
Şiirinin soluk aldığı ilk izleri sormak istiyorum önce?
İhtilal yıllarında Trabzon’a geldim. Önce otomobiller dikkatimi çekti, elektrik, radyo, ak-beyaz dumanı üzerinde vapurlarla tanıştım. Yağmurlu bir ikindi zamanı çan seslerine pencereye koştum, çift yağız atlı bir fayton durdu, tahta nakışlı bavulu ile emmioğlu indi, yağmurladı ve geldi durdu kapıya. Kütahya işi işlemeli çiniler ve nakışlı bavulu derin izler bıraktı bende. Ölü toprağı serpilmiş kentte puro ve alkol kokan küstah bakışlı Amerikalı askerler, güzelim kumsalı asfalt ve betona hapseden yapılaşma, doğal ve saf olan komşulukların, dostluların katili, film şeridi gibi her şey. Karadeniz ritminin kıvrak folkloruyla büyüdük. Evi’mizde kitap sürekli okunurdu, okuma ve düşündüklerini yazma alışkanlığımızın müzmin bir illet olacağı- nı bileydim belki hiç başlamazdım bile. Daha çok halk hikâyeler türünden kitaplar okuduklarımız. Tezgâhların üzerinde rengini güneşe bırakmış, hafif bir toz tabakası birikmiş, cildini temizlemek ayrı bir haz veriyordu bana. Harçlığımı biriktirip yeni kitaplara tanışmam tarifi imkânsız sevinçlerimdi.
Yetmişli yılların kentlere inen terörü kimliğini kısır ideolojilere hapsetmiş gençliğin kaotiği, düşünceyi dikenli çitle sınırlayan kısır döngüler. Tarihsel bir melez olan modernizmin tahrip eden, pisleten külfeti ve aşk elbette…
“Yoksul, Derviş ve Uzakta” son şiir kitabınız. Estetik bir dayatma sezinliyorum. Uzlaşmacı olmayan Yaşar Bedri şiirini anlatır mısınız?
Sorarlar bir gün: Ey zahit neyin ahkâmısın? Yağmur azdırır, güneş kurutur. Fes gider, kel görünür. Mahkeme kadıya mülk olmaz bilmez misin? Zaten dünya bir dayatma. Şiire şablonla değil, aklı ve mantığı ile imleyen duyarlı yaklaşan şiiristan, benim de ütopyam bu. Şiirde formalizm, tartışılagelmiştir. Sanatın fıtratı bu, eleştiri en iyi ilacı, eleştirilerden ders alınabiliyorsa elbette. Vezin seslerin matematiksel kalıplarıyla oluşmuştur. Bu kalıpları görsel formlara uyarlıyoruz. Önce göze hitap ediyor, algıladığın resmi harmanlıyorsun, işaretler duygu ve sezişin tezahürü. Burada artistik kurmaca bir mekân çiziliyor. Okundukça parçaları bir araya gelen, imge ve iğretilemeler okuyucunun çekim alanında bütünleşiyor. Buna şair okuyucu ortaklığı diyorum. Sanatçının görevi nevi-şahsına münhasır tavrı oluşturması değil midir? Özgün şiir kurma çabası şiir geleneğinin çok geniş bir yelpazede irdelenmesiyle mümkün görünüyor. Geleneği evrensel bazda yorumlamak istiyorum. Şiir tıkanmaz ve eskimez.
“Yoksul ve Derviş” şiirlerime gelince: Ölüm. Yeniden dogmanın düellosu. Tarih, kendini tanımlama kaygısına düştü, miladına ve hicretine reddiye hazırlama sevdasında.
İnsan, aciz bir can, vesikalı bir nefes. Yoksul edasıyla varlıkta mühtedi, saf yürek bilinci. Mananın tecrübesi nefsi aşarak kendini bulma eylemi. Beşeri manada zamanın egemen eğilimlerine başkaldırıdır. Açık tebliğlerin ışığında, asi olmadan kendi paydana düşeni hazırlamakla mükellefsin.
Şiirin tanımlanmasına ve kategorize edilmesine karşı çıkıyorsunuz. Ama şiirinizde coşku, heyecan, destan, mitoloji, post modern eleştiriler, tasavvufi derinlik var. Lirizm tanımına girer mi şiiriniz?
Şiiri mutlaka bir kalıba sıkıştırıp tanımlamak mı gerekiyor?
