
Kitaplarla başlayalım. Hayatı kitaplarla geçen, kitap, hayatlarının önemli bir parçası olanlarla sohbet çok güzeldir. Bu kitabî havayı teneffüs ederek yaşayanların hayatı nasıl geçiyor? Sizin kitap (okuma ve yazma) serüveniniz nasıl başladı? Hangi duraklara uğradı, nasıl devam ediyor ve nereye doğru gidiyor?
İlk okuma durağım ilkokul birinci sınıfta okuduğum Hatemül Enbiya kitabıdır.
ikinci okuma durağını, Maraş’ta Mustafa Ramazanoğlu’nun öğrenci evidir. Minyeli Abdullah romanı ve Haşan Nail Canat’ın kitaplarını orada okudum. Seyyit Kutup’un bir romanını okuduğumu hatırlıyorum. Bir gencin dramını anlatıyordu.
Üçüncü durak Sivas’ta İhramcızade Yurdu’dur. Yurt müdür yardımcısı felsefe öğretmeniyle büyük bir masa etrafında sohbet ederken bir adamdan söz ediliyor, körmüş, Türk Kafka’sıymış, Borges’iymiş. İlkokula başlamadan gördüğüm o karıncalar zihnimde dolaşmaya, beni rahatsız etmeye başladı. O bir saatlik kantin konuşmasından aklımda Kafka, Borges en çok da Cemil Meriç kalmış. Sabahın erken saatinde Kitabevi’nin sahibi Sabri abiye koştum. Cemil Meriç dedim sadece. Elime Bu Ülkeyi tutuşturdu. Burs gelince ödemek üzere deftere yazdırdım. O gece kitabı bitirdim. İkinci gün yeniden okudum. Giriş gelişme sonuç biçiminde okuduğum bütün klişelerim yerle bir oldu. Üçüncü bir durak da Kafka’yla tanışmak oldu. Hayrettin Orhanoğlu sayesinde tanıdım onu. Mahkemeye adaleti görmeye gelen ama adaleti bir türlü bulamayan, adalete ulaşamayan adanı dünya görüşümü yeniden gözden geçirmemi sağladı.
Dördüncü durak, Nurettin Topçu. Ahlak Nizamı, İsyan Ahlakı, Var Olmak, Yarınki Türkiye. İçtimai kanaatsizliğin ekonomik sıkıntıyı tetikleyen sebeplerin başında geldiğini söylüyordu. Aynı fikri Bediüzzaman İktisat Risalesinde söylüyordu.
Beşinci durak Hitap Çiçekleridir. Döne döne okumuştum. Üniversite imtihanına hazırlandığını yıllarda İnancın Gölgesinde kitabını tekrar tekrar okudum.
Altıncı durak hikâyedir. Hikâye antolojilerini, kitaplarını maymun iştahıyla okudum. İki bin dört iki bin yedi yılları yoğun okuma yıllarını. Hikâye yolculuğu sürüyor. Yusuf Atılgan, Bilge Karasu, Rasinı Özdenören, Mustafa Kutlu, Hüseyin Su, Sadık Yalsızuçanlar, Hıılki Aktunç, Ayfer Tunç… Yızma macerası okumayla doğru orantılı. Okuma ne kadar sürekli ise yazma da o kadar sürekli…
Tekrar kitap diyelim istiyorum. Altı öykü kitabın altında imzanız var. Nerden geliyor öykücülük. Ya da içinizdeki öykücü arkadaş’ ile ne zaman tanıştınız? Ayrıca kitaplarınızın isimlerinin hikayelerini de sizden öğrenebilir miyiz? Özellikle neden Can Ağrısı’?..
Yızma serüvenim lisede başladı. Ama o yıllarda ürün yayınlamadım. Son sınıfta Münbit Şehir başlıklı bir deneme yayınladım. İlk yazını bııdur. Üniversite’de Sait Türkoğlu önderliğinde çıkan Kıvılcım dergisinde ikinci yazını yayınlandı. Sait Türkoğlu, Çağrı Eken, Mustafa Uçurum’la çıkardığımız Martı dergisinde düzenli yazmaya başladım. Öykü-deneme arasında gel giderden sonra bana uyan formatın öykü olduğuna kanaat getirdim.
