
Türkiye’de kadın olmanın zorlukları var. Evli bir kadın yazar olmanın çok daha fazla zorlukları olsa gerek. Nasıl yazıyorsunuz?
Yazı benim hayatımda hep vardı; okuyuculukla birlikte. Evlenince başlangıçta tabii çok uğraşmak, bir şeyleri hal yoluna koymak zorundasınız. Evlendiğinizde hayatınız değişiyor. Anne olunca da öyle. Ancak bir kadının kişiliğinin zenginleşmesi veya varlığının tamamlanması açısından bunları yaşaması çok önemli bence, yazar olsun olmasın. Bir erkek için de geçerli elbette bu dediğim. Ailenin ya da özel alan denilen alanın çok besleyici, koruyucu bir yanı var. Bunun için uzun yıllar emek veriyorsunuz ve sonra gençliğin o direnç kazandıran gücü yitirilirken de verdiğiniz, gençlik yılları boyunca verdiğiniz emeğin yeşerttiği alanlar sizi güçlendirmeye baş- lıyor. Yazarlık belli bir mekanla, saatlerle, bir takım çizelge veya genelgelerle belirlenmiş bir meslek değil. Bu bakımdan yazarlığı bir meslek edinen kişi mesleğinin disiplinini ve kurallarını kendisi oluşturmak zorunda. Şüphesiz görünürde serbest bir meslek sayılsa da pek serbest olmaya izin vermeyen mesleklerden biri yazarlık. Sabah saat sekizde başlayıp akşam beş dediniz mi, ‘tamam’ diyemiyorsunuz; bu anlamda bir ‘serbestlikten’ söz etmek mümkün belki. Kendi disiplininizi kendiniz oluşturmalısınız. Kendi çalışma mekânınızı kurmalısınız. Çok fazla emek sarf etseniz de maddi bakımdan doyurucu bir mesleğe sahip olmadığını da kabul etmelisiniz. Bu konuda kimseye yakınma hakkınız da olmaz. Çünkü kimse yazarlığı size dayatmamıştır. Ben yazarlığımı geliştirmek için mimarlık mesleğini bıraktım ve bu seçimim nedeniyle her zaman yadırgayan sorularla karşılaştım. Başka bir problem, yeni ve farklı yazar olmanın zorluklarıdır. Belki de olumsuz eleş- tirilere ya da suskunluklara rağmen yolunuzu sürdürmeniz gerekir. Yazarlık kimseye tepsiyle sunulmaz; bu alanda kolaylıklarınız olsa bile çalışmadan, emek vermeden sahici bir yazar olamazsınız. Bu noktada yine iç disiplinine dönüyoruz. Kendi kurallarınızı kendiniz koyarak bir çalışma programı oluş- turmalı ve bu programı aksatmamalısınız. Hem hayatın içinde olmalı hem de bu hayata biraz kenardan bakabilmelisiniz. Hem yazdıklarınızın içine girmeli hem de onları nesnel olarak eleştirebilmelisiniz.
Yazdığınız öyküler yazmak istediğiniz öyküler mi peki? Nasıl öyküler yazmak isterdiniz?
Yazdığım öyküler yazmak istediğim asıl öyküye yönelik arayışımın parçaları. Yaşayan metinleri seviyorum. Öyküyü zaman ve mekandan kopuk, havada asılı kutsal bir levha gibi düşünmüyorum. Öykülerimde ironi ister istemez yer alıyor. Kendimize bir cennet inşa edemiyoruz ne yazık ki. Bizi yazmaya kışkırtan biraz da bu oluyor. Sanatta tabiilikten yanayım, hayatta da tabiilikten yana olduğum için. Van Gogh’un deyişiyle, kopyanın ger- çeğinden daha gerçek bir sanatı özlüyorum. Her şeyi bir fotoğraftaki gibi aynıyla yansıtmak değil, yansıtılamayanı bulup açığa çıkarmak belki yapmak istediğim, işte bu. Görkemli bir sadelik; postmodern anlatıların oluşturduğu şimdiki labirentte bu, çok ihtiyaç duyduğumuz, kolay görünse bile en zor şey edebiyatta. Yalın ifadelerin arka planındaki yaşanmışlığı ve içselleştirilmişliği arıyorum. Bir metinde de mükemmellikten ziyade bilinçli bir bozma arıyorum. Çünkü yenilik halihazırda kusurdur her zaman ve böyle yenileme potansiyeline haiz bir kusur da emek ister.