Tanımlamanın ne zararı var ki? Yani şiir tanımlanamaz mı?
Şiir ısrarla tanımlamayı, matematiksel açılımlamayı dayatırsa, düşünceyi nesneleştiririz. Kuralların içine sıkıştırılan okullu şiir karşımıza çıkar. Şair bu şiirinde ne demek istiyor? Sorusu dünyanın en aptalca sorusu bence.
Bu durumda şair ne söyler?
Şair mutlaka bir şey söyleyecekse “Yakamı bırak” diye haykırır orda. İnsan tanımlayarak boyunduruğu altına alır. Tanımlamak şiiri elimizde tutmamıza yarar. Şiiri elimizden uçurup gittin Yaşar abi. (Gülüşmeler…)
O zaman şair karşımızdayken ve yakalamışken şairi sorayım. Şaire nasıl misyon yüklüyorsunuz? Şiiri devrim yapar mı?
Politik şairler devrimlerin yağdanlık misyonunu üstlenirler. Hiçbir devrim, şair ufkunun birebir karşılığı olamaz. Politik tanımların içindeki şair bol bol slogan üretir. (Sık sık telefonu çalıyor, konuşmamız kesiliyor. Ameliyat olacak hastası için kan arıyor şair. B grubu RH+!… Sonunda aranan kan bulundu!) Şiir söylemi biriciktir. Hiç bir şey söylemeden uzatılan sözcüklere sıkı bir antibiyotik olmalıdır. Hayal gücünün bittiği yerde okuyucunun ruhunda yeni ufuklar açar.
İsmet Özel’in tanımıyla “bütün çağların belasını gören insanların geldiği nokta delirmek noktasıdır. Şiir binasının saçağı altına atlayarak kurtuldum” diyor. Normal midir şairler?
Şairlik delirmenin sonraki halidir. Yoksa aklı başında hiç kimse şiir yazmak gibi büyük bir gaflete düşmez. Şiir acının içindeki acıyla, hüznün içindeki hüzünle, aşkın içindeki aşkla… Hemhal olma halidir. Yazarken yoldaki adam, çocuk adam ve deli sacayağının pratiğindeyim. Deliremediği için şiir yazanları bilirim!
O zaman ben tekrar şiire dönebilirim. Şöyle sorayım; “şiir” var mı?
Denize açılan balıkçının türküsünde, sürüsünü yayan çobanın ıslığında, tezgâhındaki zanaatkârın çekiç sesinde şiiri hep duydum. Masa başlarında yazılan, bin bir meşakkatle söylemeye çalıştığımız simya, mürekkep olup kâğıda dökülene kadar bence şiir. Nüsha olarak kendini ayan edince, şiir olmanın dışında bir yerde kendi büyüsünü kül ediyor gibi. Bir sözün; şairin beyniyle yüreği arasında bir yerde konaklaması ne güzeldir.
Şiirin ve zamanın muhasebesini yaparken, teknolojinin mekanik, yanını ve çağdaş toplumun, mahremi kirlenmesini de işliyorsunuz mısralarınızda. “Babil’i Beş Geçe” ve “Adını Koyamadığım “ kitaplarının ikinci baskısını da yapmışken, sorumu şöyle sorayım Yaşar abi; Kirlenme var, Obje ve ben sürekli uyuşma halinde. Aşkın paradoksallığı, içkin ütopyalar, yolculuk ve kaçış egzotizmini öne çıkartıyor. Kendine reddiye ve protesto ruhunu oluşturan modernitenin ve ideolojilerin, şiirden çıkarları nelerdir?
Kirlenme modern zamanlarda çita yükseltiyor, insan ilişkileri çürü- me, kopma noktasında. Ruhun varsıllığını ve mutluluğu kanıtlama telaşındaki aşk, zihinsel özleminin dehlizinde tedirgin ve umutsuz. Yani zamanı konuşuyoruz, atık genler deltasını. Uyuşturulmuş dimağ, tefekkürden yoksun ayak izlerini sürüyor, terör kalplerde pusu kurmuş, tarihsel bir melez olan modernizmin tahrip eden zamanına.”Ben de lisedeyken şiir yazardım” Bu liselinin şiirden beklentisi neydi? Herkesin şair olduğu bir ülkede, platonik zamanlarda kendini şiirle ifade eden halkın zor zamanlarda şiire sıcak bakmaması geleneksel bir yaranın sağılmamış halimidir? (Nefi, Mansur, Pir Sultan, vb. şiirin şerrinden kurtulamadı.)Zamanına konuşan sanatlar etkin silâh olarak hafızalarda yerini almadı mı? Modern zamanlarda şiir, kendi hücreleriyle beslenen karşı hareket olarak alkışlandı ya da tepki aldı. Neydi karşı hareketler? Bilinç sürçmesi, belirsizlikler, derinliğini yitiren özne, çıldırtan adaletsizlik, . Trajedide dönüşen tepkiyi şekillendiriyordu.
