YUSUF TOSUN

RÖPORTAJ | SELÇUK KÜPÇÜK

Yazar Yusuf Tosun içerisinde kendisinin de bulunduğu 90’11 yılların Kayıp Kıışağı’nı sorguladığı yeni kitabı “Kayıp Kuşağa Mektııp”(Çıra Yay.) ile geç kalınan bir hesaplaşma ve özeleştiri sürecini başlatıyor. Çocuklukları 1980 darbesinin hemen ardından gelen ve hem Türkiye’nin, hem de dünyanın yaşadığı hızlı dönüşüme tanık olan bu kuşak, kendinden önceki politik kuşakların belki de son temsilcisi idi. Çünkü onun ardından gelen ve bütünüyle tüketim ve bilgisayar kültürünün ürettiği yeni bir dil ile kendisini ifade eden kuşağın dünyayı değiştirmek gibi büyük söylemleri yok. Bu anlamda Kayıp Kuşak politik olanla, politik olmayan iki kuşak arasında kalan bir ara kuşaktır aynı zamanda. Yazar Yusuf Tosun ile bu Kayıp Kuşağı merkez alan kitabı üzerine konuştuk

Çocukluk ve ilk gençliklerini 80’lerde geçirip, 90’ların dünyasına katılan kuşağı “Kayıp Kuşak” olarak adlandırıyorsun. Niçin kayboldu(l) bu kuşak?

Dünya literatürüne X Kuşağı olarak geçen bu kuşağın öncelikle zihin dünyasını iyi okumak gerekir. Akabinde söz konusu tarihlerde dünya genelinde yaşanan hadiseleri ve değişimleri göz önünde bulundurmak lazım. Çünkü hem eşya, hem de canlılar sürekli bir değişim ve tekâmül halindedirler. Aslında söz konusu “kayıp kuşak” kaybolmadı, sadece kendi aralarındaki ahengi ve irtibatı kopardı. Çok büyük misyonları yüklenen bu kuşak, bir o kadar da tecrübesizdi. Hem değişen şartlarla birlikte kendi iç dünyalarında yıllardır geliştirip büyüttükleri düşüncelerle çelişmeye başlaması, hem de değişen ve gelişen şartlara uygun düşünce ve uygulama üretememeleri ve tabii ki en önemlisi de dış etkiler bu kuşağın yavaş yavaş sahneden çekilmesine yol açtı. Sahneden çekilmesi yok olduğu, kaybolup gittiği anlamına gelmiyor tabii ki. Sadece sözün ve eylemin gücünü yitirdiler. Biraz daha bireysel hayata dönüp ayakları üzerinde durmaya çalıştılar. Belki de gençlik yıllarının uçarı halleri, yerini daha olgun ve daha ayakları yere basan bir sürece zorladı onları. Kesin yargılarda bulunmak zor. Çünkü bu süreç henüz devanı ediyor. Yani başlayıp bitmiş bir dönemden bahsetmiyoruz. Örneğin o meşhur 68 kuşağı için artık daha sağlıklı değerlendirmeler yapabiliyoruz. Çünkü 68 kuşağı, yaş itibariyle artık miadını doldurmuş durumda. Geçmişte yaşanan bazı somut belge ve tanıklar az çok 68 kuşağını anlaşılır kıldılar. Ancak X kuşağı, yani Kayıp Kuşak için öyle mi? Değil tabii ki…Sadece sesli bir süreci yaşıyor kayıp kuşak. Gençlik yıllarında, içlerinde berkittikleri bir takım duygu ve düşünceleri seslendirme ortamı bulamayan, türkülerini henüz seslendirenleydi bir neslin oyunlarının yarıda kesilip, ses tellerinin kısıklaştırılması nazarımda o neslin kaybolduğu anlamına geliyor. Bu nedenle de dünya literatüründe X kuşağı olarak tabir edilen kuşağı, özelde KAYIP KUŞAK olarak adlandırdım.