Son öykü kitabınız “Ağzı Var Dili Yok Şehrazat” da, 1001 Gece Masallarının kahramanı Şehrazat’ın aksine, konuşmayı sevmeyen bir kadın. Bu eğretileme üzerine ne söylemek istersiniz?
Şehrazat’ın konuşmamayı sevmemesi, müslüman kadınlara yönelik oryantalist kurgulara karşı bir tepki her şeyden önce. Çok katmanlı bir eleş- tiri var Şehrazat’ın tavrında. Kadın olarak, müslüman kadın olarak, antropolog olarak ve oryantalizmin ‘öteki’ olarak kurguladığı doğulu müslüman kadın olarak. Benim Şehrazat’ım suskun, çünkü dille anlaşmanın zorlaştığı ve söylediğiniz her sözün geri tepen bir silaha dönüştüğü durumlarda yazmak, kayıtlar düşmek daha güvenli olabilir. Fakat burada da Şehrazat’ın ikilemi söz konusu: Oryantalizmin oluşturduğu kurguya tepki gösterirken, modernist doğası olan türde bir özünü kurgulama ayartısı ile bahşedememenin zorluğu uzanıyor önünde. Yazarak kurtulmaya çalışıyor ama yazı eyleminde bu eylemi, mesela antropoloji biliminin yöntemlerini oryantalistlerden ödünç aldığı için, kendisi, araştırma yaptığı yerli alanlarının yerli oryantalistine dönüşüyor. Bu şekilde yazarak kurtulabilir mi insan, böyle bir soru da var tabii…
Konuşarak anlaşmanın zorlaştığını mı söylemek istiyorsunuz…
Konuşmak elbette her zaman asal bir iletişim biçimi. Sömürgeleştirmeye yatkın bir dil benim eleştirdiğim ki biz Türkler dil konusunda kendi kendini sömürgeleştirme gibi kabusa benzeyen bir deneyimi yaşamış çok yaralı bir milletiz. Bir türlü düzene giremeyen pek çok şey dildeki düzensizlikle ilgili. İstanbul’da bu yaz yeni açılan hastanelerin çoğunun ‘hospital’ olarak tanıtıldığını gördüm ve bu bana çok ilginç geldi. Yerli olan hızla değer kaybına uğrarken dil de bundan nasibini alıyor. Tabii hem lügat hem anlam açısından. Sözgelimi siyasetin dili, siyaset kirlendikçe ve işlevsizleştikçe daha karmaşık ve anlaşılmaz hale geliyor; imalarla ve sayısız katlarla anlam ifade edemez hale gelen bir dil. Siyasetçilerin çok konuşup da bir şey söylememeyi başarı sayması, edebiyatı da etkiliyor. Çok şey söyleniyormuş gibi yapılsa da sonuçta söylenen ne, edebiyata ‘yeni’ olarak getirilen ne, anlamak zor. Bir de, genel kültürel yapı dışlamalar üzerine kurulu, dil de bu nedenle gelişemediği gibi daralıyor. Edebiyatın dili durultma ve zenginleş- tirme gibi bir işlevi var. Sadeliğe ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Dili yeteri kadar arındırdığımız zaman belki birbirimizi daha iyi anlayacağız.
On beşe varan kitabınız var. Kitaplarınızın ana konusu kadın. Peki, ama niçin?