Öyleyse şairin malzemeleri nelerdir?
Kâğıt, kalem değil elbet. Dünyayı içine akıtmış, veresiyesi olmayan edalı yürek! Efradını cami, ağyarını mani arkaik şiir dili. Ve elbette SÖZ!
Ya gelenek?
Sanatın tarihsel serüveninde sondan başa kendini tekrarlayan seyrine tanık oluruz. Şiirin duruşu (biçim ya da sureti) kendi formuna direnirken, içerik zamanını konuşur, zamanının tanıklığını yapar. Çürüyen imgeler yenilenmelidir. Başka bir deyişle: hep yeni duran sözlerin simyageri olmalıdır şair!… Şimdi söz; geçmişten taşınan söz mirasının, sonraki zamanlara yürü- yen sentezidir.
Şiirinizi anlaşılmaz veya kapalı bulanlar var!
Okur gibi yapmaktan usanmayan biçarelerin zaafından, orta yerde bocalayan okuyucuların şerrinden ve çokbilmişliğinden, okumamışların insiyatifine sığınırım. Sorun okuyucunun hazır bulma kolaycılığında… Sanı- rım; müşkül bir şiire sokulurken sözün içindeki sözü hissetmek gerekiyor. Ne diyeyim? Estetik beğenide çıtayı yükseltenlere selam olsun.
Şiiri imgelere, eğretilemelere ödün vermeden endeksleyince okuyucunun şiirinize girmesi zorlaşıyor. Şair anlaşılma gibi bir endişe taşır mı?
Taşımaz. Şiir hissettirir, ima eder. Şiirin hikâye etmek, öykünmek zorunluluğu yoktur. Şiir dimdik kendi yolunda gidiyor.
Şair aynı zamanda bir seyyah mıdır?
Menzili olmayan muhacirdir şair. Yolculuk hal üzre insanlar var oldu ve sürüyor.
Memur şair olamaz diyorsun? Yani karşı olamayan şair olamaz mı?
Altı yüz elli yediye tabi olanların akıbetini bilirsiniz. Konuşan adamı içine sindiremeyen bir sistem şairini nasıl konuştursun. 657 düşünen adamın handikabıdır.
Şair “yalnız adam” mıdır?
Şair kendisiyle bile zor barışan adamdır. Şair, yazdıklarıyla, özgürlüğü ile çoğalır.
Şair ne arar?
Simyageri düşünün. Ustanın simyası hikmetli sözlerdir.
Bu anlamda piyasa şairlerini nasıl değerlendiriyorsun?
Piyasada şair mi var? Şair olsa piyasa yapmaz. Şiiri anlamak için birikim ve kültür gerekir. Şiirin bakanlık ve devlet tekelinden kurtarılması gerekiyor.
Şairden devlet sanatçısı olur mu?
Devletin sanatçısı olamaz. Böyle şairler bürokratlara mersiye döşemekten öte geçemez. Devlet bir şey yapmak istiyorsa aç bi ilaç, ses çıkartmadan sanatçılara gölge etmesin.
Kus Bin Said Kâbe duvarına asardı şiirlerini, sen ne yapmak istiyorsun?
Uzun gemi yolculuklarında şiirlerimi şişenin içine koyup denize bı- rakırdım.
Bir gün sisler içinde Kadırga yaylasında kaybolmuştum. Sigara kâğıdı biten çobana, tütününü sarması için verdiğim kâğıtta yeni yazdığım şiir vardı. Benim en güzel şiirlerimdi onlar!
Biçim önemli mi? Yusuf Ziya kelime deformasyonları yapmakla eleştirmişti sizi?
