
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelam Anabilim Dalı Prof. Dr. İlhami Güler kendine ait İslami bir duruşu olan bir aydındır. O cesurdur; çünkü topluma rağmen toplum için kendi inandığı doğruları söylemekte bir an için tereddüt etmeyen biridir. Biz de ona içimizden geldiği gibi, aklımıza estiği gibi sorduk. İlk sorularımızla söyleyişimize bir yol çizmeye çalıştık, sonrasında sorduk, geçmişten günümüze geldik. Onun görüşlerine katılabilir ya da katılmayabilir, tartışmaya açık. Zaten o da bunu istiyor: Aklımızı kullanarak tartışmak. Tabi Kurani hakikatleri ve Muhammedi yöntemleri gözardı etmeden, karşılıklı saygı çerçevesinde. Ben bu söyleyişi keyifle yaptım, bu söyleyişinde çok şey öğrendim. Umulur ki söyleyişimiz zihni yarılamalara, yeni kapılar açtırmaya vesile olur. Vesselam…
Hocam farklı, sıra dışı görüşleriniz olduğunuzu biliyoruz. Öncelikle bize sizi “geleneksel Ortodoks Müslümanlıktan” ayıran sebepleri söyleyebilir misiniz?
Üç sebeple Sünnilik eleştirisi yapabiliriz. Birincisi, Kuran’da vaaz edilen politik tutum, tavır, teori ve pratikle, şura, emaneti ehline verme, adalet, kardeşlik, biat, ahlaki bir durum arz eder. Sünnilik dahi süreç içinde, dört halife dönemindeki kavgadan sonra oluşan politik parçalanmadan sonra oluştuğu için, o oluşan teorinin Kuran’dan ciddi biçimde farklılaşması, sapması söz konusudur. Neyi kastediyorum? Arapların antropolojik olarak tabiatında var olan kabilecilik, çapulculuk ve şiddete teşne olma, her ne kadar Kuran tarafından geriletilmeye, ortadan kaldırılmaya çalışılsa da bu başarılmadığından dolayı, yani kısa sürede (610-632) doğal olarak bir kavmin, binlerce yıl boyunca karakterine sızmış olan bu yapıların geriletilmesi zor olduğunda dolayı, bunlar olduğu gibi hortladılar. Hepsi tekrar geri geldiler. Dolaysıyla Haricilik, Şiilik ve Sünnilik tarzındaki politik ihtirastan doğan parçalanma, bir karpuzun ortadan üçe bölünmesi gibi bir olaydır. Sünnilik bunlardan bir tanesidir. Arapların yapısındaki yerleşik yapıyla ilgili olarak İbn Haldun bunları akide, kabile ve ganimet olarak nitelendirir. Bunlar olduğu gibi geri geldiğinden dolayı Sünniliği bu anlamda, Kuran’ın ortaya koymak istediği politik hedeften ve pratikten koptuğundan dolayı eleştiriyorum.
İkinci fıkıh usulü ile ilgili. Rey ehlinin, Ebu Hanife’nin, istihzanın, yani insan vicdanının yasamaya katılması gerektiğine inanıyorum. Şafi fıkıh usulünü kurdu er-Risale adlı eseriyle. Orda da yaptığı iş aslında ahdi kullanarak Müslüman aklını, Müslüman vicdanını devre dışı bırakmaktır, iptal etmektir. Temel kaynakları, Kuran’ı ve Sünneti mutlaklaştırmak, dondurmak ve insan aklını bunun içine katmamak. Fıkıh usulü esasları, Kuran, hadis, icma ve kıyastır. Bunların hepsi temelde Kuran’ın, temel iki kaynağın mutlaklaştırılması ilkesine dayanıyor. Dolaysıyla burada Müslüman insanın vicdanı Kuran’ın, nasların ışığında, Allah ve peygamberin yönlendirilmesi doğrultusunda yapılmadı. Bunun yerine kaynaklar mutlaklaştırıldı. Haliyle fıkıh çıkmaza girdi. Daha sonraları kitabına uydurma, hileyi şerriye buradan çıktı.