Hiçbir şeyin hazır bulunmadığı bir alanda eğer bunun sorumlulu- ğunu duyuyorsanız sorular sormak ve bu sorulara cevap aramak zorunluluğu ile karşı karşıya kalırsınız. Kadın hakları ile ilgili kaygılarımın, bütün ezilmişlerin yanında olmamla ilgisi var elbette ama bir kadın olarak şüphesiz bu sorunla daha yakından ilgiliyim. Müslüman kadın araştırmacı ve yazarlar olarak karşılaştığımız sorunların çözümünde her zaman iki yanlı bir kuşatma altında olmanın tedirginliğini yaşamaktayız. Sonuçta İslam’ın varoluşsal sorunlara en uygun cevaplar vereceğine inanmaktayız; ancak bu uygun cevaplar hazır paketler halinde sunulmuş değiller, onlara ulaşmak için zihinsel ve eylemsel emek sarf etmek gerekir. Günümüz dünyasında ise Müslümanlar hem entelektüel bir yetersizlik hem de potansiyellerini ifade etmek bakımından imkânsızlıklarla kuşatılmış bulunuyor. Fakat zaten yaşanılan bir karşılaşmalar, çatışmalar, şoklar ve yaralanmalar dönemidir. Bu bağlamda yazdığım kitapların hiç olmazsa bir kısmı Müslümanların kendilerini tanıma ve ifade etmeleri yönündeki çabalara mütevazı bir katkı olarak değerlendirilebilir.
‘Geçmiş güzeldir’ gibi bir anlayış var sanki ve o geçmişte yitirilen her şey kayıp olarak görülüyor. Güzellikler mutlaka var ama tarihin kadına yüklediği olumsuzluklar yok mu?
Geleneksel yapıların, aidiyetlerin, temsillerin karıştığı bir dönemde yaşamaktayız. Burada geçmişin güzelliklerinden yararlanmak ve bu güzellikleri korumak az çok insanların kendi kişisel becerilerine terkedilmiş gibi görünüyor. Yani artık hiçbir şey kolay kolay hazır bulunmuyor, aksi sanı- labileceği halde. Bir hipermarket rafında kendinizi gelenekselci saymanıza yarayacak ya da geleneği duyumsatacağı umudu veren ürünler bulabilirsiniz. Ama bu bir yanılsama da olabilir. Bazı şeyleri birbirinden ayırt etmemiz gerekiyor. Geçmiş güzeldir, çünkü yitirildi ve yitirilen bir şey estetize edilmeye yatkınlaşır. Bunun yanında geçmiş öz olarak ne yalnızca güzeldir ne de çirkin. Durduğunuz noktaya ve bakışınıza bağlı. Burada hafızanın ne dediğine de bakmak gerekiyor. Hiçbir şeyi kolay kolay unutmam, belki de unutmak istemem; bu nedenle de ister istemez yazıyor ve yazarak bunlardan kurtuluyorumdur. Tarihine sahip çıkmak daha ayrı bir konu sanırım. İnsan tarihine sahip çıkar çünkü gelecek gibi tarih de varlığımızın bir parçası ve geçmişte yaşadıklarımız, geleceğe dair tahayyüllerimiz bugün bulundu- ğumuz noktayı aydınlatabilir şeyler. İnsan tarihine sahip çıkar diyoruz ama acaba insan tarihini nereye kadar bilebilir, diye de sormak gerekiyor burada. Geçmişte kalan her şey geri olmayacağı gibi, gelecekte olacak her şey de ileri olacak diye bir şey yok. Ama gelecek için ümit edebiliriz. Kadınların durumu üzerine sorgulamalar da, soruların yöneltildiği zaman dilimini ve zemini çok iyi tanımak suretiyle anlamlı hale gelir. Derrida gibi, kadının ‘erkek’ nitelikli sayılan tarihten dışlanmışlığının onun tek kazanımı olduğunu düşünen filozoflar vardır.
Ancak özellikle geçen yüzyılda kadının ezilme durumunu bu tarihin dışında kalmasına bağlayan filozoflar da olmuştur. Benim için önemli olan, insan kişiliğini baskı altında tutmayacak bir bakış açısının olup olmadığı.