Bu nedenle de kaybettiğim kuşağa mektuplar yazmaya karar verdim. Mektup yazacağını ama, elimde herhangi bir adres yok. Mektup yazacağını bir isim de yok. Ancak kaybolan bir kuşak var gözlerimin göremediği… Nerde mi kayıp? Yurtiçinde, yurtdışmda… “Yeryüzünde, yeraltında… Köyde, şehirde, metropolde… Caddede, sokakta, evde… Ticarette, bürokraside, camide, kahvede… Sinemada, tiyatroda, gazetede, dergide, radyoda, TV’de, internette, cep mesajda… Benim/senin görebildiği, göremediği her yerde. Ama sonuçta: HÎÇBÎRYERDE… Evet… Heryerde ama hiçbiryerde… Ne acı değil mi? İşte ben, ilk gençlik hevesimi paylaştığını ve aslında halen de paylaşmaya devanı ettiğim o “kayıp kuşağa mektup” yollamaya karar verdim. Adressiz mektuplarını sahibine belki ulaşır, belki ulaşmaz… Zarfın kapağı belki açılır, belki açılmaz… Acı, tatlı bir dönemi mektuplarla tarihin boşluğuna bırakmaktır benimkisi. İçimdeki içi dolu şişeyi denizin kumsalına atmak gibi bir şey. Belki açılır, belki açılmaz o şişenin kapağı.

Kısacası; bu kuşağın duygu ve düşüncelerini seslendirememesinin bir değil, bir çok nedeni olmakla birlikte en önemli sebebinin -en genelde-; hızla gelişen ve değişen şartlara ve dünya politikalarına göre kendi fikir, düşünce ve eylemlerini güncelleyememeleri olarak görüyorum. Bunun yanı sıra yaşadıkları bireysel serüvenin, içinde fazlasıyla abarttıkları hayallerin ve farkında olmadan (bilerek veya bilmeyerek) oyunun bir parçası olarak sahnede olmalarının da altını çizmekte fayda vardır.

Peki 2000’lerde genç olanların (ki sen bunlara Kayık Kuşak diyorsun) içinde bulundukları halden kurtulabilmesi için, bir evvelki kuşağa (yani Kayıp Kuşağa) ihtiyacı olduğunu öne sürüyorsun kitabında. Bu pratikte nasıl mümkün olacak, bu iki kuşak nasıl bir araya gelecek?

Konunun açıklığa kavuşabilmesi için öncelikle Kayık Kuşaktan ne kastettiğimi ifade etmem gerekiyor: Dünya literatüründe Y kuşağı olarak adlandırılan kuşağa ben özelde KAYIK KUŞAK diyorum. Y- Kuşağı nitelemesi, İngilizce “Generation “Youtlı” yani “Genç Kuşak” dan geliyor. “Yauth” (genç) kelimesinin ilk harfi (-Y-) ile ‘Y- Kuşağı” olarak nitelenen bu kuşağın en belirgin özelliği; “tüketime düşkün” bir nesil olmasıdır. Bu nedenle de; bu nesli “Yes Kuşağı” olarak da tanımlamak mümkün. Bir bakıma evetçi ve yiyici/tüketici kuşak yani. Teknolojinin hızlı gelişim döneminde büyüyen bu kuşak, özellikle bilgisayara düşkünlüğü ile biliniyor. Bu nedenle de; “bilgi”yi, derinlemesine araştırmaya girmeden, hazır tüketmeye yatkın bir kuşak. Bu kuşağa Bilgisayar, Internet Kuşağı da demek mümkün. Yapılan araştırmalar bu kuşağın değişime hızla ayak uydurduğunu da gösteriyor. Belki de bu kuşağın tam belirgin olmamakla birlikte en önemli özelliği; “parayı, prestijin önünde” tutuyor olnıasıdır.YKuşağı, tamamen teknoloji üzerine kurulu bir nesil görünümünde. Bu nedenle de bu nesli irdelerken, teknolojiyi göz ardı etmemek gerekir. Bu kuşağı anlamanın en büyük gizi de burada yatıyor zaten. Çünkü; tamamen teknolojiyle içli-dışlı büyüyen bu neslin gelişimi, teknolojiyle doğrudan ilintilidir. Kimi zaman soğuk bir makine edasıyla insanlara ve olaylara yaklaşırken, kimi zaman da bir arı çalışkanlığıyla işe koyulduğunu görmek mümkün. Bu kuşakta insandan eşyaya, metafizikten maddeye doğru bir sapma söz konusudur. Dolayısıyla dünyaya, eşyaya, yaratılışa, insana ve insanın görünmeyen boyutuna karşı oluşan reflekslerde büyük bir değişim söz konusudur. X- Kuşağı yaş itibariyle zirveye doğru tırmanırken, arkasından özellikle iş dünyasında bu teknoloji nesli geliyor. Önümüzdeki 5-10 yıl içerisinde birçok önemli sahada söz konusu Y-kuşağıyla karşılaşacağız. Belki de yavaşa yavaş X Kuşağı geçmişten devraldığı bayrağı bu kuşağa devredecek. Bir ara kuşak olan X kuşağının, bayrağı Y kuşağına çok sağlam koşullarda devretmesi gerekir. Çünkü Y-Kuşağı, kütüphane ve kitapla bağı çok zayıf olan bir nesil… Eler türlü gereksinimini Bilgisayar ve Internet üzerinden sağlıyor. Bu nedenle de bireysel yaşama daha çok önem veren bir kuşak. Toplumdan kopuk bu kuşağın, kendi başına geçirdikleri zamanı ise hayli çok. Dolayısıyla geçmişle bağını koparmaya müsait bir nesil. Geçmişin sağlam temelleri üzerine oturmayan bir neslin zemini ise kaygandır.

