BEJAN MATUR

RÖPORTAJ | İBRAHİM TÖKEL

Hem Bejan Matur hem güzel bir kadın; hem Kürt hem Alevi; hem de has bir şair ve şiir bütün bunlar nasıl bir araya gelebiliyor? Hem ” Nazar”dan korkmuyor musunuz?

Borges’e yolda rastlayan bir hayranı ‘afedersiniz siz Borges misiniz?’diye sorunca Borges’in cevabı ‘bazen’ olur!

Sahip olduklarımız yahut olduğumuzu vehmettiğimiz kimlikler görünüş ve ona eşlik eden hallerimiz her durumda ‘bazen’e tekabül eder. Bu bahsi geçelim… Sahip olduklarımız, olamadıklarımız ve bunların toplamına bir eksiklik duygusu eşlik etmiyorsa yaratıcılıktan söz etmek çok kolay değil. Varlık karşısındaki eksik durumu insanı varlık sorusuna yöneltir ve oradan çıkacak cevap yaratır şiiri ve sanatı.

Önce şiir sonra siyaset diyerek başlayalım, şiirinizle ilk karşılaştığımızda bir çarpılma ve uzun nefeslilik ile karşılaşıyoruz. Yanlış bir tespit mi bu?

Çarpılmayı bilemem! Onu siz anlatmalısınız. Şiirin böyle bir etkisi varsa ne mutlu! Uzun soluklu olmasına gelince; bu konuda söyleyeceklerim elbette var: sanırım kökleri çok derinlerde olan bir şiirin bana ve dünyaya görünen yüzü bu. Şimdilik bu kadarı görünmek istedi. İleride hangi mecralarda hangi kelimelerle görünür bilmem mümkün değil. Ama şunu söylemeliyim; şiir yeryüzünün bu köşesinde bu ad ve biçimle doğmuş bana gelirken yükünü hiç hafif tutmadı. Bir solukta bitecek, tüketilecek bir yük olsaydı emin olun macerası kısa olurdu. Anlatılacak onca hal ve peşinden gidilecek onca anlam varken şiirin uzun soluklu olmaması manaya haksızlık olurdu! Şiir varlığı, doğumu, hayatı, şükranla karşıladığı ölçüde uzatır soluğunu. Şükran hep olduğuna göre?

Şiir birçok eleştirmenin de dediği gibi dile ve doğal olarak da geleneğe yaslana bir eylem. Sizin şiiriniz de çok farklı bir problem var; evet yoğun ve iyi çalışılmış bir dil işçiliğiniz var ancak ben bu şiiri geleneğin içinde bir yere koyamıyorum ve bir öncülünüzü de göremiyorum yanılıyor muyum acaba. Ya da geleneğin içinde ben şu yolu veya izi önemserim diyebileceğiniz bir yol ya da iz varmı?

Klasik medrese eğitiminde talebelere ‘bin dize ezberleyin ve gelin’ denir. Ne zaman ki bir talebe bin dize ezberler, hocası ‘şimdi ezberlediğin dizeleri unut ve öylece yazmaya başla.’der. Elbette bir şiir dilinin kurulması ondan önceki ustaların yazdıklarını bilmekle mümkün. Ama bilmek yetmez. Unutmayı da bilmek gerekir. Hatta unutmayı bilmenin ötesinde ‘terki terk’ gerekir. Unuttuğunu unuttuğun noktada ancak kendi dilin ruhunun kapılarını açar. Okuduklarımızın toplamı içimizde bize ait bir alaşıma kavuşmadan kendi dilimizi kurmamız mümkün değil. ‘Bizden öncekiler için yazarız.’ diyen edebiyatçılar kadar olmasa da edebiyatın ortak hayatına ait olanları önemserim. Ama insanın kendi dilini kurması başka bir macera. Elbette ben de diğer şairler gibi okuduklarımın ürünüyüm. Ama o okumalardan bende ne kaldığı, neleri unutmayı başardığım, ne kadarını bambaşka yerlere götürdüğüm eleştirmenlerin cevaplaması gereken bir soru, içinden geldiğim bir gelenek, yazı okulu, çevre olmadı. Sanırım bir izlek aranacaksa aidiyet üzerinden gidilebilir. Doğduğum topraklar ve o toprağın birikiminden çıkan anlamın peşinden gitmiş olmam belki bir izlek olabilir. O toprağın acıları, kayıpları, sesi, rengi şiirimde özgün bir yapı ve ses kurmam için bir güç vermiştir muhakkak.