Hz. Muhammed (S.a.)’ın mesajı kadın ya da erkek bütün insanların kişiliklerinin baskı altında tutulmasına karşı devrimci uyarılarla doluydu ama maalesef insanoğlunda geriye dönme yönünde büyük bir yetenek var. Yaşadığımız yüzyılda süren okumaların ya da modernizmle gelen kaosun oluşturduğu yeniden başlama zorunluluğuyla ilgili tartışmaların kadınlar açısından yararlı olduğunu düşünüyorum. Müslümanların bütün sorunlarının modernizm tarafından üretildiği şeklinde bir savunma işin kolayına kaçan bir indirgeme olacağı gibi, müslümanların Asr-ı Saadet rüyasını ya- şamaları yönündeki en önemli engelin gelenekler olduğunu söylemek de benzeri şekilde bir kolaycılığın tuzağına sürüklüyor.
Öykülerinizde insanların şartlara yenik düşmeleri, ideallerini kaybedişlerinin serüveni evlilikle başlıyor gibi. Yanılıyor muyum?
Hangi öykümden söz ettiğinize bağlı. Evliliğin zorlayıcı bir engel olması, kişilerin beklentileriyle buldukları arasındaki mesafeyle ilgili. Bazı hikâyelerimden dediğiniz gibi anlamlar çıkarılıyorsa bu, kahramanlarının evliliğe çok hazırlıksız yakalanmalarından kaynaklanıyor olabilir. Şunlar da var: Benim kahramanlarım hiçbir şeyi hazır bulmayan, cevapları güç elde edilebilir soruları olan kimselerdir çoğunlukla. Bir geçiş alanının insanları, sahnenin dışına itilmek istenen dirençli kahramanlar. Aldıkları eğitimle kurmak istedikleri dünya arasındaki çelişkiler belki en çok somut bir hayat tecrübesi ve sınavı olan evlilikte belirginlik kazanıyor. İnsanlar eski insanlar değilken, mesela genç kızlar ya da erkekler de eski genç kızlara ve erkeklere benzemiyorken, onları geçmişteki kurumlar içinde tanımlamakla da ilgili, evliliklerin açmazları.
Son yirmi yıl içinde kuşaklar hızlı bir şekilde değişti. Özellikle müslüman genç kızların kamusal alana katılımı, hem onları hem de çevrelerini etkiledi. Genç kızların değişimi oranında erkeklerde de değişme oldu mu?
Aynı oranda olmasa bile bir değişme oldu. Bütün bunların samimiyetle ilgili olduğunu düşünüyorum. Samimiyet ve elbette iyi niyet, bunlara ilaveten de bir tür yetenek ya da çaba. Tabii değişim derken, değişimlerin ille de olumlu olduğunu düşünmemiz şart değil. Başka bir söyleşide de ifade etmiştim bunu: Önemli olan direnmeden değişmek ya da değişmeden direnmek değil, direnerek değişmektir.
Yaşadığımız zaman diliminde Müslüman kadınların yaşantılarındaki değişme, dini düşünce biçimlerini değişiyor ve bu değişim dini kimliklere yansıyor. Eskiden din adına kızların fazla eğitim görmesinin gerekmediği düşünülüyordu. Ama bugün bütün Müslüman aileler kızlarını üniversitelere göndermek istiyorlar. Kadınların siyasal mevkilerde bulunma ve kamusal alanda belirleyici olma istekleri, artık dini düşüncede kendine yer açmış durumda. Bir taraftan modern hayata geçiş var, diğer taraftan ise dini dü- şünce biçimi değişiyor. Tabii bu modern hayattan kastedilen, zahiri deği- şiklikler değil, kadınların siyasetle ilgilenmeleri, siyasi bilgilerini artırmaları, dergi ve gazete okumaları ve özne olma yönündeki talepleridir.
Günümüzde tesettür moda, uzlaşma ve teslimiyet düzeyine, Müslüman kadın tüketici rolüne çekiliyor sanki. Tesettür salt biçimsel bir farklılaşma mıdır?