Bu kuşak yaşadığı ortanı ve geçirdiği evreler gereği de eğlenceye çok düşkün bir nesil görünümünde. Yaşadığımız çağın en büyük vebası da bu değil mi zaten. Çalıştıkları ortamları da kendilerine, kendi yaşam tarzlarına benzetmek isteyen bir kuşakla karşı karşıyayız. Aslında farkında olmadan çok kısa sürede, kendi ellerimizle bizden çok farklı bir nesil oluşturduk. Belki yapılmak istenen de buydu. Bahsedilen teknoloji neslinin duygu, düşünce ve idealde büyük değişimler yaşadığını anket ve analizler çok açık bir şekilde göz önüne koyuyor.

Böyle bir durumda en büyük görev Kayıp Kuşağa düşüyor. Kayıp kuşak ile Kayık Kuşak duygu, düşünce, ideal, yaşam tarzı olarak birbirlerine çok uzak olmakla birlikte; fiziksel olarak birbirine çok yakın ve birbirinin devamı iki kuşak… Pratikte bu iki kuşağın bir araya nasıl getirileceğini soruyorsunuz. Bu uygulama pratikte mümkün ama Kayıp kuşağın bu sorumluluk ve duyarlılığın bilincine olması; kayık kuşağın ise bu anlamda uyarılması gerekiyor. Bu anlamda da heyecan verici, gençliği cezbeden yeni bir senteze ihtiyaç var. Tabii ki bu dönüşüm, büyük ölçekli ve uzun soluklu bir proje. Kendi öz bağlarından kopma tehlikesiyle karşı karşıya bu yeni nesle, asli görevlerinin mutlaka hatırlatılması ve dünyanın sadece “oyun ve eğlenceden ibaret olmadığının” farkına vardırılması gerekiyor. Aksi taktirde, millet olarak büyük bir uçurumun kenarına doğru itildiğimizin altını çizmekte fayda vardır.

Bunun öncelikli şartı da; Kayıp kuşağın yeniden ayağa kalkıp silkinmesidir. X kuşağından Y kuşağına ince bir geçişin yaşandığı bu süreçte, Y Kuşağını harekete geçirecek olan grubun da Kayıp Kuşak olduğunun tekrar hatırlatmakta fayda görüyorum. Bu uygulama mümkün

Bu kendilerine mektuplar yazdığın Kaytp Kuşak, 90’larda taşıdığı dünya tasavvurunu bir kenara bırakmış iken, yeniden aynı duyarlılıklara bürünerek geri dönmesi ve bahsettiğin Kayık Kuşağa omuz vermesi ne kadar mümkün sence?

