı Murat’ın önderliğinde Moro halkı Filipin Hükümeti ile özerklik görüşmelerine başladı. Ve son süreçte büyük gelişmeler yaşandı. Şu an itibariyle özerklik görüşmeleri sonuca ulaşmış, Filipin Parlemantosu’nda kabul edilmiş ve Moro Müslümanları açısından yeni bir dönem başlamış bulunmaktadır.
En zor zamanlarda, bazen barışın tükenip savaşın yeniden başladığı yıllarda Moro halkını yalnız bırakmayan tek sivil toplum kuruluşu olarak İHH-İnsani Yardım Vakfı’na da ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Bugün hayata adeta yeni başlayan ve bir siyasal yapılanma kurmak için kurumlarını oluşturmaya çalışan Moro halkı her zaman yanında Türkiyeli bir kuruluşu, İHH’yı buldu. Bir STK’nın samimi niyetlerle yürüdüğünde en zor koşullarda dahi neleri başarabildiğini bu örnek iyice incelendiğinde görebilirsiniz. Çocukluğumdan beri söylediğimiz ezgilerde dilimizde ve kalbimizde yer etmiş olan Moro’yu ve Hacı Murat’ı ve kutlu direnişçileri bir kaç yıl önce ziyaret etmek ve onlarla hasbihalde bulunmak benim için ayrı bir heyecandı. Hacı Murat’ın karargahına girerken yetmişli yaşlarına dayanmış ve ömürleri özgürlük mücadelesi ile geçmiş silahlı savaşçıları görünce kendimi tutamamış ağlamıştım. Sonra Hacı Murat’ın mübarek elini öptüm. Doyasıya sarıldım o büyük savaşçıya. Döndüm bayrak direğinde dalgalanan Moro’nun özgürlük bayrağını istedim ondan. İşaret etti. Gerillalar söküp bana emanet ettiler bayraklarını.
Elbette Kudüs:
Sözün özü: Kudüs’ü mızraklarının ucunda taşıyanlar değil yüreklerinde koruyanlar özgürleştirecek!
Ve Gazze:
dedim ki ey
vakitlerin efendisi
bir akdeniz vakti
gök mavi
yer marmara
kudüs’ü vurdular ey
mescid-i aksa doğdu yeniden
külleri küllerimizden.
Semavi Eyice:
Türkiye, Beyefendilerinden birini kaybetti. Bizantinist ve Osmanlı Sanat Tarihçisi. Hatta dünyaya Bizans’ı öğreten hoca idi. Dahası yürüyen İstanbul… Hikayesi olan bir mütefekkir…
Gençliğimizin ölümü:
Mirzabeyoğlu “gemileri yakmışız isteyerek mümkünü yok dönüşümüzün çizgimize gelen gelsin”
Komutan veda etti. Döne döne vuruşan bir savaşçı. Ak saçlarını zamana savura savura bizi terketti. Uzayıp giden yol; zindanlara, acılara ve en çok da hasretten ağaran sakallara düşen gölge. İçli bir ağıt gibi ikindi vaktine adanmış Akıncı, çağına şöyle seslendi:
“Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm/ Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm.”
Yemen:
Başımızı kaldırıp bakabilseydik eğer. Görebilseydik yüz yıl önce çöllerinde omuz omuza vuruştuğumuz bir halkın bugün yok edilmeye çalışıldığını. Belleklerimizde gezdirdiğimiz bir türkünün ötesinde çok şeyler oluyor bu ülkede. Dikkat kesilseydik genzimizi yakan barutun binlerce Yemenliye kan kusturduğunu bilirdik. Dün olduğu gibi bugün de Yemen’e giden gelmiyor… Gelemiyor. Büyük şeytan ile bölgedeki irili ufaklı iblislerin elbirliği içinde kasıp kavurdukları bir coğrafya burası. Tüm olup bitenlerin tek bir amacı var: İsrail’in güvenliği. Ve ne aptalcadır ki bu savaşı bir mezhep çatışması olarak görüp olayın üstünü örtmek isteyen, binlerce insanın ölümünü görmemezlikten gelen çarpık bir akılla karşı karşıyayız. Lütfen dikkat kesilelim ve Allah göstermesin orada işlenen zulüm karşısındaki suskunluğumuz kalbimizin taşlaşmasını getirebilir beraberinde.
Tekrar edelim mi? Sözü eğip bükmeden: Hırçın bir rüzgar ulu dağlara ses veriyor gibi…
