Üçüncü olarak teolojik bağlamda Sünniliğe eleştirilerim var. Maturidilik ve Mutezile başta olmak üzere, Maturidilik daha çok özgür irade ile Allah karşısında insanın bir aktör olduğu, sorumlu olduğu tarzında bir görüş vaaz ederken, Eşarilik bunun yerine ilahi kader kavramını kullanır. Yani “la faile illallah la khalide illallah” yani “Allah’tan başka fail, Allah’tan başka yaratıcı yoktur.” Yani insanın özgür iradesini büyük ölçüde elinden alan bir insan teorisi ortaya koyuyor. Dolaysıyla zaman içinde gümrah, özgür Müslüman insan yerine, kadük bir insan tipi ortaya çıktı. Bu teoriden dolayı özgür Müslüman insanın ortaya çıkması büyük ölçüde engellendi. Sünni zemin üzerinde dururken Şii ya da Harici olduğumu söylemiyorum ama bu saydığım üç gerekçeden dolayı Sünniliği eleştiriyorum.
Ankara Okulu diye bir ekol var. İslamiyet’i ziyadesiyle rasyonelleştirdiği, imanı ikinci plana attığı için çok eleştiri almakta. Siz bu konuda ne söylemek istersiniz?
Ankara Okulu Fazlur Rahmanın tarihselcilik görüşü üzerine kurulmuş bir yayınevi ve onun etrafında İslamiyat Dergisi Türkiye’de bir dönem yayımlandı. İslamiyat Dergisi çevresindeki olan insanlar da büyük ölçüde Fazlur Rahman’ın görüşlerinden etkilen, o doğrultuda görüş ileri süren, çalışmalar ortaya koyan insanlardan oluşuyor. Sonradan bu yayınevi olarak ortaya çıktı. Giderek bir düşünce ekolüne dönüştü. İslamiyat Dergisi ve Ankara Okulu Yayınevi’nin etrafında ortaya çıkan entelektüel performans aslına bakarsan Rey ehlinin devamıdır. Zaman içerisinde akıl lanetlendiği, tümüyle taklitçiliğe dayanan Sünnilik revaçta olduğu için, bu dergi ve yayınevi etrafında kümeleşen akademisyenler tekrar akla, vicdana, özgür iradeye vurgu yaptıklarından dolayı gelenekçiler ve muhafazakarlar tarafından eleştiriliyor. Zamanında aynı eleştiriler aklı imanın önüne koyduğu gerekçesiyle Mutezileye de yapılmıştı. Hayır, gerçek hiç de böyle değildir. Mutezile vahyin ışığında aklı aktif hala getirmeye çalışıyordu. Ama katı gelenekçiler bunu kaldıramadı, salt akılcı diye yaftaladılar. Öyle değil Mutezileyi okuduğunuz zaman onların Kuran’a ve Sünnete ne kadar saygılı ve bağlı oldukları görürsünüz. Ankara Okulu için de bu geçerlidir. Ankara Okulu’nda hiç kimsenin Kuran’a, Hadis’e, Sünnete her hangi bir reddiyesi yoktur. Sadece aklı ve düşünceyi ön plana çıkarmaya çalışıyorlar. Olay bu. Ondan dolayı böyle bir iftira ve töhmete maruz kaldılar.
Siz kendinizi bu Ankara Okulunun neresinde görüyorsunuz?
Ben içindeyim, kurucusuyum, üyesiyim.
Çağdaş bir İslam düşüncesinden (felsefesinden) bahsedebilir miyiz?
Bahsedemeyiz. Avrupa’nın Rönenans ve Aydınlanmadan sonra oluşturduğu düşünce ekolleri gibi İslamiyet’i tarihsel biçimiyle yorumlayan, düşünce üreten ekollerimiz yok; fakat tek tük insanlar var. Özellikle son yüzyılda İslam dünyasında birçok düşünür ortaya çıktı. Özellikle 1950’lerden sonra Kuzey Afrikalı merkezli birçok düşünür çıktı. Ebu Seid, Fazlur Rahman, Taha Abdurrahman gibi tek tük düşünürler var İslam düşüncesini yenilemek isteyen. Ama ekol düzeyine ulaşmış bir İslam düşüncesi yok.
Franfurt Okulu gibi bir okul yok bizde. Neden?