Kur’an en üstün giyinmenin örtülerle ya da elbiselerle değil, takva ile sağlanacağını vurgulayarak, biçimin değil özün, görünüşün değil kalbin ölçü olduğunu bildirmektedir Tesettürü biçimler seviyesinde algılıyoruz; çünkü Müslümanlar olarak neredeyse iki yüz yıldır yapılan saldırıların karakteri nedeniyle de modernizme karşı savunumuzu şekiller üzerinde yoğunlaştırdık. Kendi giyim kuşamımızı ve tüketimimizle ilgili gelişmeyi doğal bir çizgi halinde sürdüremedik. Dolayısıyla çoğu kez teorilerin ve modaların tüketicisi durumunda kaldık. Şimdilerde bir geçiş dönemindeyiz gibi geliyor bana. Sorun elbette şuradan da kaynaklanıyor: Kültürel açıdan üretici olamayan toplumlar her zaman tüketiciliğin sorunlarıyla muzdarip olacaklardır. Bu tüketicilik teoriler alanında olduğu gibi kılık-kıyafet alanında da olabilir.
Asr-Saadette birbirinin dostu olan kadın ve erkek Peygamberimizden sonra nasıl oldu da bu dostluğu bozdu…
-Sorunuz çok ‘genel’ olduğuna göre ben de çok ‘genel’ bir cevap verebilirim. Asr-ı Saadet kadın hareketleri ve siyasal özgürlükler ile saadet asrı olmuştur. Müslüman kadınlar Peygamberimiz Hazreti Muhammed (a.s.) zamanında toplum cahili yaşantıdan ve inançlardan yenilerde kurtulmakta olduğu halde, bugünkünden daha fazla özgürce ve bağımsız hareket edebiliyorlardı. Namazlarını kafesler ve perdelerle bölünmemiş olan mescitte, cemaatle kılıyorlardı. Mescidin o günkü toplumda taşıdığı merkezi konum dikkate alınırsa, bu katılımın önemi anlaşılır. Yine o günlerde kadınlar savaşlara katılmakta, ticaret yapmakta, tartışmalara katılmakta, boşanma konusunda daha rahat hareket edebilmekte, bu konudaki kayıtların dini değil bir güvenlik sorunu olduğunun bilinciyle yalnız başlarına yolculuğa çıkabilmekteydiler. İlim öğrenme ve öğretme, meslek edinme, mali açıdan ba- ğımsız hareket etme gibi konularda da kısıtlanmıyorlardı. Bunları gösteren örnekler muteber hadis kitaplarında yer alıyor. Kadın hareketleri olsun, insanoğlunun birey olarak varlığını derinleştirmesi bakımından olsun İslamiyet, yeni ve farklı söylemler sunmuştur. Bazen ruhbanlar bazen de siyasal despotlar insanoğlunun özgürlüğünü kısıtlayan yorumlarla bu özgürleşme hedefini geriye çevirmeye çalışmışlardır. İnsanın özgürlüğü, kendi aklının devreye girdiği bir kendini kurma süreci ile anlam kazanabilir diye düşünü- yorum. Kur’an ayetlerinin bize gösterdiği, insanoğlunun özgürlüğüyle ilgili sorumluluğunun hiçbir vesayetle sınırlandırılamayacak denli doğrudan bir şekilde Allah’a karşı karşı olduğudur. Aile içinde kadın ve erkek arasındaki ilişkinin bir vesayet ilişkisi değil, danışmaya dayalı bir ilişki olması gerektiği inancındayım.
Yeni kitabınız “Bacı’dan Bayana-İslamcı Kadınların Kamusal Alan Tecrübesi” isimli kitabınızda gelenekçi ya da modernist olarak adlandırmaya itiraz ediyorsunuz.
Biraz önce de değindik bu konuya; her tanımlama çabası, sahih bir tanımadan yola çıkmıyorsa eğer, aynı zamanda bir sınırlama ve belirleme tehditi taşıyor olabilir. Batı patentli, oryantalist renkler taşıyan sosyolojik yargılarla bir toplumdaki değişmeleri sağlayan dinamikleri ve bu değişmeleri anlamlı kılan renkleri kavramak mümkün olmaz.