Nesir metni ile şiirin duruşu farklı şeylerdir. Dize işçiliğine ve söze iadei itibarı denemiştim, hayli de yankı bulmuştu. İlk çıkış hali ile kaligrafik formlar, tekelleşen sanat arenasında muzipçe manevralarımdı. Amacına ulaştı ve serüven orada bitti. Ama o formlar incelendiğinde gelişi güzel ve sıradan serpiştirilmiş işaret yumağı olmadığını görürsünüz.
Şiiri denizden dağlara çıkarıp çobana teslim ettikten sonra varsın okuyucu dumanını seyrede dursun. Biz romanınıza gelelim. Son romanın “Cabulka” nasıl gidiyor?
Son değil ilk romanım bu. “Yarın güneş doğmayacak” tefrikamı kast ediyorsanız, lise yıllarında yazıp Hizmet gazetesinde tefrika etmiştim. Çok kötü bir metindi.
Cabulka’yı on altıncı kez yazıyorum. Bilgisayar ortamında çalışmak işimi oldukça kolaylaştırıyor.
Bilgisayar dediniz. Modern gereçlere reddiyeniz ne güne?
Modern dünyanın sunduğu külfete ve atıklara tepki duymamak elde mi? Baş döndürücü hızla işlere yetişmek telaşında iken telefon tellerini kesip güvercin mi saklamalıyız? Üstelik telefon cebimizde iken.
Şair güvercin saklar!
Şairanelikle şairliği ayrımsamamız lazım.
Sözün bittiği yerde şair sözün doğrusunu söyler. Düşünceye kelepçe vurulduğu bu dönemde şair nasıl düşünür?
İyileştirme telaşındaki zamanlarda düşünen adam ile devletin arasındaki düello hiç de şık değil. İmdi sessiz düşünme zamanıdır. Bu muasır zamanda istibdadın giyotini sözü ve gülü doğradı. Yusuf Nabi usta demiş sözün hasını:
Bağ-ı dehrin hem hazanın hem baharın görmüşüz
Biz neşatın da gamın da rüzgârın görmüşüz Çok ta mağrur olma kim meyhane-i ikbalde Biz hezaran mest-i mağrurun humarın görmüşüz
Bir gün eyler dest-peste pay-gahı cay-gah Bi-adet mağrur-ı sadr-ı i’tibarın görmüşüz
Kase-i deryuzeye tebdil olur cam-ı murad
Biz bu bezmin Nabi’ya çok bade-harın görmüşüz!…
‘Benim şiirim müphem ve ses okunur. Kimseye borcu olmayan, meydanlardaki pankartları ve sloganları imleyen, tepki şiiridir” Bu sizin bir konuşmanızdaki tanımlamanız. Buna ilave edecekleriniz nelerdir?
Şiirin aitsiz olması düşüncenin, kalem ve onurun fıtratına aykırıdır, Söylem, bıçağın keskin ucunda. İnsan nerede başlayıp nerede bitiyor? Projeler kı- rılıyor, aynalar yanılsama, dünya harabe, ben aciz, sesler ve işaretiler çılgın bir ateş dansında. Tepki şiirlerinin ele geçirilemezliğini eyleme dönüştürüyor şair.
Türk şiir ırmağında kimlerle dirsek teması içindesiniz?
Şiiri sadece Türk şiiriyle sınırlamak istemiyorum. Antik şiir, Yunus Emre, Arabi, Fuzuli, Mevlana, Galip ve nicesi. Âşıklar, ağıtlar, Türküler, bunlar çok önemli halkalar. Tanzimat sonrası şair ismi veremeyeceğim, şiirler güldestesi olarak daha gizemli. O kadar güzel şiirler okuyorum k büyülü bir gönül temasına geçiyorum, bu bile yetiyor bana.
Şiirin geleneksel formlardan kopması, çokseslilik arayışları. Şiirin modern zamanla paralellik arz eden erozyonu mu bu?
“Şiir sokaktadır” diyorsunuz birde…
Bu tavrı erozyon olarak değil tekâmül olarak düşünüyorum. Sadece modern zamanlarda olan değişim değil, sanatın karakteri bu.Şiire bir tanım getirelim önce: çoğul dipnotlar, mitlere göndermeler, imge ve coşkuyu kovalarken karşıda ses arama, biraz şaşırtma, ironi. İma, sezdirme, çağrışımın dehlizine sürükleme. Şiirin misyonu bu entegrasyonla özgünleşiyor. Yine de her zaman eksik kalacak bir tanımlama olacaktır.