Öyle bir ekolün ortaya çıkması için ciddi bir gelenek olması lazım. Ciddi bir birikim ve büyük bir kopuş olması lazım. Tabi Avrupa toplumları ile Doğu toplumlarının farkını ortaya koymak lazım. Avrupa’da en azından bir ekolleşme süreci ortaya çıkabiliyor tarihsel sürece bağlı olarak. Bizde ise her kes kendi başına gitme yolunu tercih ediyor. Bu durum belki saltanat saikinden geliyordur, belki de başka psikolojik sebepleri vardır. Doğu despotizmi, tek adamcılık, diktatörlük olabilir. Sosyo-psikolojik bilinçaltıyla alakalı olabilir bu durum. Biz okul kuramıyoruz, ortak iş yapamıyoruz, kurum yapamıyoruz. Her kes kendi başına hareket etmeyi tercih ediyor. Türklerde niye yok dersen, en azından psikolojileri hakkında şunu söyleyebilirim, Türk ata binmiş kendini padişah sanmış. Her ata binen kendini padişah sanırsa orada okul olur mu?
Müslümanlar olarak en büyük itikadi problemimiz nedir? Kuran’da belirtildiği gibi, zulme karşı çıkıyoruz ama zulmün daniskasını kendimize, kardeşlerimize yapıyoruz. Neden?
Bizim problemimiz iman problemi. Şöyle diyeyim, bizde itikat var ama iman yok. İman canlı bir şeydir. Şu metafor ile ifade edeyim. İman canlı insan ise, akide cenazedir. İman kaynar su ise, akide buzdur. Biri canlı, öbürü ölü… İslam dünyasında canlı iman yok. İman bir canlı olması, ikincisi müstakim olması lazım, yani doğru bir ilmin olması lazım… Kuran’ın bütün çabası hem canlı hem de doğru bir iman oluşturmaktır. Mesela Allah Yahudileri niye eleştiriyor. Allah ne diyor Yahudilere: “Kul bi’sema ye’murukum bihi îmanukum in kuntum mü’minin. (Bakara; 93). Yani “eğer mümin iseniz, imanınız size ne kötü şey emrediyor.” Ne demek bu? Yahudiler doğru diye, sakat şeylere inanıyorlar. İman söz konusu olduğu zaman, bir canlı olması lazım, iki doğru olması lazım. Allah Hadid süresi 16. ayetinde şöyle diyor: “İman edenlerin, Allah’ı anmak ve vahiy edilen gerçeği düşünmekten dolayı kalplerinin heyecanla ürperme zamanı gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilmiş ve üzerlerinde uzun zaman geçip kalpleri katılaşmış kimseler gibi olmasınlar. Onlardan birçoğu yoldan çıkmışlardır.” Ne demektir bu? Yahudi ve Hristiyanların üzerinden zaman geçtikçe kalpleri katılaşıyor ve yoldan çıkmış oluyorlar. Şu anda Müslümanların bulunduğu zemin de budur, aynen böyledir. Aradan bin dört yüz yıl gibi bir zaman geçince kalpler katılaşıyor, itikatlar donuyor, akide haline geliyor, buz tutuyor. İnsanlar da oluşturduğu itikatlar doğrultusunda dini yaşamaya başlıyor.
Müçtehitler var?
Müçtehitlik canlı bir şekilde sürmedi. İslam dünyasında uzun süreden beri düşünceyi tecdit edecek, imanı yenileyecek dinamizm zaman içinde kaybolduğundan beri biz muhafazakar olarak ölü itikatları, ölü ilmihalleri, ölü hukuk metinlerini estetize ediyoruz ve taklit etmeye, tekrar etmeye devam ediyoruz. İslamiyet’i hareketli bir cevher olarak canlı bir şekilde sürdüremedik, sürdüremiyoruz. Şu anda İslam dünyasına bakarsak tam olarak da bu durumu görürüz.
Müçtehitlerimiz yok mu?
Eskiden içtihat kapısı kapandı diye yanlış bir fikir üretildi, piyasaya sürüldü. Böyle bir şey yok. Müçtehitler var, özellikle son yüzyıla baktığımız zaman. İslam düşünürlerinin hepsi müçtehittir. Hayatın her alanında düşünce üreten kişidir müçtehit.
Müçtehit varsa neden İslam coğrafyası paramparça?
Müçtehit var ama insan malzemesi ciddi biçimde eğitilmeyip cahil bırakılmışsa, devlet yöneticileri, politik muhterisler başta olmak üzere her kes kendi egosunun peşindeyse halkı nasıl suçlayabiliriz. Halkı yönlendirecek olan politik elitler ve ulemadır. Yönetici kesiminde sorun varsa halkların birbirlerine karşı düşmanlığını veya halkların bağnazlığını direkt hedefe koymak doğru değildir. Yukarıda sorun var ciddi düzeyde.
