
Sabiha Ünlü ’nün insanlara; onları ötekileştirmeden, dışlamadan önyargısız yaklaşımlarına çokça tanıklık ettik. Mazlumların derdini derdi bilip, zor zamanlarda samimiyetle yanlarında olmaya ellerinden tutmaya azami gayret ettiğinin yakın şahitleriyiz. Kalemini Hak ve hakikatten yana doğrudan ve adaletten sapmadan kullandığını bizzat bilenlerdeniz. Röportaj teklifimize bizi kırmayıp olumlu cevap verdikleri için kendilerine çok teşekkür ediyor, hoş geldiniz diyoruz. Amacımız; hayra vesile olmak, yolculuğumuza güzellik katmak, gök kubbede hoş bir sada bırakmaktır.
İlk sorum çok takdir ettiğim Mazlum-Der’deki çalışmalarınız hakkında.
- Mazlum-Der’de ne yapmaya çalıştınız?
- Amacınıza ulaştınız mı?
- Bizlere neler söylemek istersiniz?
Biz gençlik yıllarımızdan itibaren arkadaş gruplarımızla; gönüllülük esasına dayanan çalışmalar içindeydik. Sivil kalmayı önemseyen, hiçbir politik yapıyla yan yana durmamaya, hiçbir cemiyet ve kuruluşla organik bağ kurmamaya itina gösteren faaliyetler içerisindeydik. Bize göre insan merkezli çalışmalar bunu gerektiriyordu.
Mazlum-Der; çalışmalarımız kapsamında, birlikte hareket etme konusunda bir teklifte bulundu. Bizler de Mazlum-Der çatısı altında daha kapsamlı, daha sistemli çalışmalar yapabileceğimizi ümid ederek bu teklifi kabul ettik.
Mazlum-Der’in;
Peygamberimiz’e henüz peygamberlik gelmeden önce, Mekke’nin erdemli şahsiyetleriyle bir araya gelerek kurdukları Hılful Fudul cemiyetini (Faziletliler İttifakı) örnek aldıklarını,
hak ihlallerine dur diyerek, zulmü önlemek için gayret edeceklerini, mazluma kimliği sorulmadan, mazlum kim olursa mazlumdan yana, zalim kim olursa olsun zalime karşı şiarı ile yollarına devam edeceklerini beyan etmeleri bizimle en temel ortak noktalarıydı.
Yukarıdaki nedenlerle bizler Mazlum-der’ in insan hakları konusunda önemli bir boşluğu dolduracağını ümid ederek birlikte çalışmalar yürütmeyi önemsedik.
Amacımıza ulaşma konusuna gelince, yolculuğumuz prensipler çerçevesinde devam edebildi. Her zaman dikkat etmeye özen gösterdiğimiz gibi Mazlum Der’de çalıştığımız sürede de bu gayret içinde olduk.
Küreselleşme ile birlikte adeta küçük bir köye dönüşen dünyada, cinsiyetler de birbirine karıştı. Kadın ve erkek ayırımı belirsizleşti. Biz Müslümanlar bu sorunların neresinde duruyoruz? Sebep miyiz? Sonuç muyuz?
Kadın ya da erkek… Malum İnsan bu iki cinsiyetten birine ait olarak doğar. Aynı zamanda ait olduğu cinsiyetin, ömür boyu gerekli olan tüm fiziki ve ruhi donanımlarına da sahiptir.
Peki ne olur da insan; Rabbinin kendisi için takdir ettiği fıtri cinsel kimlikten hoşnutsuzluk duymaya, rahatsız olmaya başlar ve fıtrat dışı cinsel tercihlerden mutluluk yolu arar?…
Bu kayma-sapmada en belirgin faktör, dış etkenlerdir. Özellikle de; sistemli, bilinçli, organize dış etkenler… Yani, Tıbbı dahi amaçlarına alet eden politik hareketlerdir. Dünya para piyasasını elinde tutan küresel sermayedarların; sinema, dizi, müzik, okul, spor, eğlence ve sosyal medya gibi sektörleri kullanarak; cinsiyetsizliğe veya çok cinsiyetçiliğe özendirmeleri, bunun sonucunda paralarıyla; hayatları, gelecekleri esir almalarıdır.