Şiir, slogan değildir, bir dünya görüşünü ima eder. Mısra’nın serüveni işaretlerin bittiği yerde başlar.
Şiiri yazarken sözcüklerin merkeziyetçiliği, söylemin imge yo- ğunluğu anlaşılması güç bir şiire mi işaret ediyor?
Şair, aktüaliteyi yasayan insandır, iyileştirilmiş zamanlarda.
Adaletsizliklerin ve zulmün idealize edilme senaryolarına tepkisiz kalamazsın. İmge simgeleşiyor, sezgiye alarm sinyalleri gönderiyor. Aşkı, bilgiyi, erdemi, levhayı işaret eder ve tefekkürün yoğun zamanlarını.
Aşksız bilgi kuru ve yavan kalıyor. Şiir kendi erdem ve hikmetini kuramıyorsa, israf edilmiş şiir zamanlarına acırım.
Metropollerin su verilmiş katı kuralları içinde, birey çok çabuk manipüle edilebiliyor. Birey kendi edilgenliğini sorgulayamıyor.
Medya sosyal ve siyasal bütün ihtiyaçlarımızın tüketimini en katı bi- çimde BELiRLEME misyonunu üstlendiği yetmezmiş gibi sisteme entegre ettiği SANATCILARINI da biçimleme telaşında.
Rahmetli Akif İnan, ressamlığınızın şiirinizi olumsuz etkiledi- ğini söylemişti.
Yanılmış. Görsel betimleme ve imge zenginliği, plastik dokunun ve nesnelerin ayakları üzerinde durması kötü mü?
Nakkaşlık, reklamcılık, fotoğraf sanatçılığı, ressamlık üstüne motosikletle yaşam ve yol düşleri… Bütün bunların şiirle daha doğ- rusu şairin dünyasıyla ne gibi bir ilintisi var?
Değirmenin suyu onlarla akıyor. Motosiklet; çöl bedevisi ruhumu gezdiren demir atım. Onun dostluğunda çıkarsama ve ihanet olmadı hiç! Onunla yolculuk yapmayı çok seviyorum.
Badanalı koca bir kubbe düşün, motiflere ve hatta susamış olarak seni çağırıyor! İşte o ince çığlıkta sırt üstü uzanmış halde açılan beyaz sayfayı kuyumcu titizliğiyle nakışlamanın hazzını yaşayacaksın birazdan. Bu serüven seninle duvar arasında aracı olan fırçayla günlerce sürecek. Allah’ın arzı geniştir babam, bu arza müthiş bir yolculuk başlar!
Günümüzde şair, profesyonel olabilir mi? şiirinizin altyapısını anlatır misiniz?
Şiir de bir sanayidir. Zorlanan, horlanan bir sanayi. Üreten, yani sair, ödün vermeden profesyonelce yazmak zorundadır. Yani arz-talep oluşturma ve bu işi kolaya kaçmadan, sanatın estetik boyutlarını zorlanarak yapmalıdır.
Şairliğin ikinci meslek olması toplumun şiir bilinci ve talebi ile orantılıdır. İkibini geçmeyen baskı adedi ve yayınevlerince kâr getirmeyen yatırım aracı olmaktan kurtulmalı şiir. Bol acılı harcıâlem bir roman kadar satamayan şiir kitaplarının akıbeti yeterince konuşulmuyor. İlk Kitabımı (Bağıracağım 1976) beş bin adet basmıştım, Satmak bir yana soba tutuşturmayla tüketememiştim meczubu. Şimdi şiir şölenleri yapılıyor bolca. Şiir biraz bahane oluyor gibi, Halk-şair-şiir diyaloğu ve kaynaşması için güzel bir başlangıç olur diye ümitvarım.
Şiirin altyapısında estetik ve kültürel birikim gerekir diye düşünüyorum. Dayatmacı hiç bir şablonu olmadığı gibi işi yapan kendi özgün solu- ğudur, kendisi gibidir. Şiir Nevi-şahsına münhasır, polarize edilmiş ilk ağız denemesidir.
Biçimsellik konusunda değişik saplantılar var, suların hiç durulmayacağı bir alana benziyor, sizin bir tercihiniz var mı?
Mevlana, “Şimdi yeni şeyler söylemek lazım” der. Biçim şairin kendi tercihidir, nasıl yaptığından çok nasıl söylediği önemlidir
Yeni bir Karacaoğlan, Fuzuli, Mehmet Akit, Necip Fazıl olman biricikliğini kanıtlamaz.