Temel sorunumuz yöneticilerde mi?
Evet. Kaliteli insanlar yetiştirmemek, halkı eğitmemek yöneticilerin sorumluluğundadır. Ne diyor ayette: “Bununla beraber müminlerinin hepsinin toptan savaşa çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminden bir grup dinde yeterli bilgi sahibi olmaya çalışmak ve seferden dönen topluluklarını uyarmak üzere geride kalmalıdır. Umulur ki sakınırlar. (Tevbe; 122). Yöneticiler bilgili ve aktif bir alimler topluluğu oluşturmalılar ve alimler topluluğu da işini yapmalıdır. Yöneticiler alimler topluluğunu denetlemelidir. Aksi halde halkın delaletinden dolayı halkı suçlayamazsın.
Ahlak konusunu detaylı inceleyen bir ilim adamısınız. Neden Kuran ahlakı ile ahlaklanamadık/ahlaklanamıyoruz?
Kuran’da iman ile ahlak birbirine bağlıdır. İmanın olmadığı, vicdanın dumura uğradığı, nasların karşısında insanların sürekli susturulduğu bir yerde nasıl, hangi ahlaktan bahsedeceksin. Vicdanı diri olmayan bir toplum nasıl ahlaklı olabilir. Oysa Kuran-ı Kerim vicdanı diriltmeye çalışıyordu. Ayette ne diyor: “Liyunzira men kane hayyen.” (Yasin; 70). Kuran “sen ancak vicdanı diri olanları uyarırsın” diyor ve kendisi de vicdanları diriltmeye çalışıyor. Oysa sen bin dört yüz yıl senedir vicdanı köreltip bunun yerine nasları, metinleri, şerhleri koymaya çalışıyorsun. Vicdanın dumura uğradığı bir toplumda ahlak zor olur. Sadece taklit olur. Din ve ahlak, 32 farz, 52 farz adı şeklinde naslardan ve ilmihallerde tekrar edilir. Onlar da körüne taklit edilir, idrak edilerek değil, izanla değil.
Müslümanlar olarak Batı dünyası ile doğru bir ilişki kurabildik mi?
Batı ile ilişkimiz hilal-haç savaşı, yani tarihten düşman olarak geliyoruz. En sonda da İslam’ın son siyasal bedeni olan Osmanlı’yı çökerttiler, yok ettiler, sömürgeleştirdiler. Sömürgelerde bağımsızlık savaşı verdik. İslam toplumları tek tek bağımsızlığına kavuştu. Buradaki toplumların Batı ile olan ilişkisi denk ilişki değildir. Efendi-köle ilişkisi, öğretmen-öğrenci ilişkisi şeklindedir. Sağlıklı değildir. Bizde bir hayranlık var Batıya karşı. Avrupa Endüstri Devriminden sonra, teknoloji ve bilim başta olmak üzere birçok alanda gelişirken İslam toplumları kendini toparlamadı, kendi ayakları üzerinde durmayınca her alanda bir dengesizlik oluştu. Dolaysıyla bu dengesizliğin olduğu yerde Batı ile sağlıklı ilişki kurulamazdı. Kaldı ki Batı her zaman İslam dünyasının aleyhine çalıştı. Batı dünyası İslam dünyası ile hayırhah bir ilişkiye girmez. Batı sürekli İslam dünyasının nasıl sömürürüm, nasıl parçalarım düşüncesinde oldu.
Oryantalistlerin işlevi nedir?
Oryantalizm önceden emperyalizmin ön karakolu olarak İslam dünyasını tanımak amacıyla oluşturuldu; fakat zaman içinde bu hüviyeti değişti. Oryantalistler daha insaflı, daha objektif, daha tanımaya dönük, daha meraklı oldu. Bütün oryantalistleri İslam düşmanı diye aynı kefeye koymak doğru değildir. Oryantalistlere tek tek bakmak lazım… Dinin yarısı insaftır. Batı’da ortaya konan bütün çalışmaları, art niyetli çalışmalar olarak yaftalamak art niyettir, hakkaniyetsizliktir.
