
Yeni kitabınız “Hay Hay Hayat”, Ebabil Yayıncılık tarafından yayınlandı. Hayırlı olsun diyelim. Neden ‘Hay Hay Hayat’? Hayata hayhay mı diyorsunuz, bu şekilde?
Teşekkür ederim. Coşkulu bir ”evet”i, gönülden bir kabullenişi, emre âmâde oluşu ifade eden “hayhay”ıYazım Kılavuzu bitişik yazmamızı istiyor. Hay Hay Hayat’ta bitişik yazılmadığına göre, sözünü ettiğiniz anlam ilkanda akla gelmez. Ama ikinci anda, üçüncü bakışta düşünülebilir. Elbette ilk anda bir çağrışım olarak zihne düşmesi de mümkündür ve bunu sizin sorunuz da gösterdi.
Doğrusu, bundan hiç şikâyetçi değilim. Fakat “Evet, hayata hayhay diyorum, onun getirdiklerini hoş karşılıyorum.” desem, hemen şu soru çıkacaktır ortaya: “Hangi hayat?” Ve belki bu sorudan da önce “Hayat nedir?” diyeceksiniz ve söz uzayacak. Üstat Necip Fazıl’ın “Hayat mayat diyorlar / Benim gözüm mayatta / Hayatın eksiği var / Hayat eksik hayatta” dörtlüğünü hatırlayacağız ve hayatın farklı ve çelişik anlamlan bulunduğunu düşüneceğiz.
Bu arada bir parantez açabiliriz. Endonezya’dan bir sufi müzik topluluğu, Debu, Sarayda isimli bir şarkı söylüyor, dinlediniz mi? “Hayat bir büyük bilmece / Zor değil, cidden kolaydır / Sultan hâzinesi sende / Bu gönül O’nun saraydır” diyorlar. “Cidden” kelimesini söyleyişleri pek hoşuma gidiyor. “Onun sarayıdır” yerine “Onun saraydır” deyişlerindeki acemiliği bile sevdim.
Hay Hay Hayat’a gelirsek, bu adı seçişimde Allah’ın güzel isimlerinden olan ve dirilik, canlılık bildiren “Hay” ismini düşündüm, ki “hayat” dediğimiz “dirim” de aynı kökten geliyor. Biliyorsunuz, Deistler de yaratıcı bir Tann’ya inanırlar ama onların Tanrısı, bir tür “izleyici”dir. Oysa bizim inandığımız Tanrı, Hay ve Kayyûm’dur ve bize şah damarımızdan daha yakındır. (Elbette şeytan da damarımızdaki kan gibi içimizde dolaşmaya çalışır: İnsan olmak kolay mı?)
Bir de şu var: “Hay!” bir ünlem, bir sesleniş. İnsanın ciğerlerinden başlayan bir hamle girişiminin komutu sanki: “Hay de!”yi “Haydi” yapmışız: Başla ve durma! Başla ve bitir!
Ünlemler, duruma göre değişik ses tonlarıyla söyleniyor ve anlamları daona göre belirleniyor. Meselâ “hay” derken bir teşvik veya coşkuyu da, birçağrıyı da, belki bir yazıklanmayı da dile getirebilirsiniz: “Hay Allah!” Bir aksilik de olabilir, bir müjde de…
Hay ünleminin ezanlardaki “salât” ve “felâh” çağrısının başındaki “Hayye” ile aynı olduğunu da hatırlayalım: Haydin namaza! Haydin kurtuluşa!
Şunu da belirtmem gerekir: Kitabın adını Hay Hay Hayat koyarken, düşündüğüm noktalardan biri de, âdeta kekeme gibi “Hayat” demek isteyen ama diyemeyen bir kekeme gibi davranmak ve önce “hay”, “hay” ve nihayet “hayat” demeyi başarmış olmak… idi.
Ayrıca -kitapta da anlatıldığı gibi- evin önündeki ‘hayat’ var, (Vardı mı demeli yoksa?)
