
Aynı zemine dayanan modernizm ve postmodernizm azalan veya çoğalan ritimlerle tartışılmakta ülkemizde. Sizce bu tartışmaların “anlamı” nedir?
Açık konuşmak gerekirse sözünü ettiğiniz tartışmalar uzun zamandan beri batıda sürdürülmekte olanların cılız uzantıları olmaktan öteye gidememektedir. Bırakın günümüzün modernite ve post-modernite arasındaki tartışmaların yetersizliğini bir tarafa; adı “batılılaşma olan ilk modernleşme döneminden bu güne kadar yapılanların, aslında bir “taklit ve tüketim” çabasından fazla bir şey olmadığı, bir türlü bu çemberin dışına çı- kamadığımızı, geçmiş dönemlere baktığımızda daha iyi anlamaktayız. Bu yüzden Müslümanlar için ufuk açıcı, meselenin özüyle alakalı tartışmalara zemin oluşturacak bir noktaya gelememekteyiz. Meselenin tartışılması, daha çok aktüel olanın manüpüle ettiği, düzeysizleştirdiği bir süreç içinde seyretmekte; bu yüzden de modernite tartışmaları daha çok teknoloji ile araçlar üzerinden yapılan falan şeyi kullanıp, ya da falan şeyi kullanmadığı gibi basit bir tartışmaya düşülmektedir. Hâlbuki hayatımızda bulunan, her gün kaçınılmaz olarak kullandığımız bu teknolojik “şeyler” nihayette sebebin kendisi değil birer sonuç, yani birer üründürler. Dolayısı ile ilişkili oldukları halde “esasın” kendini temsil etmezler. Her şeyden önce modernite ile ilgili tartışmalarda gözden kaçan ya da tartışmaya konu edilmeyen önemli bir nokta vardır. Modern düşünce boşlukta oluşmuş bir “proje” olmadığı gibi; bir düşünce, yaşama ve sosyal düzen olarak önemli bir temel kabule dayanmaktadır. Modernite kendine ait bir “meta teori”ye sahiptir; “hitabını” insanlara oradan yapar. Yapılan tartışmalarda gözden kaçırılmaması gereken bu “teori”, modernitenin dünyayı ve insanı açıklamada esas aldığı kabulleri/ temelini teşkil eder. Fakat bu “mega teori” daha çok “arkada duran”, kolay kolay söz konusu edilmeyen bir noktadır; ki bu da onun önemli tarafını oluşturur. Dünyayı, toplumu ve insanı açıklama ve anlamlandırma iddiasındaki bu teorinin, İslam cihetinden sorgulanması gerekmektedir. Buna ilişkin yapılacak bir tahlil, Müslümanların modernite karşısında alamadıkları tavrı daha sağlıklı bir zemine oturtacaktır. Bu teorinin öngördüğü anlam dünyasına, Müslümanların anlamak üzere müdahalede bulunmaları fazlasıyla önem taşımakta; bunun yapılabilmesi durumunda, modernitenin bozulmakta olan büyüsü daha da çok bozulacaktır. Bu ise Müslüman zihin üzerine kurmuş olduğu entelektüel hegemonyayı çatlatacak, İslamın “özü- ne” uygun düşüncelerin hasıl olmasını kolaylaştıracaktır. Kişisel inancım bu. Bununla beraber Müslümanlar, modernite ve post-modernite arasında sürmekte olan tartışmaya uzak durmakta. Bu da onların gündelik hadiseler ve televizyon “kültürü” ile fazla haşir-neşir olduklarını göstermektedir. Herşeyi 28 Şubata yükleyip sorumluluktan kaçmanın bir adı da şimdilik bu. Beli ki aktüel olanı –ki böyle tartışmalar, tartışanlara bir sorumluluk yüklemez- konuşmak cazip gelmekte; bir tür “dedikodu” olarak, kim sevmez ki sorumluluk getirmeyen tartışmaları. Hâlbuki modernite ve posrmodernite arasındaki tartışma ve çatışma, her şeyden önce “hakikat anlayışı”na iliş- kin olarak gerçekten önemlidir. Kendileri de inandıkları bir hakikatin savunucusu olan Müslümanların, bu tartışmalarda söylemleri gereken önemli “şeyleri” bulunmakta, ya da en azından bulunması gerekmektedir.