Sermayedarlar dünyaya ve içindekilere; onların çıkarları için çalışması gereken köleler gözüyle bakarlar. Onlara göre her şeyi, menfaatleri doğrultusunda dizayn etmeli, dünyaya onlar nizam vermeliler. Küresel sermaye bilhassa üçüncü dünya ülkelerindeki nüfus artışından büyük endişe duymakta, kazanımlarını ve kontrolü elinden kaçırmaktan korkmaktadırlar. Onların planına göre, daha az sayıda insan; daha kolay kontrol, daha kolay denetleme, daha kolay şekillendirme demekti. Bunun için de ilk hedefi, nüfus planlaması ve aile oldu. Öyle ya; bu çağdaş, bu gelişmiş dünyada artık aileye gerek yoktu. Aileye gerek yoksa farklı cinsiyetlere de gerek yoktu.
İşte cinsiyetsizliği ve farklı cinsel tercihi teşvik eden, yönlendiren ve cesaretlendiren klişe sözlerden ilk akla gelenler:
-Bu beden senin. Sen kendi bedenin için istediğin kararı alabilmeli, istediğin tasarrufu yapabilmelisin,
-Dinsel buyrukların, dogmaların seni kısıtlamasına izin vermemelisin
-Sen farklı bir cinsiyette doğdun. Alışılmış kadın-erkek kalıplarına uymak zorunda değilsin.
-Kadın olabilirsin fakat kendini erkek hissediyorsundur. Erkek olabilirsin fakat kendini kadın hissediyorsundur. Hissettiğin cinsiyete geçebilirsin.
-Cinsel tercih senin özgürlük alanındır. Bu temel bir insan hakkı. Bu senin kendi kaderini tayin hakkındır. vb.
Biz Müslümanlar bu sorunların neresinde duruyoruz. Sebep miyiz sonuç muyuz diye soruyorsunuz. İstatistiklerde görünmüyor olabilir ama sebep kısmında da sonuç kısmında da varız maalesef.
Bir LGBT gerçeği var. Çeşitli gerekçelerle cinsiyetini değiştirmek isteyen insanlara yaklaşımımız nasıl olmalıdır?
Evet, dünyada olduğu gibi ülkemizde de görünür olan, yüksek sesle varlık gösteren, planlı ve organize bir LGBT gerçeği var. Sayısız batıl sözlerin özgürlük adına ‘’doğru biziz’’ diye raks ettiği bir zeminde, hakikate ulaşmak, istikamete tutunmak kolay olmasa gerektir.
Cinsel kimliğinden rahatsızlık duyup değiştirmek isteyen bireylerden bazılarının yaşam öykülerini dinlediğimizde; erken yaşlarda bozuk ilişkilere ve istismarlara maruz kaldıklarını görürüz. Düşünce yapılarının, davranışlarının, beyinlerinin nasıl olumsuza şekillendiğine tanık olur, büyük üzüntü duyarız. Bu fertlere öncelikle; suçlamadan, dışlamadan, tehdit ve hakarette bulunmadan, samimiyetle yaklaşmak önemlidir. Akabinde de bu konuda, fıtrata uygun yaklaşıma sahip, yardımcı olan uzman doktor ve psikologlara yönlendirmenin isabetli olacağı kanaatindeyim.
Kapitalist sistem kadını metalaştırdı. Sadece cinsellik açısından değil her açıdan ticari bir objeye dönüşen kadın gerçeği var. Ne yapmalıyız?
Evet, kadınlar kapitalizmin kölesi olmayı reddetmeliler. Bilinçlenmeli, ‘bu gidiş nereye?!’ diye sormalı hem kendine hem kapitalist sisteme. Bu kadar söyleyip geçeyim diyorum ama peşinden şu soruları da sormadan edemiyorum.
Kapitalizm nasıl oluyor da aklı başında kadınları bu kadar kolay kölesi yapabiliyor? Veya şöyle; neden kadınlar birçok konuda istismar edildiklerini bile bile kapitalizmin efendiliğine razılar?
Malumdur ki; toplumun en mağdur kesimi kadınlar ve çocuklardır. Ülkemizde uzun süre kadınların geneli erkeğe itaat kültürü ile yetiştirildi. Beylerin bu şartsız itaate layık olmaları için sadece erkek cinsiyetinde olmaları yetebiliyordu. Evdeki kadının tüm emek ve çabaları, bu evde yaşıyorsun tabi yapacaksın mantığı ile hiç göze görünmeyebiliyordu. Toplumda ve sistemde, maddi bir karşılığı olmadığı için; -aslında bu değer biçilemez kıymetteki emek- emekten sayılmayabiliyordu. Zamanla yaşanan sert değişimler işin içinden çıkılmaz hale geldi.