O günden beri öykü yazıyorum. Öykü üzerine yazdığını da oluyor. Öykü ve öykü üzerine yazmayı sürdürüyorum. Arada başka türlerde yazmak zorunda kaldığını oluyor. Öykü önceleri iç mihraklarınım hareketiyle sürüyordu. Şekil bilgisi yoktu. Sonradan teknik kitaplarla şekil bilgisi edindim. Öykü tekniği öykü eleştiri kitapları okudum bolca. Şu kanaate vardım: Öykü tekniği öğrenerek öykü yazılmaz. Ama öykü yazmayı sürdürürken teknik öğrenilebilir.Yazarlık okullarındaki derslerimde de hep bunu söyledim. İçte tutku yoksa, istediğiniz kadar teknik öğrenin, işe yaramaz. Nitekim, dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi bizde de yazarlık okulları, kursları var, oralardan ne kadar yazar yetişiyor? Çok sınırlı. Her okuldan birkaçı geçmez yetişen. Yazar çağına tanıklık ederken, belirlenen formun dışına çıkabilmelidir. Bunun için matematik kuralları yoktur.
Kitaplarımın tarihi iki bin birde başlar. İlk kitap, Kuruluş Kurtuluş adlı bir piyestir. Sonra Yüreğimin Mevsimi. Öykü deneme arası ilk ürünlerdir. Daha çok soyutlama yöntemiyle yazdığım, herhangi bir form kaygısı gütmediğim, tamamen içimden geldiği gibi yazdığım öykülerdir. Yer yer denemeye kayan öykülerdir. Yeni baskısı yok, Yüreğimin Mevsimini iki sene önce bir okurum Konya’da bir sahaftan bulup imza ettirmeye getirmişti. Bu kitap bende de yok. Maraş il halk kütüphanesine bırakmıştım birkaç adet. Bir de milli kütüphaneye göndermiştim. Araştırmacılar ancak oralardan bulabilir.
Üçüncü kitap Hüsn ile Aşk. Şeyh Galip’in o büyük masalının yeniden yazımı idi. Fakülte son sınıfta karar vermiştim yazmaya. îki bin üçte yayınlamak nasip oldu. Kitaba Galata Mevlevihanesi’nin karşısında Ömer Küçük isimli bir öğrencimin evinde son şeklini verdim. Kitabın karalamasını Emine Eroğlu’na götürdüm o yaz. Çok sevindi, yazdırmak istiyorduk ama kime teklif edeceğimize karar vermemiştik, dedi. Bu kitap böylece Timaş’ın aşk kitapları serisinde yerini aldı.
Bu arada Osmanlı alfabesinden aktardığım, yayma hazırladığını eserler oldu.
Dördüncü kitap Yas Ayini. Öykülerimin daha bir forma girdiği kitap. Artık insanımızın yas tutamadığını, yas yerine ayin yaptığını söylüyordum. Bireyin acılarını ön plana çıkaran bir eserdi. Ölüm, ayrılık, zulme maruz kalma gibi acıları dillendiren öykülerdi. Kitabın dili üzerinde yazıldı en çok. Dil yazarın kurtuluş adasıdır. Her yazar dilde kendine ada oluşturur. Öykülerle ben de kendime bir ada oluşturuyorum.
Beşinci kitap Adem il Havva. Son şeklini Kabe’nin sütunlarına yaslanarak verdim. Kitabı önce Timaş’a verdim. Şu gün bu gün derken bir buçuk yıl bekledi. Sonra oradan aldım başka bir yayınevine verdim. Orada bir ay bekledi. Bu arada Sütun yayınlarından teklif geldi, Adem ile Havva kitabı da böylece Sütun yayınlarında gün yüzüne çıktı. Bu kitabı yazarken İstanbul Kütüphanelerinde Adem ile Havva konusunda ne varsa aradım buldum. Tefsirleri okudum, Mevlana, Mulıyiddin, Gazali gibi tasavvuf ehlinin eserlerini taradım. İncil ve Tevrat’ı inceledim. Kur’an’da anlatılanları esas aldım. Maksadım da kardeş katli gibi önemli hadiselerin Kur’an’da açıkça kurban meselesinden kaynaklandığının anlatılmasına rağmen Batıkların kız kardeşten dolayı kardeş katli olduğu fikrinin bizim kaynaklarımızda da doğru fikirmiş gibi anlatılmasının yanlışlığını ortaya koymaktı. İlk insan ve ilk peygamberle ilgili doğru düzgün bir hikaye yoktu. Batıkların yazdığı Adem ile Havva romanları var ama onlar vakşi, ilkel bir insanı anlatıyorlar. Oysa bizim kitabımızda Adem’e varlığın öğretildiği, suhuf indirildiği yazıyor. Yani Adem bir medeniyet ve dil peygamberidir. Bunların anlaşılmasını istedim.