Resmi ideoloji kendini yenilemiyor ve kendi elitlerini oluşturamıyor. Hatta tepiyor. Böylece sorunlarını da çözemiyor. Sorunların konuşulması bile sorun oluyor. Dolayısıyla konuşmak da yankı bulmuyor. Bu bağlamda 28 Şubat sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ciddi bir kırılmanın yaşandığı dünyamızda; Türkiye gibi “merkez”e yakın periferik ülkeler günümüzde iki farklı çözülmeyi birlikte yaşamak gibi bir “kaderle” karşı karşıya bulunmaktalar. Birini modernleşmenin getirdiği ve her – kültürel, toplumsal, ekonomik, siyasal- alanda hızlı şekilde cereyan eden bir çözülme yaşanmakta. Hayata katılan yeni teknolojiler bu çö- zülmeyi giderek hızlandırmakta. Diğeri ise, bununla eş zamanlı olarak post modernitenin getirdiği ve bu defa da modern olanı –az veya çok- çözen, ayrıştıran bir süreç içinde yaşamak zorunda kalmaktır. Modernitenin “gelenek” olarak tanımladığı bütün değer, yapı ve ilişkiler yine modernitenin lehine hakim iktidarlarca çözülmeye uğratılırken; bunun yerine de “modern olan”ı inşa etme ve deyim yerindeyse toplumsal olarak “taklit ve tüketme” safhası yeteri kadar tamamlanamadan; şimdi post modernite yeni eleştiri ve taleplerle yüklü kültürüyle bu kez de “modern olanı”, tam da “ihtiyaç” duyulan bir zamanda eleştirmekte, büyüsünü bozmakta ve kullanışsız hale getirmektedir. Zihin ve bilgide kırılmanın vuku bulduğu böyle zamanlarda eski değerler/bilgiler üzerine bütün söylemler/ideolojiler kaçınılmaz olarak aşınmakla karşı karşıya kalır. Bu durumda siyaset de, düşünce de artık eski bağlamları içinde yeni çözümler üretemez; üstelik kendilerini yeniden üretmenin bütün imkânlarını da artık yitirmiş sayılırlar. Böyle zamanlarda elitler sadece “tarih dışı” olmakla kalmaz bununla beraber eriyerek yok olmak gibi bir kadere sahiptirler. Şimdi sorun çözülen toplumun değerler ve kurumlar sistemini nasıl inşa edecekleridir. Bu haliyle hangi kabulleri bu inşada temel alacakları meselesi giderek önem kazanmaktadır. 28 Şubat böyle bir döneme denk gelmekte; bütün sorunlar islama ve müslümanlara yüklenerek işin düzeltilebileceği varsayılmıştı. Bu yüzden de bir osmanlı alışkanlığı olarak devleti kurtarma fikri; bu defa 28 Şubatla birlikte devletin “müslümansızlaştırılması” şeklinde bir siyaset izlemeyi kurtuluş yolu olarak kullanılmıştır. Hâlbuki bu süreç müslümanlar farkında olmasalar da müslümanları da içine alarak genişleyen yeni bir tarihsel duruma işaret etmektedir. Dolayısı ile 28 Şubatın yapmaya çalıştığı “devleti müslümanlardan arındırma” ya da “islamın siyasal ve kamusal alandan kovulması” gibi teşebbüsler umulan neticeyi vermeyecektir. Burada esas sorun müslümanlarla ilgilidir: 28 Şubat milad ilan edilerek her şeyi ona yüklemek nihayette Müslümanların kendi eksikliklerini, dünyaya ne kadar düşkün olmaya baş- ladıklarını görmeye engel teşkil edeceklerdir. Nitekim şimdilerde şahit olduklarımız da maalesef budur.
Hiçbir toplum değişmekten uzak duramaz ve buna güç yetiremez. Değişimi siz nasıl değerlendiriyorsunuz. Türkiye’de değişimin hangi alanlarda gerekli olduğuna inanıyorsunuz?