Batı, Batıdır. Biz kimiz? Gerçekten bizi biz yapan somut ve soyut değerlerimiz var mı? Tarih boyunca hiç “biz” olduk mu? Her açıdan biz birlik olduk mu?
Biz Müslümanız.
Binlerce çeşit Müslüman var. Kimse kimseyi kabul etmiyor.
-O bizim kendi iç sorunumuzdur. Müslümanlık daha ilk kurulduğu andan itibaren parçalanmıştı. Biz tarih sahnesine üç büyük parçaya bölünmüş olarak çıktık, Sünnilik, Haricilik, Şiilik. Bu Allah’ın takdiri değildir, Bu Arapların ihtirasıdır, nobranlığıdır, şiddete teşneciliğidir, kabileciliğidir. Bir ara Araplar İslam dünyasında siyasal birliği, siyasal hegemonyayı, bütünlüğü sağlamıştı. Türkler gelince, Selçuklular, Karahanlılar, Memluklar, Osmanlılar. Türkler İslam dünyasının siyasal hegemonyasını oluşturdular, Müslümanlar arasında siyasal birliği sağladılar. Bu bakımdan birlik vurgusu çok da doğru değildir.
Neden?
Bir olduğumuz kadar ayrı ayrı karakterlerimiz var. Sonra Türk, Kürt, Arap, Farisi gibi çeşitli ırklardan da oluşuyoruz. Farklılıkları koruyarak millet tarzında geniş işbirliğini savunmak doğrudur. Avrupa Birliği’nde olduğu gibi, Millet Birliği, İslam Birliği gibi daha işlevsel, daha kurumsal bir birlikteliği düşünmek gerekir. Her kesi biz olalım diye bir politik totalitarizmi, diktatörlüğü çağrıştıracak birlik vurgularından da kaçınmak lazım.
Neden kendimizi Kapitalist Müslümanlar veya anti-Kapitalist Müslümanlar, laik ve şeriatçı gibi ikilemlere sıkıştırıyoruz? Hakiki İslamiyet’i nerede?
Kapitalizm ve laiklik Batının geliştirdiği toplumsal formasyonlar. Bunlar Batı’nın toplumsal genetiği ile alakalıdır. İslam toplumları kendi coğrafyalarında, kendi demografilerinde medeni bir şekilde dini ve siyasi yapılarını ortaya koyacak formasyonlar geliştirselerdi İslam’ın etkisinde tek bir dünya değil, iki dünya, yani İslam ve Batı dünyası olurdu. Bugün böyle bir şey yok. Neden? İslam toplumları kendi dinlerinden, kendi medeniyet köklerine bağlı kalan bir toplumsal, politik, hukuki formasyonlar, yapılar, kurumlar kuramadığından dolayı Batılı ikili dayatmalara mahkum olmuş vaziyette. Batı’nın ortaya koyduğu performans üzerinden kendimizi tanımlayıp tartışıyoruz. Bu bizim rüştsüzlüğümüzün, başarısızlığımızın sonucu.
İslam adına başına gelen iktidarlar kendilerine göre Kuran mealleri/tefsirleri yazdırarak kendi iktidarlarını tahkim ettiler. Ne dersiniz?
Bu durum İslam dünyasındaki politik aktörlerin hoyratlığının ürünüdür. Meşhur bir söz vardır: Tanrıya kim sahip olup da onu kullanmak istemez ki? Tanrı gibi bir gücü tekeline alıp kendi iktidarı için kullanmak Firavunların, Tağutların bir özelliği olagelmiştir. Başka bir söz var: Kötü insanlar Tanrıyı kullanır, Tanrı iyi insanları kullanır kendi amacı için. Kalbi kararmış ve katılaşmış kötü insanların, Tanrıyı, onun kelamını ve davasını kendi politik ihtirasları için kullanmalarına şaşırmamak gerekir. Muaviye kılıçlarının ucuna Kuran yaprakları takılsın, dolaysıyla Kuran hakem olsun dediği zaman hile yapıyordu. Allah’ın kelamını kendi politik çıkarı için kullanıyordu. Daha baştan bu beri vardı.
Harp hiledir hadisi var.
Cephede savaş yaparken olabilir; ama kutsal bir figürü kullanmak hile değil, kutsal metini kendi şahsi çıkarları için kullanmaktır.
Günümüzde de aynı sorunu yaşamıyor muyuz?