Ğan Ağrısı son kitap. Yağmur, Yedi İklim Hece Öykü gibi önemli dergilerde yayınlanan öykülerin toplandığı kitap. Daha çok ölüm konusunu işledim. İnsanın değişmeyen ortak kaderi ölüm. Bir esirle bir devlet başkamın buluşturan son nokta. Ölüm temalı, sosyal içerikli öyküler. Daha çok toplumsal öyküler. Neden can ağrısı? Bunca acı karşısında ne ağrısı çekebilirdik? Canımız ağrıyor beyim.
Yıymlanmayan üç öykü kitabını var. Arşive kaldırdım. Ölümümden sonra yayınlanabilir ancak. Bir öykü antolojisi hazırlamıştım. Sözleştiğim yayınevi yazarlardan ve mirasçılarından izin almamı isteyince rafa kaldırdım. Hangi birinden izin alayım? Buna imkanını da yok, zamanım da. Şimdi yeni bir kitap var tezgahta. Bu yıl içinde okura ulaştırmaya çalışacağını inşallah.
Yızmak istediğim ama asla yazamayacağım kitaplar da var. Çiçekler kitabı, Atlar kitabı gibi.
Yazmak sancılı bir süreçtir. Sancılı bir doğumdur yazıya bulaşmak. Yazı adamı olmak başlı başına bir sorumluluk ve zorluktur. Doğum öncesi ve doğum sonrası yazarın halet-i ruhiyesi nastl olur?
Yızar çağma tanıklık edendir. Bunca acının yaşandığı çağa tanıklık etmek her yazı adamı gibi benim de canımı acıtıyor. İçimi Kanatıyor. Yızma sürecinde genelde huzursuz olurum. Bir sıkıntım varmış gibi, bir sorunum varmış gibi gelir çevreme. Bilenler bilir, bir yazı çıkıyor der uzak durur. Bilmeyen derdime çare olmaya çalışır, olamaz, uzaklaşır. Yazdıktan sonra çocuk gibi çığlık atarını. Hastalıktan kurtulan çocuk nasıl koşar, sevinirse ben de öyle hissederim kendimi. İçimden bir urun atıldığını duyarını. Bazen de millet karşısında bir konuşmayı başarmış gibi huzur duyarını.
Öykülerinizde yalın bir dilin yanı sıra insanı ilgilendiren konular belirginleşiyor. En çok hangi konular sizi öyküye çekiyor veya öykü sizi en çok hangi konuların sahiline götürüp getiriyor? İnsanı ve toplumu ilgilendiren her konu öykülerinize konu olabilir mi?
Her konu, her olay, her an bir öykü konusu olabilir. Eakin, beni yazmaya iten, tetikleyen bir ince nokta olursa yazıyorum. Bazen olaylar anlatıyor arkadaşlar, bundan şöyle öykü olur, böyle olur diyorlar. Ama yazmamı tetikleyen bir unsurun, bir ince yanın bulunması, onun beni yazmaya zorlaması lazım. Yoksa her an bir öyküdür. Bütün insanlık tarihi öyküler toplamıdır. Yaşadıklarım öykülerime yer yer yansır. Özellikle çocukluk yıllarımda yaşadıklarını öykülerimde bir kahraman, mekan, zaman, atmosfer olarak kendini gösterir. Yürekten gelerek yazdığını, yazmadığımda delireceğim gibi bir hal aldığım öyküler beni tatmin eden öykülerimdir. Tavukçunun Ölümü, Çavuş Emmi, Savcının Uykusu, Korku, Uzun Bir Secde öyküleri bu şekilde yazdığım öykülerdir. Yızmasaydım çıldırırdım.
İlk öykülerim daha çok bireysel temalı öykülerdi, şimdilerde ise daha çok toplumsal temalı öyküler yazıyorum. Bu bilinçli bir tercih değil, yazının beni zorladığı, sürüklediği yer.
Recep Şükrü, öykü dışında ilgilendiği (yazı)başka yazı türleri var mı? Diğer edebi türlerin öykü ile ilişkilerini nasıl kuruyor?
Öykü dışında deneme, şiir, eleştiri gibi alanlarda ürün verdiğim oldu. Artık, sadece öykü yazıyorum. Yer yer öykü eleştirisi yazdığını oluyor. Onu da öykü babında sayıyorum.