Bugünlerde genel olarak Müslümanlara hâkim anlayışta ve genel kabule göre “değişim” olumlu ve doğal bir süreç olarak önemli ve istenir durumdadır. Hâlbuki hiçbir değişim tarafsız değildir; nihayette her değişim muhteva olarak kendine has bir yön, bir anlam; bir gelecek beklentisi, dolayısı ile ideolojik bir boyut taşır. Kısaca belirli bir maksadı içeriklendirmiş olarak cereyan eder. Bu yüzden her değişim – tabii ki burada kastettiğim ferdi ve toplumsal değişimdir- insan iradesinden, arzusundan bağımsız sayılamayacağı gibi, “nötr” de değildir. Dolayısı ile bir değişime yön vermek öncelikle kişisel irade ve tercih, sonra da bunu gerçekleştirmeyi mümkün kılacak entelektüel bir yetkinliği gerektirir. Yeni teknolojilerin ve bilginin dünya ölçeğindeki hızlı sirkülasyonu aynı zamanda; hem eski toplumsal ve siyasal yapıların çözülmesini, hem de bununla birlikte kendinin öngördüğü cinsten bir değişimi birlikte bütün dünyaya yaymaktadır. Şurası bir geçek ki, “statüko”, istense bile korunması artık mümkün olmayan bir “deneyim” olarak tarihin çöplüğüne atılmakla karşı karşıya bulunmaktadır. Bunun neticesi olarak bugün toplumlar kültürel ve düşünsel olarak küresel düzeyde cereyan eden bu değişimden pay alırken; mevcut iktidar yapıları bunun tersi bir tutumu sürdürmekte ısrarlı davranmakta. Halbuki günümüzün hakim değişim anlayışı öncelikle klasik iktidar anlayışına yönelik bir tutum taşımakta, dolayısı ile “iktidar alanı”nı kaçınılmaz olarak bir değişimle kar- şı karşıya bırakmaktadır. “kıblelerini” şaşırmış Müslümanların değişim talepleri elbette ki olumlu taleptir ve güzel bir şeydir. Fakat “niçin değişim?” sorusuna müslümanların somut bir cevabı maalesef bulunmamaktadır. Müslümanlar kendi üzerlerine koyulan baskıdan kurtulmanın yolu olarak değişim istemeleri doğal bir şey; fakat bu, yeterli ve kendi gelenekleri bağ- lamında çok anlamlı sayılamaz. Müslümanlar değişimi sadece 28 Şubatın gitmesi için isteyemezler; değişim her şeyden önce bir süreçtir. Fakat şu da göstermektedir ki; müslümanlar da değişimin çok “nötr” ve “masum” oldu- ğuna yanlış bir şekilde inanmaktadırlar. Bugün 28 Şubatın baskısı altında, post modernitenin müslümanlara “önerdiği” değişimin onaylanması istenmektedir; bu değişim talebinde aynı zamanda müslümanların da değişmesi gerektiği gibi bir beklenti bulunmaktadır. Amacı ve her şeyden önce “ahlaki araçları” olmayan bir değişim. Bizim kıblemizi bulmamıza yardımcı olamaz; hatta tam tersinin söz konusu olabileceğini söyleyebiliriz. İslam değişimin ne olduğunu ve nasıl olması gerektirdiğini kendisi tanıklar; mümin de bu yüzden iradi bir tercihin neticesinde buna katılan insan olarak önem taşır. Sonuç olarak baskı ve zulüm onaylanamaz, bunların ortadan elbette kalkması için değişim gerekiyor. Fakat sorun burada bitmiyor; tam tersine bundan sonra başlıyor müslüman için!
Modern dünya verilerinin bu kadar hızlı yayılmasının altında, kendi kimliklerinin antenlerini bu merkezlere çeviren üçüncü dünya insanının gayretleri mi yatmaktadır?