Hele şu ilerici-gerici, kurtarıcı-kurtarılacak, Batılı-Doğulu, şeklindeki taksimlerin nereye kadar sahici bir gelişmeye ve kurtuluşa hizmet ettiği de ayrıca yeniden tartışılması gerekmektedir ki böyle tartışmalar bir süredir yapılıyor da… S. Seyyid’in dediği gibi, “ilksel vaftizcilik, adlandırma anının mütemadiyen yinelendiği bir ufuktur.” Vaftizci isimleri seslendiği noktanın kabullerine kimisini kabullenip eklemleyecek, kimisini de reddederek dışlayacak şekilde seçiyor. İnceleyen ile incelenen, ya da düşünen ile dü- şünülen arasında kesin bir özne-nesne ayrımı yapan pozitivizm ve akraba felsefelerde özne söylemin içinde kaybolurken, geriye, albenili bir retorik, içeriğinden yoksunlaşarak kabuklaşmış ve dili kirletmeyi sürdüren bir isim ve sıfat yığını, döngüler ve sorunlar üreten söylemsellik türleri kalıyor. Modernizmin tanımları, postmodernlerin parlak anlatılarını renklendiren kelime yığınları arasında bocalıyor. Kendi kavramlarımız nerede peki, kendi bakış açımız nerede… Bakışın yetersizliğinde isimler gibi sıfatlar da şok uyandırmaya dönük bütün işlemlere rağmen işlevsizleşiyor. İsim özneden taşıyor veya özne sıfatı taşıyamıyor. Görüntüyle hakikat arasındaki mesafe büyürken anlam da kırılmaya uğruyor.
Bir şeyin önüne ve arkasına ‘islami’ sıfatını eklemekle o şey İslami olur mu? Mesela moda, teknoloji, sanat, sinema vs… Batı kaynaklı fikir ve akımların İslamileşmesi mümkün olabilir mi? Batı uygarlığının verimlerinden nereye kadar yararlanabiliriz? Ne dersiniz?
-Bir şey sırf isimlendirmeyle ifadelendirilemez şüphesiz, nitelik özle ilgilidir elbette. Bir şey ya İslam’a uygundur ya da değildir; isim o şeyin ger- çeğini değiştirmez, sadece bir süreliğine örtbas edebilir. Ancak herhangi bir teori ya da bulguyu sırf İslam patenti taşımadığı için geri çevirmek, suskunlukla karşılamak; sonuçta bu suskunluğu bir duyarsızlığa ve katılaşmaya dönüştürecektir. Mesela Batı’da ve Doğu’da insanlık değerleri farklı olamaz. Batı’nın ötekileştirdiği halklara uyguladığı sömürü ve şiddet ayrı, Batı uygarlığının verimlerinden yararlanmak ayrıdır. Uygarlık herhangi bir tarihsel, kültürel ve coğrafi alana hasredilemeyecek denli kapsamlı ve derin bir insani verimdir. Modernleşme ile batılılaşma tarihin bu evresinde kesişmiş olsalar bile asla eşanlamlı değillerdir.
Modernizmin taşıyıcılığını üstlenen bir sanat dalı olan sinema ile ilgili çalışmalarınız oldu. Özellikle İran sineması… Şarkın Şiiri İran Sineması, ismiyle bir kitabınız yayınlandı. Nedir farkı bu sinemanın sizce?
O kitabın girişinde ayrıntılarıyla yazmıştım, niye böyle bir çalışmaya gerek duyduğumu. Fotoğraf, sinema, resim, tasvir… Müslümanlığınızı ciddiye alarak yola çıktıysanız, bu konularda sorular sormadan edemezdiniz,
80’li yılların başlarında. Olgulardan değil değerlerden hareket ediyorsanız, bu soruları sormamak elinizde olmaz. İran sinemasının dini bir sinema iddiasına sahip olması benim için dikkat çekiciydi. Sinema diye bir sanatı veya kurumu kabulleniyorsak, gerekliliğine inanıyorsak, ‘nasıl bir sinema?’ üzerinde düşünmeden edemeyeceğimiz çok açık. Diğer taraftan İran sinemasının Hollywood sinemasına alternatif bir sineması olması, ilgimi artırıyordu. İran sinemasının ana damarı ticari bir sinema değil, bir tefekkür sineması; bunun yanında hem seyirciyi çekmeyi hem de ciddiyetini korumayı başaran bir bölümü de var bu sinemanın. Ben de işte bu tefekkür sinemasıyla ilgileniyorum.