Bu isim bahsini uzatmak mümkün, daha pek çok şey söyleyebilirim ama bu kadarıyla yetinelim. (Lâf aramızda, bu kadar uzun açıklamayı Osman Özbahçe’ye bile yapmamıştım!)
Yazılarınızda gündelik hayatımızdan şairlerimize, sokaklarımızdan camilerimize, çocuklarımızdan ninelerimize kadar birçok şey, hiç de yabancısı olmadığımız bir bakış açısıyla sunuluyor. Yerel olmaya, yerli olmaya dair yoğun bir güç buluyoruz yazılarınızda. En azından biz böyle bir hava alıyor ve ferahlıyoruz. Bu durum isteğinizle olan bir şey midir, yoksa zaten hayatınız mı yansımaktadır yazdıklarınıza?
Değerlendirmeniz için gerçekten teşekkür ederim. “Ferahlıyoruz” demenize çok sevindim. Bizim yazarların çoğunda kasvetli, sıkıcı, bunaltıcı veya yücelmeliyiz, yüceleceğiz, yücelteceğiz derken gerçeklikle bağımızı koparan, kopartan, koparttıran ve olağan bir insan olmayı neredeyse imkânsızlaştıran tavırlara, edalara, üslûplara sıkça rastlanıyor ve ben bunlardan çok rahatsız oluyorum. Yahu, biz burada ve insan olarak kimiz, ne yapıp ne edeceğiz; onu söylesenize!
Aslında yerlilik-yabancıhk meselesi de bununla ilişkili.
Ülkemizde -ve sanırım her yerde- bu meselenin iki boyutu var: Birincisi şu: Biz bu yeryüzünün ne kadar yerlisiyiz? Buraya ait miyiz ve burada ne işimiz var? Müslümanlar için bu sorunun cevabı pek de zor değil: ‘Yeryüzünde Allah’ın halifesi kılınmışız ve onun nâmına yeryüzünü gücümüz nisbetinde imar etmekle mükellefiz ve bu mükellefiyete ehliyet ve liyakat kesbetmemiz için gereken maddi ve manevi cihazlarla donatılmışız. İşimiz bu. Ancak biliyoruz ki, burası -yani dünya- bir aşağı âlemdir ve sadece âhiret dediğimiz ukbâya, sonsuz hayata hazırlanmamız için geçici bir yurttur, bir tarladır, bir sınav alanıdır. Onun için burada sınırsız ve mutlak mutluluklar yaşamayı istesek de başaramayız. Ama insanın tarlayı, tarlada döktüğü teri aşağılaması olacak iş mi?
‘Yeryüzü bana mescit kılındı” ne demek? İnsan, tapınağını hor görebilir mi?
Tabii ki, dünyapereset olmamalıyız, dünyada boğulmamalıyız ama Mevlânâ’nın dediği gibi, denizin üstünde bir gemi olarak dünyayı altımıza alabilmeliyiz.
Yediliğin öteki boyutu da, başka uygarlıkların -bu artık iki asırdır “muasır medeniyet” de denen Avrupa uygarlığı oluyor- çekimine kapılarak kendimizden kuşku duymuş, hattâ kendimizi inkâra yeltenmiş oluşumuz ve bu durumun getirdiği yabancılıklar, yabancılaşmalardır. Bu iş ülkemizde bir dönem gönüllü aydın özentileri düzeyinde kalmış ama özelikle cumhuriyet devriınleri sürecinde zor, hattâ “şiddet” kullanılarak olmuştur, – evet olmuştur, yani “oluşmamıştır” – ve aradan geçen seksen küsür sene, bu işin olmadığını, olmayacağını, olamayacağını göstermiştir.
Bu başarısızlığı kabul etmek istemeyen birtakım çevreler var ve Türkiye’nin Müslüman özünü bir ecnebî gözlemci kadar bile göremiyorlar. Türkiye Müslümandır. Halk İslâm’ı, Türk Müslümanlığı, kültürel Müslüman, şu, bu… deniyor. Bunlar kör olmayan herkesin kolayca görebileceği sosyolojik olgular. Asıl iş, kendisini ideolojik olarak da Müslüman görenlerin çabasında düğümleniyor. (“İdeolojik olarak Müslüman” tuhaf bir tabir oldu, değil mi? Olsun bakalım! Keşke sadece “Müslüman” dememiz yetseydi!)