Küreselleşme ile beraber artık “üçüncü dünya” davranışı giderek tedavülden kalkacağa benziyor. Dünya genelinde yaygınlaşan yeni teknolojiler, fakat bilhassa enformatik araçlar, bugün merkezinde batının olduğu; orada üretilen ya da üretim normları/kalıpları orada belirlenmiş bilgilerini yine bütün dünyaya yaymaktalar. Artık “antenlerinizi” o yöne çevirmeseniz bile, bu bilgiler, değerler, hayat biçimleri, tüketim kalıpları hazır önünüze gelmektedir. Attık günümüzdeki sorun “antensel” değil küreseldir. Tabii i buna verilmesi gereken cevabın ne olabileceği fazlasıyla önemlidir ve bu da herkesten önce müslümanları ilgilenmektedir. Fakat bunu aynı zamanda İslamı “âlemlere rahmet” kılmanın imkânı olarak da düşünebiliriz.
Hayatın her alanında kargaşa ve bunalım derinleşiyor. Tarihsel gerçekliğini ve köklerini yok sayan bu anlayışla insanımıza yeni bir duruş kazandırmaya çalışmanın sonucu; inançsız, idealsiz ve lümpen bir nesil oluşuyor. Bu durum karşısında sizin duruşunuz nedir?
Önceki soruda da değindiğimiz gibi, bugün küresel bir kültürden, ekonomiden, siyasetten, toplumdan, küresel ilişkilerden, velhasıl küreselleştiği söylenen bir dünyadan bahsedildiğine şahit olmaktayız. Belli ki bu, 20. yüzyılın dünyasından temel hususlarda kısmen farklı olacaktır. Bu durumdan ya da kültürden nasibini almakta olan müslümanlar da diğer toplumlar gibi, daha sorumluluk ve gayret sahibi olacakları yerde, maalesef giderek daha çok dünyaya bağlanmakta, bu yüzden de iradesi alınmış gölge “öznelere” dönüşmekteler. Küresel kültürün bizi uyuşturmasına müsaade etmemeliyiz. Zihinleri uyanık ve diri tutmak zorunda olduğumuza inanmaktayım. Bu ise ancak yoğun bir entelektüel çaba ile mümkündür.
İslam, modern dünya ile uyum içinde olursa “din” olarak kalabilir mi ya da dinden ne kalır geriye?
Aslında bugün yeryüzünün en genç dini olan İslam ile modernite arasındaki son gerilim halkası içinde yaşamakta olduğumuz söylenebilir. Bu uzun zamandan beri süren modern zihniyetin ortaya koyduğu “meta teorisi” ile İslamınki arasında mevcut bulunan uyuşmazlıktan kaynaklanmaktadır. Bu haliyle ikisinin temel kabullerinde bir anlaşmanın mümkün olamayaca- ğını söyleyebiliriz. İslamdan önceki iki din –Musevilik ve Hristiyanlık- bu süreçlerde girmiş oldukları mücadeleyi kaybettiler. Burası yeri olmamakla beraber, aslında birçok sebepten dolayı bu mücadeleyi de kaybetmeleri gerekirdi; zaten büyük nisbetle de Hrıstiyanlığın pratik uygulanış biçimine olmuştu. Fakat ortaya çıkan netice birçok doğrunun da saf dışı edilmesine maalesef sebep oldu. Zira kendi yönünü ve amacını yine kendisi tayin eden bir sürecin (modern süreç) “nasihat”a kaçınılmaz olarak ihtiyacı vardır. İnanıyorum ki İslam insanoğlu için bu nasihat, uyarı ve hatırlatmayı yapacak tek imkândır. İslam insanoğluna yaşamın anlamı ve kadim ideallerinin yolunu tekrar gösterebilir; anlamsız olan hayatını yeniden ve farklı bir “bağ- lamda” anlamlandırabilir. Küresel ölçeğe ulaşmış zulüm temelinde kurulu sosyal ilişkileri değiştirip, onları adalet üzerinde yeniden inşa edebilir. Fakat bütün bunların olabilirliği, müslümanların İslamı hayatlarında yaşanır kılmasıyla, “emin” vasfını yüklenmekle, ancak güzel amellere dönüştürmekle mümkündür. Aksi halde İslam yaşadığımız hayat içinde kültürel bir “değere” dönüşebilir, bundan da hesap günü için herkesten önce ben müslümanım diyenler zarara uğrayacaktır.