Ihsan îlkin adıyla yayınladığım şiirlerim var. Defterime yer yer şiir yazarını. Ama şiirlerim ancak deftere ulaşır. Okura ulaşmaz. Şiir türlerin en yücesidir. Şiir yazamadığımı gördüm, yazdıklarımın şiir olmadığını fark ettim, bunun için şiir yayınlamıyorum. Ne kadar çok türde yazarsam o kadar parçalandığımı, dağıldığımı, zayıfladığımı fark ediyorum. Oysa sadece öykü azdığımda, bütün emeğimi öyküye verdiğimde çok iyi öyküler çıktığını görüyorum.
Şiir, deneme, roman, eleştiri gibi türler öykücünün besin kaynağıdır. En büyük kaynak aslında hayattır. Dil bilincinin gelişmesi için başka metinlere ulaşmak, onlarla ülfet etmek gerek. Öykücü için bu metin şiirdir. Şairler için de en çok besin kaynağı şiirdir.
İşin özünde şu var: iyi metin hangi ad altında yazılmış olursa olsun, onun iyi bir okuru olur. Çile’nin, Gün Doğmadan’ın, Huzur’un, “Yaban’ın, Sır’ın türü kadar iyi metin olmasına da bakarız. Bu, ortak sanat, estetik zevkini yakalamışlığm göstergesidir ayın zamanda.
Öykünüzün bugününü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bugününü eleştirmenler değerlendirseler daha isabetli olur. Düğün, Deli Poyraz, Yangın Yeri, Camgöbeği “Yeşili, Uzun Bir Secde gibi öykülerle öykücülüğümün sosyal temaya kaydığını görüyorum. Toplumun vicdanını yazmaya doğru sürüklendiğimi fark ediyorum.
Çeviri öykülerinizin olduğunu biliyoruz. Çeviri ile ilgili ne tür zorluklarla kanşlaştınız. Çeviri sanatı hakkında neler söylersiniz. Özellikle edebi metinlerin çevirisinde dikkat edilmesi gerek hususlar nelerdir?
Çeviri mevzusunu iki bin birden bu yana düşünüyordum. Bir fırsat doğar mı diye bekliyordum. Yabancı dillere çevrilen yazarlarımızın hikayelerini okuyordum. Edebiyatımızdan çevirisi yapılan yazarların ne gibi aşamalar yaşadıklarını merak ediyordum. Bunları araştırdım, soruşturdum. Çevirmenlerle görüştüm. Zor bir uğraş. Uzun bir yol. Çevirmenler birliği ile temas kurmak gerekiyor. Yayınevleri ile temas kurmak gerekiyor. Yazar ajanslarıyla çalışmak gerekiyor. Epeyce bir yol kat ettikten sonra yolum Bakü’ye düştü. Bakü Azad Yazarlar Birliği başkanı Rasinı Karaca ile tanışıklığımız Azeri Türkçesine çeviriyi gündeme getirdi. Hemen anlaşmayı yaptık. Bakü’nün tarihi mekanlarını, yazarlarını, şairlerini Rasinı Karaca ile gezdim, tanıdım. Gezi sırasında çeviriyi konuştuk. Altı ay içinde çeviri tamamlandı. Can Ağrısı ve Yas Ayini bir arada çevrildi ve basıldı. Alatoran dergisinde de eleştiriler yayınlandı. Rasinı Karaca’nm organizesi ile bir basın toplantısı yapıldı. Bütün televizyon ve gazetelerde söyleşi, haber yayınlandı. Devlet televizyonu kırk dakika kadar haber yaptı. Ana haber bültenlerinde basın toplantısının haberi verildi. Kitap kulüplerinde söyleşiler yapıldı. Bütün bunlar yapılırken Rus çevirmenlerle temas kurduk. Biriyle anlaştık ve bir yıl içinde çeviriyi yapması için sözleşme imzaladık. Bu arada çeviri masraflarını kendim karşıladım. Rus edebiyat dergilerinde çevirinin tanıtımı yapıldı. Ama henüz basılmadı. İyi bir yayınevi ile anlaşma yapmak için araştırıyoruz.