Bugünkü problem şu: Biz siyaseti pratik ahlak olarak görme yerine, siyaseti savaş olarak görüyoruz. Siyaseti savaş olarak görüp savaşı da hile olarak görünce bu sefer takiyye yapıyoruz.
Yani pusu, puştluk, yalan, dolan, her türlü gayri meşruiyeti siyaset olarak kodluyoruz. Böyle bir şey yok. Kuranı Kerim’de siyaset “emanetleri ehlini veriniz” olarak tanımlanmaktadır. Dolaysıyla siyaset ahlaktır. Siyaset büyük ahlaktır, sevabı büyük olan eylemlerdir.
Hazreti Hüseyin’i doğru anlayabildik mi?
Bana göre Hüseyin bizi çokta ilgilendiren bir durum değil; çünkü o günkü koşullarda birçok kişi Iraklıların güvenilmez olduğunu söylemesine rağmen Hüseyin safça yola çıktı. Kendisi Iraklıları da iyi tanıyordu, Muaviye’yi de tanıyordu. Hüseyin’in mazlum olduğu doğrudur. Babası Hazreti Ali de dürüst bir adamdır. Babası gibi mazlumdur Hüseyin. Fakat bu Arapların trajedisidir. Arapların kendi tarihindeki bir olgusallıktan kalkıp politik dersler çıkarmak anakroniktir.
Dünyayı İslamlaştıramadık ama dinimizi tepeden tırnağa dünyevileştirdik?
Dünyevileşme kavramı yanlış bir kavram. İslam dini dünyevi bir dindir. Dünyevilik (sekulerizm) Hristiyanlıkta kilisenin uhreviliğine karşı olarak ortaya çıkmıştır. İslamiyet böyle bir şey barındırmıyor. İslamiyetin kendisi dünyayı ve ahireti birlikte içeren, birlikte savunan bir dindir. Biz halk arasında “saadet-i dareyn” deriz, yani iki dünyayı da talep eden bir dindir İslamiyet. İslam için dünyevileşmek tabiri yerine, “Allah’ı ve ahireti unuttuk biz” dersek, daha doğru olur. Bugün bizim problemimiz bu. Yani, iman.
Ortadoğu kan gölüne dönüşürken Müslümanlar olarak vicdani sorumluluğumuzu ve üzerimize düşen vazifeleri yerine getirebildik mi?
İnsanlar politik sorumluluklarını yerine getirmiş olsalardı bu kadar savaş olmazdı. Buralarda cehalet var, ihtiras var, güç istenci var. Niye İslam dünyası sürekli Avrupa Birliği ülkelerine doğru göç etmektedir. Avrupalılar kendi içinde bir barış adası oluşturmuşlar. Bugün Akdeniz ve çevresi mülteci mezarlığına dönüştü. Her tarafta ölüm kol geziyor. Bu tesadüf değildir. Bu durum buradaki halkların ahlaki kapasitesi ile ilgilidir. Sadece İslam ülkeleri arasında problemler yok. Ülkelerin kendi içinde de problemler var. Örneğin Yemen’in içinde, İran’ın içinde, Suudi Arabistan’ın içinde, Afganistan’ın içinde, Suriye’nin içinde vs. İnsanlar kendi içinde barışa dayalı, medeni, adalete dayalı bir toplum kuramıyorlar. Yok Avrupalılar içimizi karıştırıyorlar. Hayır, problem bizde, kendi içimizdedir.
İlim yolundasınız. Bu yolculuğun sonunda sizi mutlu ve umutlu kılacak olan nedir? Yani ilim yolculuğunuzda amacınıza ulaşabildiniz mi?
Bu yolculuk sürekli olan bir yolculuktur. Amaca erişme diye bir şey yoktur. Alimin emeklisi olmaz, alimin rahmetlisi olur. Ülkemin ve İslam dünyasının içinde bulunduğu durumun bilincinde olarak yazdım, ölünceye kadar da devam edeceğim. Önemli olan sorumluluğun idrakinde olup sıkıntıyı, üzüntüyü, kaygıyı terk etmemektir. Esas olan sürekli meraklı olmak, hayret içinde olmak ve kaygılı olmaktır. Bunu da elimden geldiğince yapmaya çalışıyorum. Bunu da ne kadar yapıp ne kadar yapamadığıma ben değil başkaları karar verir.