Sizin anlayışınız içinde şiir, sanat ve estetik ne tür bir değerdir ve ne ifade eder?
“Değerin” ve “anlamın” kaynağında din olduğuna inanmaktayım. Bu kabul, sanatın kendi başına kuralları ve kendi başına bir değer olamayacağı anlamına gelir. Bu yüzden de sanat kendini var eden dünya görüşüyle içsel bir bağımlılık ilişkisi içinde bulunur. Kendisi “değer” üretebilir; fakat bunun İslam cihetinden anlamlı ve meşru bulunduğunu söyleyemeyeceğim. İslam her şeyden önce estetik/felsefi anlamda “güzel”i ahlaki temelde kavramlaştırmaktadır. Bu ise sanata kendi içinde uyması gereken bir ilke ve ideal yükler. Bununla birlikte bizim modernleşme serüvenimizden bu yana, yaklaşık son üç yüzyılın müslümanının tutarlı ve kendi “geleneğine” bağlı bir sanat anlayışına sahip olduğunu söylemem zor. Zira parçalanmış zihniyet yapılarının sanata ilişkin fazla bir şey söyleyebileceklerine inanmıyorum. Bütün yapılanlar batılı sanat kategorileri içinde –heykel hariç, en azından şimdilik- İslami formları kullanarak taklit etmekle neticelenmektedir. Kanımca İslam, sanatı “galeriler” için düşünmemişti; teşhir modern sanatın ruhunu teşkil etmekte. Bunun yanında Kur’an’ın şiire yönelik uyarısını da hatırlayarak, şiire karşı fazla olumlu bir tavır içinde olmadığımı belirtmeliyim. Kanımca müslüman genç zihinleri şiirin “iğvasından” kurtarıp, tefekkürün mısralarla sınırlanmamış dünyasına yönlendirmek bizim için önemlidir.
Gerçekten sizi, gelecek konusunda ümit var kılan bir şeyler var mı?
Şahsım olarak gelecek konusunda hiç olmadığım kadar iyimser ve ümit varım. Böyle kırılmaların yaşandığı dönemler belirsizlik ve kaosla yüklü olmalarına rağmen, bir çok “doğrunun” yeniden tartışılmasına aynı zamanda imkân açar. Her şeyden önce bugün müphem, belirsizleşmiş, bulanık bir dünyada ve onun değerleri içinde; İslam, kim olduğumuza dair bir anlam ve geleceği görmenin imkânını sağlamakta. Bugün insanı bu kadar “cesur” kılabilecek başka ne var ki? Onun için bugün modern ve posrmodern arasındaki tartışmada yerimizin neresi olduğunu daha berrak bir şekilde görmemiz önemlidir.
- Schoun, dünya üzerinde medeniyetlerin genel çöküşünden bahseder. Çöküşün nedenini Doğu açısından, düşünmeyi terk etmesine, Batı açısından ise çok fakat yanlış düşünmesine bağlar. Doğunun doğrular üzerinde uyuduğunu, Batının ise yanlışlar üzerinde ya- şadığını belirtir. Durum sizin açınızdan nasıl görünüyor?