Benimkisi sadece bir hatırlatma ve sorumluluk bilincini içinde barındırıyor şüphesiz. Bir bakıma benim de içinde bulunduğum süreci, sadece kendi cephemden ele alıyorum. Bu bir seferberlik çağrısı değil tabii ki. Sadece hala devam eden çeyrek asırlık bir süreci kendi bakış açımla içine biraz da duygusal boyut katarak kayıt altına almaya çalıştım. Tabii ki bir sosyal bilimci değilim ama her duyarlı insan gibi ben de sosyal hayatın içinde bir insanını. Elimde hiçbir adresi olmayan ve dostlarını diye hitap ettiğim kayıp kuşağın 90’h yıllarda taşıdığı duyarlılığı tamamen kaybettiği düşüncesinde değilim. Sadece üstü zamanla küllenen ama her zaman güncellenmeye müsait duygu, düşünce ve ideallerin hala canlı olduğunu düşünüyorum. Bir insanın yıllarca emek verdiği, büyüttüğü, geliştirdiği değerlerinin bir anda kaybolması mümkün mü hiç? Olsa olsa o duygu ve düşünceler bekleme odasında sahibini arıyor olabilir. Kaldı ki; geçmişte kayıp kuşağın seslendirmeye çalıştığı bir takım duygu ve düşüncelerin bugün uygulama zemininde olduğunu da vurgulamak gerekir. Kayıp kuşak, hızlı savrulmanın vermiş olduğu sersemlikle hala kendine gelemediği için evrinıleşip geliştiğini, bu dönemde çok avantajlı bir pozisyonda olduğunu tanı olarak göremiyor aslında. 1980’lerden günümüze hızla değişen şartların olumlu bileşkesinde en büyük payın bu kuşağa ait olduğunu unutmamak gerekir. Bugün 10-20 sene öncesine göre olumlu yönde toplumsal bir gelişme söz konusu olmuşsa; -ki ben olduğunu düşünüyorum- bu olumlu değişmede bu süreci yaşayan önder, cemaat, parti, dernek, vakıf… gibi bütün toplumsal yapılanmaların etkisi büyüktür. Ancak bu mektuplarda vurgulanmak istenen; bu süreçte iyiye doğru tırmanışın bir takını sapmalar yaşadığı ve yeni neslin bu duyarlılığını kaybettiği dile getirilmeye çalışılıyor. Bu nedenle de çıtayı daha yükseğe koymamız gerektiği yönünde bir sorumluluk ve hatırlatmayı da içeriyor. Sonuç itibarıyla siyasal bir dille konuşacak olursak; AKP’yi bugün iktidara taşıyan yegâne unsur; geçmişte muhafazakâr duyarlılığı üst düzeyde olup, bu hedeflerini tanı olarak gerçekleştiremeyen grup, cemaat, parti, dernek vakıf, kulüp., gibi toplumsal yapılanmaların/kesimlerin görünür/görünmez destekleri değil midir? Bu sosyal vaka aslında görülmezlikten geliniyor. Çünkü, tanı olarak ölçülebilir bir durum da değil. AKP çizgisi ne yaptı? 1980’lerle birlikte gelişen bu muhafazakâr yükselişin sosyolojik yapısını iyi tahlil etti ve orta düzeyde bir çıta ortaya koyup bu yükseliş ibresini sabit bir değerde tutarak kendi lehlerine çevirmeyi başardı. Bu durumun iyi mi, yoksa kötümü olduğu konusu ayrı bir tartışma tabii ki.

Böyle bir durumda birçok ideal sahibi kişi de hayal kırıklığına uğradı haliyle. İşte benim ifade etmek istediğim husus da bu noktada devreye giriyor. Biz Ashab-ı Kelıf gibi daldığımız uykudan kalktığımızda elimizde artık geçerliliğini yitirmiş akçelerle alışverişe çıkmamalıyız diyorum. Başımızı devekuşları gibi kuma saplayıp durmamalıyız. Maalesef bazı kesimler hala bu psikolojiyi yaşadıkları veya kendilerine yaşatıldığı için labirentin içinde kaybolmuş dürümdalar ve rüzgârın önündeki yaprak gibi her tarafa savrulmaya müsaitler. Öncelikle geçmişte yaşanan duyarlılığı, aradan geçen süreci de iyi okuyarak yeni hale uyarlamak gerekir. Eğer bu şekilde doğru bir değerlendirme yapılabilirse, 1990’larda hızla büyüyen dünya tasavvurunun bugün insanlığın lehine çevrilerek faydalı hale getirilmesi mümkündür. Bunun için de hem toplum, hem de birey olarak yaşadığımız serüveni iyi tahlil etmeli ve daha yerli bir bakış açısıyla geçmiş bilgi ve tecrübelerimizi insanımıza faydalı hale getirmeliyiz