Fransızca çeviriyi ise Galatasaray Lisesinde çalışan bir çevirmen hanını yaptı. Çeviri aşamalarına tanık oldum. Beş altı sözlük kullanıyordu. “Yerel kelimeleri çevirmekte epey zorlandı. Almanca çevirisini ise Berlin’de yaşayan bir çevirmen yaptı. Almanca çeviriyi TEDA’ya gönderdim. Cevap bekliyorum. Fransızcası için çevirmenler birliği ile görüştüm, bir sonuç çıkmadı. Bireysel çabalarla Fransa’da yayınlayabilme çabasındayım. Bu arada eserlerimin yabancı dillere çeviri hakkı yayımcıda. Ama yayıncımdan izin aldığım için bu konuda sıkıntı yaşamadım. Hatta çevirileri yayıncını yayınlamak isterse her zaman verebileceğimi beyan ettim. Bir maddi beklentimin olmadığını da söyledim. Azerbaycan’ın Sumgayt şehrinde bir hocaya, Türk edebiyatından kimleri tanıdığını sorduğumda hep sol yazarları saydı. Necip Fazıl, Akif, Topçu, Özdenören, Kutlu, Zarifoğlu, Karakoç gibi isimlerden hiçbiri yoktu listesinde. Bu zoruma gitti. Bir yerden başlamalı dedim. Sonra Rasinı Karaca Özdenören, Necip Fazıl, Karakoç gibi isimleri çevirdi, inanın çok sevindim. Kutlu’nun, Su’nun Farsça’ya çevrildiğini duyunca azıcık rahatladım. Taraf tutuyorum, elimde değil. Tarafsız olmayı kimliksiz olmayla eş sayıyorum. Ben Müslüman kimliğimle yazarlığımı sürdürebileceğimi düşünüyorum.
Biraz daha özel bir soru. Beslenme kaynaklarınız nelerdir? Mevsimler değiştikçe okuma tarzı ve çeşitliliğiniz de değişiyor mu? Bu sıralar neler okuyorsunuz?
Panait Istrati okuyorum. Rasinı Özdenören, Nurettin Topçu, Feridun Andaç okuyorum. Yeni çıkan öykü kitaplarını muhakkak okurum. Klasikleri ara ara okurum. Her sene başında bir okuma rotası çizerim kendime. Onu uygularını. Toplu okumalara önem veririm. Bir yazarın bütün eserlerini okurum. Bu yetiştirici ve üslup kazandırıcı oluyor. Necati Mert’in Hikayem Adapazarı kitabını bitirdim, Fardım Andaç’m Öykü Yazmak Öyküyü Düşünmek kitabını okuyorum. Kadir Tanır’m Küskün öyküsünü okuyorum. Her akşam Mesneviden bir bab, Hariri’nin Makamafın bir Makam, Kur’andan birkaç ayet meali ve tefsiri okurum. Her sabah Yasin okurum.
Okuma rotamın bir kısmını söyledim. Diğer kısım bana kalsın. Kendimi yeterince açık ettim.
Yolcu dergisinin yolcularına neler söylemek istersiniz?
Yolcu dergisini Maraş’ta iken düzenli takip ediyordum. İstanbul’a geldikten sonra takip edemez oldum. Doğrusu üç yıldan beri Yolcuyu arkadaşlardan alıp okuyorum. Bazı sayılarda Nihat Dağlı, Sadık Yalsızuçanlar’ın da yazılarını okudum. Yolcu, taşrada dergi çıkarılamaz, sürdürülemez fikrini kırıyor. Yıllara direniyor, belli bir duruşla çıkıyor. Duruşu olan dergileri seviyorum. Yolcu da bunlardan biridir. Bir yayın organının tavrı olmalıdır. Herkese mavi boncuk dağıtan olmak bir edebiyat dergisine katkı sağlamayacaktır. Bir medeniyet teorisinin izlerini görüyorum Yılcu’da. Benim öykülerin gidişle bittiğini söyler arkadaşlarını. Yani Yolcu dergisiyle kaderim “yof’da buluşuyor.
Gidenler gelişti gitti diyor Zarifoğlu bir yazısında. Bunun için gitmek gerekir. Yani yolcu olunmalıdır. Seyahatte sıhhat var anlayışının çocukları değil miyiz. O halde buyurun yola çıkalım.
KİMDİR!
1971’de Kahraman Maraş’ta doğdu. Cumhuriyet Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. İstanbul’da yaşıyor ve edebiyat öğreticiliği görevini devam ettiriyor.
Hikaye ve denemelerini Martı, İnsan Saati, Yalnızardıç, Polemik, Okuntu, Eylül Öykü, Sühan gibi dergilerde yazdı.
2002’de Yüreğimin Mevsimi isimli öykü kitabı yayımlandı.
2003’te Kuruluş/ Kurtuluş isimli tiyatrosu yayımlandı.
Ocak 2003’te Hüsn ile Aşk isimli kitabı aşk klasikleri arasında yayımlandı.