Heideggeryen anlamda soruyorum şiir-düşünce (dichtung-denken) bağlamında “varlık”ın örtüsünü kaldırmak gibi bir çaba seziyorum şiirinizde. Şiirin bu anlamda Türkçe serüveni hakkında neler söylemek istersiniz.

Varlık sorusuyla yola çıkmamış, varlığı mesele edinmemiş sanata hiç ilgi duymadım. Türkçe şiirin ‘varlık sorusu’ konusunda sınıfı başarıyla geçtiği söylenemez. Çünkü bizde mistik olan, varlık alanına ait olan dinin alanında ve tehlikeli görülür. Bırakın varlığı, ruh kelimesinin dahi yok sayıldığı seküler bir şiir algısı mevcut. Hal böyle olunca şiirin sorduğu sorular da yeryüzünün sınırlarını aşamıyor. Sonsuzluğun, Kainatın ve ötesinin, şiirin, sanatın asıl konusu olduğuna nasıl hatırlayacağız ?

Kanaatime göre şiiriniz baştan sona alegorik. Evet, şiirin elbette böyle bir yönü olmalı. Ancak sizin şiirinizde bu daha bir yoğun. Kadın ve Kürt- alevi olmanın bunda bir etkisi var mı acaba?

Gerçeğin daha da sevdiğim tabiriyle hakikat arayışının pek çok aracı olabilir. Bana kalırsa şiir dinlerin ve felsefenin aradığı yerden daha da derin bir yerde arar hakikati. Nedir bizi bu arayışa götüren? İnsan kendi gerçeğinden başlamalı. ‘Ne ararsan kendinde ara’ yahut miraçta Hazreti Muhammed’e verilen cevap hep bir kendi merkezine dön çağrısı değil midir? İnsan bir kimliğin yüküyle doğar. İsmi kaderidir. İçine doğduğumuz kimliği, kimlikleri yeniden nasıl ürettiğimiz bizi en çok anlatır. Şiirimde elbette geldiğim yerin, o yerin tarihinin izleri var. Bir kavim duygusuyla yazdığım söylenir. O kavmin tarih içindeki, zaman içindeki yolculuğunun hüznü şiirime geçmiştir. Şiir insanın hakikatine değmeden hakikatini bulmaz

Ve siyaset dedik ama siyasete de şiirsel bir giriş yapalım. Heigegger’in “Messkirch’in 700. Kuruluş Yıl Dönümü” üzerine yapmış olduğu önemli bir konuşmayı ve bir zamanlar sizin de yazdığınız Defter dergisinde Heidegger’in, Hölderlin’ in “YURDA VARIŞ- HISIMLARA” şiirini yorumladığı bir yazısını okuduğunuzu farz ederek soruyorum. Bizim “vatan”ımızın “yurt”umuzun bu türeden derin okumalara ihtiyacı yok mu? Memleketi severken illaki sığ bir milliyetçilik ve kan pazarlıkları yapılmak durumunda mı?

Ortaçağda yaşamış keşiş Victorlu Hugo’dan Euerbach aktarıyor, ‘ülkesini seven insan henüz yolun başındadır’. Aşk her kim ve neye duyulursa duyulsun ilahi olana yaklaşmak için bir vesile olmalı. Aksi dünyevi bir sığlık olur. Bir yere bağlılığın bizdeki hangi duyguyu karşıladığına bakmalı. Aidiyet ama neye? Ben sınırlara değil toprağa inanırım. Durmam gereken yeri sınırlar değil toprağın kendi hikâyesi söyler. Bir iç dil her yerde var çünkü. Ülkeler için de var. Kim bilir sınırlarının dışına taşan kaç ülke var. Yahut çizildiği sınırları dolduramayan yetersiz kaç ülke. Milliyetçilik insanın hikâyesinde oldukça geç ve yetersiz bir durak. Bu durağı anlamsız kılacak kadar derin olması insanın ne büyük bir imkân!