Betice kitabının mektuplardan oluşmasının da simgesel bir anlamı var. Çünkü bahsi geçen 90’lann genç kuşağı aynı zamanda mektubu son kez yazılı iletişim kurmak için kullanan kuşaktı. Ardından gelen gençler bütün iletişimlerini senin de söylediğin gibi internet üzerinden yapıyor. Mektup ve bu Kayıp Kuşak arasındaki ilişkiyi nastl okumamız gerekli?

Daha önce satır aralarında da ifade ettiğim gibi Kayıp Kuşağa mektup türüyle pusula göndermemin elbette ki simgesel bir anlamı var. Birincisi; sizin de ifade ettiğiniz gibi teknolojinin hızla gelişmesi ve iletişimde büyük mesafeler alınması neticesinde mektup yavaş yavaş hayatımızdan çekildi. Bu çalışmamın yan hedeflerinden biri, bir dönemin önemli iletişim aracı olan ve hatıralarımızda önemli bir yeri olan mektuba dikkat çekmek olmakla birlikte temel hedef; mektupların içeriğinde yer alıyor. Bu kuşağın mektubun son aktif kullanıcıları olmasının benim böyle türe yönelmemdeki etkisini hatırlatmakta fayda vardır. Bunun dışında mektupla kayıp kuşak arasında çok özel bir bağ yok. Aslında mektup, adresi ve isimleri belli olan yerlere gönderilir, ancak benim gönderdiğim mektuplar isimli ve adresli değil. Ama en genelde mektupların bir hedef kitlesi var tabii ki. Bu hedef kitlesi de, özelde bu dönemi bizzat yaşayan ve Kayıp Kuşak olarak adlandırdığım kesim, genelde ise tüm insanlıktır. Çünkü tarihe not düşen “yazı’nm böyle esrarengiz bir yönü var.

Çalışmamın birinci mektubunda mektup türüne ve bu mektupların gönderiliş amacına değiniyorum. Bu çalışmayı yapmaya karar vermeden önce başka türlerde de aynı meramı ifade etmeyi düşündüm. Mesela; bu dönemin romanının yazılmasını çok arzu ediyordum. Bununla ilgili biraz çalışma da yaptım. Daha sonra ayın arzuların başka dostlarda da oluştuğunu öğrendim. Romanın hem bu dönemin yaşadıklarını, hem de yaşamayı isteyip de yaşayamadıklarını anlatması bakımından iyi bir fikir olduğu düşüncesindeyim. Açıkçası kendimi bu konuda yeterli görmedim. Bu anlamda özellikle bu kuşak içerisinde usta bir kalemin kayıp kuşağın romanını mutlaka yazmasını istiyorum. Yazılamamsmın bir eksiklik olacağını düşünüyorum. Bir parça da olsa bu dönemi kaleme alanlar var. Mesela en son çalışmalardan biri Cihan Aktaş’m “Seni Dinleyen Biri” adlı romanı. Daha önce Ahmet Kekeç ‘Yağmurdan Sonra” çalışmasını yayınlamıştı. İnci Aral’ın “Safran Sarı” isimli romanı bu alanda kaleme alman çalışmalardan biri. İşin doğrusu bu ve benzeri kıymetli çalışmaları kendi açımdan doyurucu bulamadım. Belki daha önce de ifade ettiğim gibi, Kayıp Kuşağın serüveni hala devanı ediyor. Devam eden bir sürecin sıcağı sıcağına kayıt altına alınması çok zor. Mesela 68 kuşağının kişisel roman ve sosyolojik tahlil içerikli eserleri 40. yılında ancak derli toplu bir şekilde yapılmaya başlandı. Buna rağmen hala 68 kuşağı ile ilgili açıklık bekleyen taraflar yok değil. Mesela 68 kuşağının sağ bakış açısıyla sol bakış açısını öpüştürdüğünüzde ciddi çelişkiler görüyorsunuz. Bunun gibi Kayıp Kuşağın da farklı açılardan resimlerinin çekilmesinde fayda vardır. Kısacası; kayıp kuşağın mektup türüyle ele alınması sadece bir araçtır, amaç değil. Asıl amacı söz konusu mektupların içeriğinde aramak gerekir.