Bazıları, efendim “din” ile “ideoloji” apayrı şeylerdir; dinin ideoloji hâline getirilmesi tehlikelidir, diyorlar. Bu görüşün haklı yanlan olmakla birlikte İslâm’ın beş şartının veya ne bileyim 32 farzın varolma ve yaşama şartlarını Müslümanlara kim, nasıl sağlayacak? Müslümanlar bunu hem kendileri, hem bütün insanlık adına talep etmekten vaz mı geçecekler?
Olur mu öyle şey?
İslâm’dan ve Müslümanlardan verili koşullara uyum sağlamak adına, akıntıya teslim olmalannı beklemek, çok saygısızca bir yaklaşım. Kaldı ki İslâm özünde “selâm’dır, “salâh”tır; onda “ikrah” yoktur ve olmaz, olamaz. İslâm’ı anlamayan veya yanlış anlayan “kötü Müslümanlar” bile İslâm’ı asıl yüce özünden uzaklaştıramazlar. Kurtuluşumuz da, insanlığın kurtuluşu da Müslümanların akıntıdan kurtulup kendi akımlarını, akışlarını sağlamalarıyla ve göstermeleriyle olacak. (Belki de bu, zaten ve esasen ve kesintisiz olup duruyor; ‘kurtuluş’a verilen anlama bağlı tabii.)
Kendimi baştan beri Müslüman ve yerli hissettim. Bu hissedişe lâyık ve uygun yaşayıp yaşamadığım, elbette sorgulanabilir. (Büyük Sorgu Günü pek yakın ve orada kimseye “miskaale zerratin” haksızlık edilmeyecek.),
İbrahim Demirci’yi dile verdiği hassasiyet ve önemle biliyoruz. Peki bu anlamda günümüzün ‘Türkçe’den adım adım uzaklaşma’ sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ben bu meselenin biraz abartıldığı, daha doğrusu asıl mecrası içinde değerlendirilmediği kanaatindeyim. Ülkemizde bazı çevreler bilerek, bazıları da bilmeden dil ile dini eşit görmeye ve göstermeye çalışıyor. Din ile dil bağı, onların sandığı kadar güçlü ve ayrıştırılmaz olsaydı, Arap âleminin bütünüyle ve iyi Müslüman olmaları gerekirdi, bir! İkincisi ve bence en az birincisi kadar önemli olan bir husus da şu: “Mâdemki “münafıklık” denen bir olgu ve “münafık” denen bir tip vardır; öyleyse, “dil” ve “dil ile ikrar” tek başına yeterli değildir, çünkü aslolan “kalb ile tasdik”tir. Hâl böyleyken, dile ve dilin kelimelerine dokunulmazlık, mutlaklık, kutsiyet izafe etmekte acele etmemeliyiz. (Allah Allah! Yanlış bir şey mi söylüyorum yoksa?)
Ülkemizde Türkçe öğretimi Osmanlı döneminde büyük ölçüde halka ve hayatın doğal akışına bırakılmıştı. Türkçenin resmî okul programlarına girişi yeni sayılır ve devletin tercihlerine göre şekillenmiştir. D. Mehmet Doğan’ın yeni kitabını biliyorsunuzdur. “Devlet Sözlük Yazar mı?” Yazmıştır ama halk yine bildiğini okumuştur. (Bu arada birçok evde Saidi Nursi’nin risaleleri yazılmış ve okunmuştur!)
Bence asıl ve büyük “uzaklaşma”, geçenlerde Nuray Mert’in bir konuşmasında dikkat çektiği -daha önce Alev Alath da sorgulamıştı bunu- “harf inkılâbı” denen “yazı devrimiyle” devreye girmiştir. Şimdi yapılması gereken, Türk çocuklarına atalarının bin yıldan uzun süre kullandıkları elifbayı öğrenme imkânını sunmaktır. Bu, tamamen isteğe bağlı, seçmeli ders şeklinde olmalıdır.