İşte kadınlardaki bu açlığı bu derin yarayı fark eden kapitalizm, sömürüsünü öncelikle bu mağdur kesim üzerine programladı. Dış hayatın hilelerinden habersiz kadına; birden özgürlük vaadinde bulundu hem de her türlü özgürlük… Kapital-para, ilgi-alaka, makam-mevki, şöhret, itibar, hulasa sınırsız özgürlük… Önüne serilmiş hazır gibi görünen bu imkânlara hayır diyebilmek kolay olmasa gerekti. Bu heyecan ne metaya dönüştüğünün farkına vardırdı ne de ticari bir objeye dönüştüğünün… Kapitalizm teşekkür bekleyerek; siz kadınlar bana minnettar olmalısınız, işte erkekler ile siz kadınları eşitledim der…
Erkekler peki? Böyle eşitlenmekten belli ki rahatsızlar. Kadınların bu duruma gelmesinde onların da ‘evden esirgeyip dışarıya cömertçe sundukları ilgi ve alakanın’ payı olabilir mi, dersiniz?! Erkekler genelde; kendi özel yaşamlarını, hak-adalet ve sadakat anlayışlarını, helal-haram algılarını, kapitalizm nimetleri ile olan yakın temaslarını sorgulamaktan uzak görünüyorlar. Biz erkeğiz; yanlışlar elimizin kiri deyip, toplumun engin hoşgörüsüne sığınıyor olabilirler mi, ne dersiniz?..
Ataerkil bir toplumda yaşıyoruz. Günümüz Türkiyesi’nde din de, devlet de ataerkilleşmiştir. Her geçen gün artan kadın cinayetlerinde namus cinayeti kılıfı geçirilerek din kullanılmış olmuyor mu?
Namus kavramı genelde kadın üzerinden tanımlanıyor. Konu namus cinayeti olarak dillendirildiğinde, cinayeti işleyen kişi toplum nezdinde bir nevi meşruiyet kazanıyor. Somut delil olmasa da ceza indiriminden yararlanma ümidiyle namus kılıfı giydiriliyor… Nasıl olsa katledilen şahıs vefat etmiş, kendini savunacak durumda da değil… Diğer yandan sadece bu konuda değil, Allah korkusu olmayana, her türlü suç isnadında bulunmanın yolu açık…
Ayrıca; bu tür cinayetlerin sebebinin, yetkililerce derinlemesine araştırılarak topluma sunulmuş sağlıklı istatiski veriler de yok.
Dinin kullanılması konusuna gelince, dinimizde namus iddiası ile kadınları öldürmenin yeri ve dayanağı bulunmamaktadır.
Feminizm gibi batı orijinli kadın hareketlerinin ülkemizde de alıcısının çıkmasında bu ataerkil din anlayışının rolü yok mu?
Var elbette. Dinimiz İslam ile ve kitabımız Kur’an ile ve rehberimiz-örneğimiz Peygamberimiz ile olan irtibatımızı kesip, güç kimde ise sorgulamadan teslim olan; heva ve hevesin, hakka dayanmayan örf ve törelerin yönettiği bir toplumuz maalesef… Her türlü düşüncenin akımın, ekolün teşhir imkânı bulduğu adeta açık bir pazar ülkemiz. Belki de derdime derman olur, kabul görürüm ümidi ile hele de Avrupa-Amerika gibi gelişmişler tavsiye etmiş ise orijinine-son kullanma tarihine, olası yan etkilerine bakmaya gerek duymadan; talip olur, kabulleniriz… Feminizm’in kendilerine göre dayanakları olabilir elbette fakat derman olmasını beklemek beyhude…
1980’li yıllarda başörtü yasağının ilk mağdurlarındansınız. Bu sebeple işinize son verildiğini biliyoruz. Müslümanlar başörtüsüyle olan imtihanı verdiler mi? Başörtüsü hakikati anlaşıldı mı? Biz Müslümanların başörtüsü konusunda duruşu nasıl olmalıdır?
Ben Müslümanların başörtüsü ile olan imtihanı veremediğimiz kanaatindeydim. Sonraki dönemlerde bu kanaatim daha da pekişti.
Laik Kemalist Rejim, irtica-gericilik olarak nitelendirdiği, en büyük tehlike saydığı ve görünür olmasına tahammül edemediği, vicdanlarda hapis kalmasını istediği dini inancın; başörtüsü ile hem de üniversite de varlık göstermesinden büyük telaşa kapıldı. Diğer yandan Üniversiteli arkadaşların büyük kısmı, bu yasağa, bu telaşa bu yaşananlara da bir anlam veremiyorlardı. ‘’Burası Müslüman bir ülke, Müslüman bir devlet değil mi?” “ALLAH’ın emri olan örtü nasıl yasaklanır?” “Biz onlara ne yaptık?” “Okumak suç mu?” “Bunca polisi neden başımıza dikiyorlar?’’ vb. diyerek gözyaşı döktüklerine çok şahit oluyorduk.