Bahsettiğin bu kuşağın içinde yer alan isimlerden birisi de kuşkusuz setisin. Ve hatta doğum tarihleri birbirine yakın olan hepimiz aynı zihinsel ve pratik sürece dâhil olduk. Sen kendi kişisel tarihin açısından bu kuşak ile irtibatını nasıl değerlendiriyorsun, sen neresinde duruyorsun bu kuşağın?

Hem tarihsel süreç itibariyle, hem de zihinsel olarak bu kuşağın serüvenine ortak biri olarak çok fırtınalı bir dönemi geride bıraktığımızı söyleyebilirim. Aslında doğum tarihleri itibarıyla bu sürece dâhil olanların hepsinden birbirine benzer hikâyeler dinlemek mümkün. Belki de bir fotoğrafın kayıp parçaları gibi bu sürecin hikâyeleri bir araya getirildiğinde anlamlı bir resmin ortaya çıkması mümkün olabilecektir. İşte o zaman da, bu kuşağın neresinde durduğumuz daha anlaşılır hale gelecektir. İşin doğrusu gençlik heyecanıyla bu kuşağın duygu ve düşüncelerini paylaşan biri olarak doğum tarihi itibariyle bu kuşak içerisinde yer alıyorum. Bu kuşağın doğumundan çok sahneden çekilme safhasına şahit oldum. Ve akabinde; hem Türkiye’de hem de dünyada çok kısa sürede büyük değişimlerin yaşandığına tanıklık ediyor benim kuşağım. Bu hızlı değişim ve evirişimin canlı tanıkları olmamız hasebiyle tesirli bir şoklaşma yaşadı bu kuşak. Bu durum söz konusu kuşaktan birçok kişinin psikolojisinin bozulmasına bile yol açtı. Öyle ki; 1980 öncesinin bütün sefaletini iliklerine işlercesine yaşayan bu kuşakla; tamamen teknolojinin ve konforun ürünü olan 2000 kuşağı arasında çok ciddi bir iletişim problemi yaşandı ve hala da yaşanıyor aslında. Bir defa birbirinin devamı bu iki kuşağın damak tatlarından tutun da yaşam felsefelerine varıncaya kadar çok ciddi ayrışmalar, farklılıklar söz konusu. Yani konuşulan dil farklı. Bununla ilgili çok ciddi bilimsel araştırmalar var aslında. Mektuplarımda bu araştırmalardan bir parça bahsettim. Bu nedenledir ki; kendimi mensubu hissettiğim bu kuşağın ciddi bir vebali var yeni kuşaklara karşı. Çünkü; bu yeni kuşak birdenbire ortaya çıkmadı. Bu yeni kuşağın şikayetçi olduğumuz yönleri varsa -ki öyle- tez elden hal çareleri de bulmamız lazım. Aksi taktirde yeni nesillere karşı vazifemizi hakkıyla yerine getirememiş oluruz.

Evet. Kendimi bu kuşağın içerisinde biri gibi hissediyorum ama, inanın neresinde olduğumu ben de bilmiyorum işin doğrusu. Sadece tarihsel süreç itibariyle bu kuşağın sahneden çekilme faslına şahit oldum.

Gençliği 70’lere denk gelen ve Kayıp Kuşağın öncülleri olanlar büyük oranda bir özeleştiri sürecine giremedi. Hâlbuki ben asıl söyleyecek sözü olanların bu 70 kuşağı olduğunu düşünmüşümdür hep. Ama onlar bir özeleştiri geleneği devretmediler bizlere. Bahsettiğin Kayıp Kuşak sence teorileri, pratikleri, önderleri, grupları, cemaatleri, partileri ile hesaplaşabilecekler mi?