Avrupa’dan ülkemize ve dilimize giren kelimeler oldu, oluyor, olacak. Ben Oktay Sinanoğlu gibi ve kadar kötümser bakmıyorum meseleye. Türkçe de, milletimiz de yenilip yutulacak kadar güçsüz ve dayanıksız, dayanaksız değil bence.
Önemli olan, insanın ne dediğini, ne demek istediğini gerçekten bilmesi. Gevezelik, zevzeklik, özellikle de propaganda, dilin istismarını gösteren kötü şeyler…
Dil hususunda şikâyetçilik, mızmızlanmaya döndü iyice. Şikâyet için harcanan zaman ve emek, iyi şeyler neyse onları yapmaya hasredilseydi, çok daha iyi bir durumda olurduk.
Yeni Şafak gazetesinde her hafta severek okuduğumuz “Dil Burcu” köşenizi uzunca bir süredir göremiyoruz. Arlık gazetelerimiz bile bu uzaklaşmaya farkında olmadan yardım mı eder oldular?
Dil Burcu için söylediklerinize teşekkür ederim. Yeni Şafak’ta yazmaya başlamam, bir çeşit “emr-i vaki” olmuştu. Bırakmam da başka bir “emr-i vaki” oldu. Hayırlı olsun, hayırlısı olsun, diyelim. Gazetelerin dil açısından önemi elbette büyüktür. Fakat gazete öncelikle haber demektir ve gazeteler haber, habercilik dili bakımından değerlendirilmeli., Popüler dilin ötesinde asıl kültür dili, edebiyat dili, insanı zenginleştirecek dil; kitaplarda, dergilerde aranmalı.
Uzunca bir süredir şiirlerinizi okuyamıyoruz. Bildiğimiz kadarıyla en son Kökler dergisinde “Efendime Söylediklerim” başlığı altında, bölümler halinde bir şiiriniz yayınlandı ve bitti. Devamını bekleyelim mi efendim?
Bu soru, kabuk bağlamış bir yarayı, kabuğunu kaldırıp kanattı. Acı veren bir durum! Fakat rahmetli Akif İnan “Acılar umudu buldurur bize” demişti. İnşallah öyle olur. Şiir benim için özel bir şuur hâli ve o şuur; temizlik, saflık, arılık, içtenlik, büyüklük, adamş, aşk… gibi erdemler istiyor. Bunlar olmadan şiir olmazmış gibi geliyor. Ve yazık ki bunlar yok. (Yani, benden uzaklaşmışlar maalesef.)
Diyebilirsiniz ki, siz şiire yönelin, şiir onları getirir belki. Evet, bu mümkün. Belki. İnşallah! Ne zaman mı? “Şimdi değilse ne vakit?” mi?
Efendime Söylediklerim’i yazarken, birçok yerde şiir uçlarına, hem de sık sık rastlıyordum. Eminim, yine birçok yerde, görüntüde, davranışta, nesnede, olguda şiir uçları uçuşup duruyor. Ama onları görecek, toplayacak, biçimlendirecek yöneliş ve dikkat nerede?
İbrahim Demirci yazı ve şiirlerinin yant sıra, Arapça ve Fransızca’dan yaptığı çeviriler ve Osmanlıca’dan yaptığı sadeleştirmeler ile de bildiğimiz bir yazar. Günümüzde yapılan çeviriler hakkında, özellikle de şiir çevirileri hakkında neler düşünüyorsunuz?
Bu konuda bir değerlendirme yapacak kadar iyi bir okuyucu olmadığımı söylemeliyim. Elbette iyi çeviriler de vardır, kötü çeviriler de. İyileri alkışlamak, kötüleri eleştirmek gerekir. Yapılacak o kadar iş var ki..
Bu anlamda özellikle genç çevirmen arkadaşlara neler tavsiye ediyorsunuz?