Aynısını taklit etmekten başka hünerin olmaz. Sanatçının arayışı, sanatçının nevi-şahsına münhasırlık olmalıdır. Geleneğin derinden akan zengin kollarını gelecekle sentezini kurabilme hünerini oluşturmalı sanatçı.
Bilindiği gibi ressamlık, reklamcılık, nakkaşlık (cami kalem işi) mesleğinizi de sürtüyorsunuz, şiir çalışmalarınıza olumsuz yönde etkilemiyor mu bu çalışmalar?
Aksine, şiirimin güç aldığı, emdiği kaynaklar görsel boyutunu güç- lendiren diğer deneyimlerdir. Çok fazla şiir yazan bir kalem işçisiyim. Bu arada fotoğraf belgeselleri de hazırlıyorum. Bütün sanatlarım birbirini emzirip besliyor.
Değişik yeni çalınmalarınız var mi? Son olarak okuyucuları- mıza neler söylemek isterdiniz?
Beş senedir üstünde çalıştığım bir romanım var, hummalı bir şekilde onu bitirme telaşındayım, Sonbaharın en güzel günlerindeyiz, dağlara kar indi güneşli günlerde çekimlerimi tamamlıyorum. İnşallah daha güzel ve daha faydalı eserleri okunucularıma iletmenin telaşını yaşıyorum. Ves-selam
Bize bu fırsatı verdiğin için teşekkür ederiz.
*ESERLERİ:
ŞİİR: Bağıracağım (1975), Azât Ettim Yürek Seni (1978), İdris (1980, 1984, 1997), Adını Koyamadığım (1984, İdris’le beraber, 1997), Bâbil’i Beş Geçe (1992, 1997), Yoksul, Derviş ve Uzakta (1994), Ölüm Dağlara Oğul Bı- rakınca (1996), Mu’tedil Bir Siyamlı (1999), Âh Minyatürleri (2004), Yitik Kalyon (2005), Tenha (2008), Ruşen Ali Cengi (2009), Lâ Bedri Divanı (2016). ANLATI-HİKÂYE: Sızıdır Beyoğlu İbranîce Yazılsa da (1994), Hiç (2007),RessamınGüncesi(2008), Rüya Korkusu (2016)
ROMAN: Cabülka – Yolcu ile Derviş Meseli (2004),Gezgin ile Pervane-Yunus Emre (2016) .
ŞEHRENGİZ: Trabzon’96 (1996), Fotoğraf ve Gravürlerle Trabzon Şehrengizi (2012), Ayasofya (Mahrem, Kemik Falı ve Lâcivert, 2012)
FOTOĞRAF ALBÜMÜ: Fotoğraflarla Trabzon, (2005), Trabzon (2010).ANTOLOJİ: 2006 Şiir Seçkisi (2007)
GEZİ-ANI: Sataşma Ağan Yorgun (2014)
FİLMOGRAFİSİ:* Maestro, kısa film.* Bazı Şeyler, kısa film.* Zamanı Öğüten Taşlar (Trabzon’un son su değirmenleri ve mısırın hikâyesi -TRT belgesel) * Çobanlar Al Jazeera Türk belgesel. * Faroz Günlüğü (Viya boyle), (Farozlu balıkçıların 365 günü. Belgesel) * Ölüm Bacaları (Yatağan) belgesel* Ateşin Zilleri (son çıngırak ve kelek ustaları, belgesel)* Şelekçiler (Doğukaradeniz’de Tütün Kaçakçıları, belgesel, 4 bölüm) * Otobus Getti (Bir valizle gittik, oraları tüketip dönemedik) Almanya’ya kaçak yolla giden Türk İşçilerin yolculuk ve tutunma dramı / Belgesel, 2 bölüm) Çobanlık Zor Zenaat (belgesel) Yönetmenliği ve senaryosunu yapıp Tonya’da çektiği Çıngıraklar filmi.
ÖDÜLLERİ: 2014, Ahi (Kırşehir, Ahi Evran senaryo yarışması birinciliği -2002, ‘Cabülka’ romanı ile Tuzla Belediyesi Roman birinciliği,-2004, Ömer Seyfettin hikâye üçüncülüğü, 2005, Ümraniye Belediyesi, hikâye birinciliği, -2005, Homeros “Bursa’da Zaman’ i