Bu soruları özellikle soruyorum çünkü sanatsal ve entelektüel çabalarınızda böyle bir derinlik görüyorum. Şiirinizde ve nesrinizde bu toprakları bir ve beraber yaşanabilir tarihsel ve sanatsal bir izleğin peşinde olduğunuza dair bir kanaate sahibim yanılıyor muyum?

Bizim hikayemizde dil dışında farklı olan ne var? Bir aidiyet tarifi yapacaksak ruhun alnında dolaşmalıyız. Aynı ağıta ağlayıp, aynı şarkıda gülen insanların Türk, Kürt, Arap, Ermeni diye ayrılmasında kalbin alanına ait bir açıklama olacağını düşünmüyorum. Sevgili Hrant Dink ‘Ermeni diyasporası büyük bir Anadolu köyüdür’ derken belki de bunu anlatmaya çalışıyordu. İncinmiş, hatta katledilmiş de olsanız o büyük köye olan sevginiz azalmaz. O aidiyete acı da dahil çünkü. Bir yere ait olmayı sizin olmayan hangi cennetle değişebilirsiniz?

İsminiz belki isteyerek belki istemeyerek siyasal ve etnik sorunlarla birlikte anılıyor. Şiirle kıskanç bir varlık. Zor olmuyor mu? Ya da yardımcı oluyor bütün bu parçalı kimlikler şiirinize?

Rahmetli İlhan Berk güney Fransa’da Lodeve’deki festivalde bana ‘şiir her zaman insanın elinden tutmaz’ demişti. Tam olarak ne demek istediğini siyaset üzerine daha çok düşündüğüm, yazdığım sıralarda anladım. Evet şiir kıskanç bir uğraş ve başka herhangi bir uğraşa yer açmaya tahammülü yok. İnsanın elini tutmaktan vazgeçebileceği yerler ve zamanlar var. İnsanın siyaset üzerine yazarken kendisini siyasetin kirinden koruması çok kolay değil. Bu da şiirin ölümü demek. Ama ben siyasetin kendisiyle değil, üzerini kapattığı insanın hikâyesiyle ilgiliyim, insana bakıyorum ben. İnsanın büyük bir şiir olan başlangıcına, çocukluğuna, yüzüne… şiir orada çünkü. Meydanlarda sarf edilen büyük sözlerin, sloganların gölgesinde değil… Parçalı kimliklere gelince ne kolay ne zor çok da bilmiyorum. Ama kesin olan şu; siyasete bu kadar bulaşmış bir kimlik adına söz almak, yazmak hesapsız olmanızı gerektiriyor. En küçük bir hesapla hareket ediyorsanız oradaki etik sapma dilinize yansır. Şiire olan ise sadece bir yansıma değil, şiirin sakat doğumudur. Flaş şiir sizi terk eder!

Her çağdaş şairimizin Osmanlı divan şiiri üzerine görüşlerini merak ederim. Osmanlı şiiri veya gelenekte kalan şiirimiz için neler söylemek istersiniz.

Geleneğe ait şiiri hep bir ses olarak düşünürüm. Müziktir. Bizim sahip olmadığımız ruhsal bütünlüğün imkânı sese dönüşmüş bir halde o şiirde kendini taşır.

Gelenekten elbette divan şiirini anlayacağız ama halk şiirini de unutmamak gerekir. Ben Yunus’un Karacaoğlan’ın sesini, dünyasını en az Fuzuli kadar önemserim. Benim divan şairim Fuzuli’dir.