Hem yaş, hem de misyonları itibariyle miadını dolduran o meşhur 68 Kuşağı zaten yapay bir kuşaktı bana göre. 1968 bahar mevsiminde Paris’teki Sorbonne Üniversitesi’ni işgal hareketiyle başlayan olaylar yeni bir akımın oluşmasına neden oldu. Daha doğrusu 2. Dünya Savaşı doğumlu gençlik, kendi kimliğinin arayışına girdi. Bu başkaldırı ve özgürlüğü arayış hareketi dünyanın dört bir yanında yeni sosyal hareketlerin de başlangıcı oldu aynı zamanda. Sorbonne Üniversitesiyle başlayan bu başkaldırı hareketi bir anda bütün dünyada kapitalist düzene karşı başkaldırı hareketine dönüştü. Ancak bu evrensel başkaldırı ve özgürlüğü arayış hareketinin Türkiye’ye yansıması çok farklı oldu. Türkiye’de 68 kuşağı olarak ifade edilen kuşak, 6. filoyu protesto ile başlar ve 12 Mart darbesi ile sona erer. Ancak uzantıları günümüze kadar gelmiştir. Bugünden geriye doğru tarafsız bir okuma yaptığımızda Türkiye’de 68 kuşağının, askeriyeye darbe koşulları oluşturma peşinde koştuğunu görürüz. O dönemi yaşayan ve başaktör rolünde olanların bugünkü itiraf ve açıklamaları da bu tezimizi doğruluyor. Ancak sağlıklı bir özeleştirinin hala yapılamıyor olması, 68 kuşağının gerçek yüzünü perdeliyor bana göre. Gençliklerini 70’li yıllarda geçiren kuşağın o zaman da şimdi de hala algılayamadıkları husus; işte söz konusu sağlıklı özeleştiri ve muhasebenin olmayışıdır. Zaten toplum olarak da özeleştiri geleneğimiz pek yok. Eğer bu anlamda ayakları yere basan, gerçekten Türkiye’deki gelişim, değişim ve ilerlemeye katkı sağlayıcı gençlik hareketleri olmuş olsaydı, bugün daha ileri seviyelerde olacağımız muhakkaktı. Her on yılda bir gelenekselleşen darbeler, toplum olarak bizi sürekli gerilere sürüklemiştir. Bu yönüyle de geçmiş tarihimizi ibretle ve ince bir muhasebeye tabi tutarak okumamızda fayda vardır. Türkiye’nin gençlik hareketi bakımından en pik dönemlerinden biri olan 1970’li yılların sağlıklı bir analizine ihtiyaç hisseder durumdayız. Özellikle toplum bilimcilerin bunu sağlıklı bir şekilde analiz etmesi gerekir.

Kayıp kuşağın kendi önderleri, grupları, cemaatleri, partileri… vs. ile hesaplaşıp hesaplaşamayacağım veya sağlıklı bir özeleştiri yapıp yapamayacağını zaman gösterecektir. Çünkü hala süreci devanı eden bir kuşaktan bahsediyoruz. Ama öncelikle yaş itibariyle bu kuşağa dâhil olanların kendilerini bireysel bir muhasebeye tabi tutmaları şarttır. Akabinde içinde bulundukları sosyal ortanı ile hesaplaşmaları lazım. Bu muhasebe ve hesaplaşma, körün fili tarifi şeklinde olmamalıdır. Unutulmamalıdır ki, yapıcı ve onarıcı bir özeleştiri, geçmişteki yanlışları da bertaraf eder.

* KİMDİR
1972’de Adıyaman’ın Kâhta ilçesinde doğdu. İlk, Orta ve lise tahsilini 1979-1991 yılları arasında Adıyaman’da tamamladı. İTÜ İnşaat Fakültesi’nden 1996’da İnşaat Mühendisi olarak mezun oldu. Birçok dergi ve gazetede ürünleri yayınlandı. Yazarın yayınlanmış; ÇETELE (Birey Yay. -Mart 2003), DÜNDEN YARINA İZ BIRAKANLAR (Birey yay.- Ekim 2005), OKUMA YAZMANIN NEYİ OLUR? (Çıra Yay.-Mart 2006), İSYAN NOTALARI (Çıra Yay. – Nisan 2006), YALNIZLIĞIMA SÜKUT (Çıra Yay. – Mart 2007) eserleri bulunmaktadır. İstanbul Büyükşehir Belediyesi İSKİ Genel Müdürlüğünde yönetici olarak çalışan yazar, evli ve iki çocuk babasıdır.

Exit mobile version