Ben şahsen bilimsel veya didaktik metinlerin gerektirdiği alan bilgisini, terimleri tanımayı ve onlara hâkim olmayı ön şart sayarım. Edebî metinler bu bakımdan biraz daha esnektir. Yazann, şairin ne demek istediğini tam anlamıyla kavramadan çeviriye kalkışmamalı. Aslında bu dediğimi söylemek bile fazla ama öyle çeviriler görüyoruz ki, çevirenin bu işten hiç anlamadığım asıl metne bakmaya gerek duymadan fark ediyoruz. İfade daha ilk bakışta “Olmaz böyle şey!” demenize yetiyor.
Çeviride öteden beri söylenen şey şudur: sadakat ile güzellik çelişir; birinden birini feda etmek gerekir. Öyleyse, ikisini de feda etmeden bu işi başarmaya çahşmah. Zor ama zevkli bir iş.
Ahmet Haşim ile ilgili yoğun bir çalışma yaptığınızı duyuyoruz. Birkaç yerde de, Haşim ile ilgili yazılarınız yayınlandı. Böyle bir çalışmanız var mıdır? kür ise meyvelerinden bizler nasiplenebilecek miyiz?
Amasya’da çalışırken sevgili Mehmet Arslan’ın (O şimdi profesör!) kışkırtmasıyla Samsun’da yüksek lisans yapmıştım. O zaman uzunca bir süre Behçet Necatigil ile uğraştım. Konya’da da uzunca -hayır ‘upuzun’- bir süredir Ahmet Haşim ile boğuşuyorum. Doktora çalışması. İnşallah yakında bitireceğim.
Yolcu Dergisi okurlarına buradan duyurabileceğimiz yeni bir kitap, yeni bir haber, size dair bir yenilik var mıdır?
Söylenebilecek şeyler var ama söylemek istemiyorum. “Her gün yeni doğarız” diyor ya Yunus; günümüze bakalım, günümüzü dolduralım. Geçmişin de, geleceğin de hakkını en iyi “vaktin oğulları” vermişlerdir.
Teşekkür ederiz efendim.
Rica ederim. Asıl ben teşekkür etmeliyim: Sağolun!
*KİMDİR!
1956’da Konya’da doğdu. Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi(1978). Behçet Necatigil şiiri üzerine yüksek lisans çalışması yaptı, Ahmet Hâşim nesri hakkında doktora yapıyor. Edebiyat dergisinde şiir, deneme ve tercümelerle başlayan yazı hayatı, Edebiyat’ın kapanmasından sonra Millî Eğitim, Yedi İklim, Nar, Çerağ, Eylül, Bumerang, Okuntu, Hece, Kökler, Metafor, Kitap Postası ve Memleket Dergi’de sürdü. İbrahim Kardeş imzasıyla Yeni Şafak’ta Dil Burcu köşesini yazdı. Sipesifik.com, 40ikindi.com gibi internet ortamlarında çeşitli çalışmalarını yayımladı, yayımlıyor.
Yayımlanmış eserleri: Yanıklar (şiir / 1981), Ay Burcu (şiir/ 1998), Bu Camı Kim Kırdı? (oyun / 1996), Kafkas Yollarında (sadeleştirme, Ahmet Refik’ten / 1992), Güneşin Âyetine Uyarak Düş Görüyorum (tercüme, şiir, Adonis’ten /1995), İşgal Altında (tercüme, şiir, Nizar Kabbânîden, Turan Koç ile birlikte / 1996), Şimal Hâtıraları (aktarma, Celâl Nuri’den / 1997), Kutup Musahabeleri (aktarma, Celâl Nuri’den / 1997), Gazaba Uğramış Şiirler (tercüme, şiir, Nizar Kabbâni’den / 1997), Ben Beyrut (tercüme, Nizar Kabbânîden / 1999), Yaralı Yazılar (deneme / 2000), Hâtıralar (tercüme, Roger Garaudy’den, İshak Yetiş ile birlikte / 2004)