Bir söyleşinizde bir sinema proje üzerinde çalıştığını söylüyorsunuz. Sürecin hangi noktasındasınız?

Hikayesi yazıldı. Bekliyor. Ne zaman kim bilir? Başka uğraşlardan yorulacağım bir saf zaman bekliyor belki de…

Son olarak Maraşlılık ile ilgili ilgi sormak istediğim bir soru var. Maraşlı edebiyatçıların çok etkin olduklarını görüyoruz son dönemde. Özellikle Cahit Zarifoğlu, Erdem Beyazıt, Rasim Özdenören gibi şair ve yazarlar son 50 yılın İslamcı edebiyatına damgasını vurdular. Özellikle Cahit Zarifoğlu önemli bir şair ki bence sizin şi çok yakın bir şiir olarak görüyorum onun şiirini. Maraşlılık ve bu isimler etrafındaki düşüncelerinizi alabilir miyiz?

Maraşh şairleri sayarken Necip Fazıl’ı unutmuş olmanız tuhaf! Her ne kadar erken yaşa Maraş’tan ayrılsa da Maraşlılık bilinci fazlasıyla hissedilir şiirinde.Bir diğer isim Sezai Karakoç.evet Maraşh değildir ama gençlik yıllarını Maraş’ta geçirir.Onun şiirinde de bir Maraş etkisi olduğunu düşünürüm. Velhasıl tıpkı eski Misyoner kayıtlarında söylendiği gibi ‘ Maraş’ta dört kapı çalarsınız beş şair açar’ Maraş’ın kendine has kimliği şiirle taçlanmıştır.Sizin de saydığınız muhafazakar kökenli şairlerin İslamcı edebiyata katkısı tartışılmaz. Cahit Zarifoğlu’nun şiiri görece ayrılır diğerlerinden. Benim şiirime yakın olduğunu düşünmemiştim hiç. O gözle tekrar bakacağım şimdi.

*KİMDİR!
1968’de Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesi Maksutuşağı köyünde doğdu. Ortaokul ve lise eğitimini Gaziantep’te tamamladı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Şiirleri Adam Sanat Defter Ekin Belleten ve Yazıt dergilerinde yayınlandı. Zaman Gazetesi’nde özellikle Kürt sorunu ve alevdik üzerine yazdıkları dikkat çekiyor.
Şiiri dille onun ifade imkanları ve sınırlarıyla dili aşan ifade biçimlerine seslere ritimlere vurgusuyla zamansız ve mekansız bir coğrafyanın izlerini taşıyor. O coğrafyayı yeniden var ediyor. Yani zamansız kıpırtısız çölü ve Mezopotamya’yı.
Eserleri (şiir) ; Rüzgar Dolu Konaklar (1996), Tanrı Görmesin Harflerimi (1999), Aym Büyüttüğü Oğullar (2002) Onun Çölünde (2002)

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

İlgili Yazılar

Güncel Hava Durumu

Ankara
hafif yağmur
4.6 ° C
5.5 °
4.6 °
91 %
1.3kmh
100 %
Pts
7 °
Sal
8 °
Çar
13 °
Per
17 °
Cum
21 °

Güncel Döviz Kurları

TRY - Türk Lirası
EUR
37,251
USD
34,256
GBP
44,715
JPY
0,229

Yolcu Potreler

YolcuDergisi Sayi 109 Portre | İsa ARAR

Portre | İSA ARAR

YolcuDergisi Sayi 102 Portre | Marilyn BUCK

Portre | MARILYN BUCK

YolcuDergisi Sayi 103 Portre | ALIYA

Portre | ALIYA

YolcuDergisi Sayi 104 Portre | Teoman DURAL

Portre | TEOMAN DURALI

YolcuDergisi Sayi 108 Portre | Fetva TUKAN

Portre | FETVA TUKAN

Yolcu Seyir Defteri

Seyir Defteri: 109

Seyir Defteri: Söz 2

Seyir Defteri: Söz 3

Seyir Defteri: Söz 4

Seyir Defteri: Söz 5

Heybe & İstikamet