Bir taraftan onların bu samimi ve safiyane serzenişlerinin sebebini anlıyor diğer taraftan üniversite düzeyine gelmiş gençlerimizin ülkesinin hangi kurallarla yönetiliyor olduğunu bilmemesinin üzüntüsünü yaşıyorduk… Rejimin bu tepkisini gerektirecek bir durum söz konusu değildi, korkmasını-endişelenmesini gerektiren bir bilinç yoktu aslında. Belli ki Örtüye, bizim düşündüğümüzden daha büyük anlam yüklemişlerdi.
Sadece örtü ile sınırlı-kayıtlı kaldı mücadele. Bir derinlikli bilince, şümullü bir farkındalığa sebep olmadığı gibi zaman içinde anlamını yitirdi…
2012’de Özedönüş Yayınlarından çıkan Bizim Toprağın Dili kitabınızda Kürt Sorunu’nu mercek altına aldınız. Bölge insanını yakından tanıyan biri olarak sizce Kürt Sorunu nasıl çözülür? Bir insan bir Müslüman olarak bize düşen görevler nelerdir?
Özellikle bu tarafta, ülkenin Batısı’nda, inanmış bir insan, bir Müslüman olarak bize düşen görev; önce doğru bilgiye ulaşmak ve bir bilinç geliştirmektir. Osmanlı’nın Son Dönemi’nden başlayıp Cumhuriyet Dönemi’ni yani yakın tarihi sağlıklı kaynaklardan okumaktır.
Şu soruların cevabı mutlaka doğru ve adil bir şekilde ortaya konmalıdır. Sorunu kim tanımlamıştır? Kürt Sorunu diyerek bir ırk nasıl mahkum edilmiştir? Bu sorun ne zaman ve nasıl çıkmıştır? Nasıl sorun haline getirilmiş ve bu sorunla hangi metotlarla nasıl mücadele edilmiştir? Şimdi durum nedir, nasıl mücadele edilmektedir?
Elbette sorun çözülebilir ancak kimler gerçekten kalıcı bir çözüm istemekte ve bunun için gayret göstermektedir? Yani gerçekten devlet ve kandil bu sorun çözülsün istiyor mu?
Açıkçası ben, ikisinin de samimiyet testinden geçebileceğine inanmıyorum. Dürüstlük ve merhamet testinde de sınıfta kalırlar kanaatindeyim.
Sivil Kürt halkına gelince; bu sorunun en ağır bedelini onlar ödediler/ödüyorlar. Çözümünü can- ı gönülden istediklerine şahidim/eminim. Ancak sorunun çözülmesini istemeyenlerce baskı altında tutuluyor ve çaresiz bırakılıyorlar…
İsrail’in Filistin’e uyguladığı soykırıma bakıp sormak istiyorum. İslam dünyası İslam dünyası mı? Ya da şöyle sorayım Neden İslam dünyası üzerine düşeni yapmıyor?
İslam Dünyası derken, halkının ekseriyeti Müslüman olan ülkeleri kast ediyor olmalısınız. Onların en büyüklerinden birisi de bizim ülkemiz Türkiye.
İşte Filistin, işte Gazze. Dünyanın gözü önünde yalnızlığı, çaresizliği yaşıyor. Vücudunu yakan, organlarını kavuran, bedeninde onulmaz yaralar açan kimyasallar da dahil, her türlü silahla katlediliyor. Dededen toruna, anadan yeni doğan yavruya kadar istisnasız binlerce cana hunharca kıyılıyor. İnanılır gibi değil ama gerçek. Amerika izin vermedikçe İslam dünyası; değil adım atmak, kımıldayamıyor bile. Feryat eden Kardeşlerine hiçbir şekilde ulaşamıyor. Ne hazin ne onur kırıcı ne veballi bir durum değil mi?..
Kâbe imamı ‘’duadan başka elimizden bir şey gelmiyor ’’diyor. Türkiye; Gazze’ye en büyük yardımı biz yapıyoruz diyerek övünüyor. İşte bir çırpıda silinen, bir anda renksizleşen meşhur kırmızı çizgiler…Ve İslam Dünyasının Siyonizm karşısındaki içler acısı hali, acziyeti…
İslam Dünyası köle. İslam Dünyası Esir. Evet, malumu ilan belki ama hiç bu kadar, -tüm dünyanın tüm halkların duyacağı kadar- ses çıkarmamıştı esaret zincirleri…