Bu sorunuzu izninizle cevapsız bırakmak istiyorum; zira cevap daha önce yapılması gereken uzun bir açıklamamayı gerektirmektedir. Bunun yerine müsaadeniz olursa söz konusu ettiğiniz “medeniyet” kavramına biraz değinmekte fayda mülahaza etmekteyim. Çünkü İslamın medeniyet şeklinde kavramsallaştırılamayacağına inanmaktayım. Başka bir ifadeyle, modern düşüncenin kavramsallaştırdığı “medeniyet” sözcüğünün muhtevasının İslam tarafından kabulü mümkün değildir. Buna çok kimsenin itiraz edeceğini biliyorum. Zira burada unutulmaması gereken önemli bir nokta bulunmakta; “medeniyetin” karşıtı “barbarlık” olarak tanımlandığından, medeniyet kavramına getirilecek herhangi bir eleştiri, barbarlığın lehine olarak anlaşılmaktadır. Mesele medeniyet ve barbarlık gibi iki kutuplu bir düzleme oturtulmuş olduğundan zihinler bu çemberin dışına çıkmakta zorlanmaktadır. Onun için İslamın bir medeniyete indirgenemeyeceğini söylemememizin tuhaf karşılanmasına şaşmıyorum. Bir kere medeniyet kavramı her şeyden önce ve fazlasıyla batı merkezli bir kavramsallaştırmadır. Üstelik kendi muhtevası içinde batılı insanın kendi dini/kültürel/tarihsel tecrü- besiyle doldurulmuştur. Kavram kendi içinde barbarlıktan kurtuluşu içeren bir anlayış taşımaktadır. Dolayısı ile kavram öncelikle “ilerleme” düşüncesi üzerine inşa edilmiştir. Halbuki İslam “cahiliye”den bir kurtuluş olma özelli- ği taşır, “barbarlıktan” değil. Biz Hz. Adem’le başlayan dünyadaki kökenimizi bir barbarlık hali olarak anlamamaktayız; mükemmele doğru uzanan bir zaman ve tarih anlayışını da kabul etmemiz asla mümkün değildir. Bunun yanında modern uygarlık kavramsallaştırımı kentsel temele işaret eder ve seküler bir süreç içinde doğup geliştiğini öne sürer. “Medeni” olma süreci bu bağlamda dindarlaşmaya değil, sekülerleşmeye işaret etmektedir. Üstelik modern medeniyet anlayışı daha çok vurgu yapar. Son söz olarak İslam doğuya ait bir din değildir ve İslam doğuyu temsil etmez; İslam doğunun da batının da dinidir. Eğer coğrafi değil de sadece düşünsel düzlemde ve bir “zihniyet” biçimi olarak, İslamı illaki bir yere yerleştirmek istiyorsanız, şunu söyleyebiliriz; İslam “doğu” ve “batının” ortasında yer alır; fakat coğrafi olarak anlaşılmamalıdır. Çünkü o zaman “orta-doğu”yu kastettiğim anlaşılır ki, bu bütünüyle yanlış olur.
İki asırdan beri müslüman dünyayı etkileyen İslamcılık dü- şüncesi, sizce verili bir duruş mudur? Yoksa özgün bir altyapıdan hareketle mi oluşturuldu?
Kanımca İslamcılık düşüncesi iki çelişkili boyutu kendinde barındı- ran bir özelliğe sahiptir. Hem verili bir durumu ki bu modern batı dünyasıdır; hem de buna bir “cevap” oluşturmak üzere özgün bir yapıyı ki bu da referansta bulunduğu İslamdır, kendi hareketinin merkezi yapmıştır. İslamcılık, bilindiği gibi durup dururken ortaya çıkmamış; müslümanların modern dünya ile karşılaşmaları ile beraber ve bir zorunluluk olarak oluşmuştur. Fakat bu karşılaşma, batıya karşı mücadelesini ve duruşunu kendi özgün kaynaklarından hareket ederek yeniden tespit ve sürdürmeye çalışmıştır. “Batılılaşma” ile karşılaşan her müslümanın mecburen bir “İslamcı” yönü olmak zorundadır. Adı tavrı, yöntemi farklı olsa da, müslümanların modern dünya ile karşılaşmaları böyle bir “durumu/düşünceyi/akımı” kaçınılmaz olarak ortaya çıkaracaktı kanımca. İslamcılık, olup olmama anlamında bir tercih etme lüksü değildir, zorunlu bir diyaloğun hasılasıdır.
*ESERLERİ:
KİTAPLARI; Modern Dünyada Müslümanlar (2000),Yeni Bir Anlam Arayışı (2004),Sabra Davet Eden Hakikat (2009),Nehri Geçerken (2010),Dünyaya Müslümanca Bakmak (2016),Kıbleyi Değiştiren Dönüşüm (2016).Kalbin Akletmesi (2019)
DERGİLER; kitap Dergisi(1986-1997), Teklif(1988-1991)Bilgi Hikmet (1993-1995)Yeni Zemin(1993)Kalem ve Onur, Haksöz, İktibas(1981-2016)Bilg