Ayrıca bu sinemada kadınların bulunuş biçimi de beni ilgilendiriyor. Bu sinema aynı zamanda bir tartışma alanı bana göre; modernizmle Müslü- manların karşılaştığı bir tartışma alanı.
Kaynaklarımıza baktığımızda erkek egemen bir anlayış hâ- kim. (Buna İslami temel kaynaklar da dahil) Doğru dürüst bir toplum tasarımı için nasıl bir ayıklama lazım?
Bir toplumda yaşayan insanların, ya da aile bireylerinin elbette birbirlerine karşı sorumlulukları vardır ama bunlar kişisel sorumluluklarımızı askıya alacak bir düzeyde mütalaa edilemezler. Bu sorumlulukların sınırı aşılarak bunun bir tür egemenlik biçimine dönüştürülmesi, insanların kullaştırılmasından başka bir anlama gelmez.
Dini aydınlar bu bağlamdaki sorunları bazen erkek egemenliği kavramıyla izah ederler ama sorunların sadece bu tür bir kavramla açıklanması yeterli olmadığı gibi, bazen böyle bir izah işin kolayına kaçmak anlamına da gelebilir. Hak ve özgürlüklerin kazanımı zayıf olanın ve haksızlığa uğ- rayanın etkinliği kadar toplumsal hayatın dönüşümüyle de ilgilidir çünkü. Yine de kadınları mağdur eden sorunların oluşumunda halihazırda erkeklerin bilincini ve kararlarını da aşan, birkaç bin yıllık bir arka planı olan “eril” bir algılama halinin din, gelenek, dil ve yasalardaki etkisi yadsınamaz. Ancak ataerkillik İslami kültürün asli ve değişmez bir özelliği değildir. Doğru; Kur’an, ataerkil bir kültürün hakim olduğu bir topluma indirilmişti. Dilin bu yapısına karşılık gerek Kur’an ayetleri gerekse peygamberimizin sünneti, bu ataerkil kültürün kadına yaptığı haksızlıkları devrimci bir süratle telafi etme çabasını belirgin olarak ifade etmektedir.
Kutsal metinlerin dili, ister istemez indirildiği kavmin diliyle bağlıdır; metnin dil yapısı, o kavmin yaşadığı zamana bağlı olarak nüzul etmiş olduğu için, o toplumun kültürünü, bilgisini ve hayat tarzını aksettirmektedir. Her mümin kendi zamanında vahyin nazil olduğu kavmin dili ve hayat tarzından ilahi mesajın özünü çıkararak, bu özü kendi dünyasının formunda anlayabilmelidir. Neticede dil hayattan doğar, hayattan beslenir ve hayata geri döner ve dille ilgili özellikler hayata dair kusurları haklı kılmaz. Kur’an’ın anaerkil bir dili olmuş olsaydı, bu kez de sorunlar olacaktı şüphesiz. Hiçbir zaman yansız bir dil olmayacak çünkü ve yansız bir okuma da olmayacak.
Sizin “kadın sorunu” dediğiniz şey ile Feminizmin “kadın sorunu” arasındaki fark nedir?
Az önce ifade ettiğimiz tarihsel nedenlerle kadına bakış açısında, bazen kadının da kendisine bakış açısında ve kendini ortaya koyma anlayışında; insanlık değerini billurlaştıracak birtakım eleştirilerin başlatılması gerektiği açıktı ve feminizm bunu bir ölçüde gerçekleştirdi; en azından bir tartışma sürecini başlattı. Bu nedenle, kadın-erkek ilişkilerinin daha olumlu bir noktaya gelmesi bakımından feminizm insanlık tarihine belli bir seviyeye kadar olumlu bir katkı. Fakat feminizm haklı çıkış noktalarına karşılık, kendisini ortaya çıkartan özgül nedenlerden dolayı, bir müslüman kadın açısından eksiksiz bir açıklama sunamazdı. Batılı feministlerin bir kısmı da zaten “Batılı, beyaz, orta sınıf kadını’ temsil ettikleri ve eleştirdikleri modernist kültürel hegemonya sayesinde evrensel bir özne konumuna yükseltildiklerini hatta daha isabetli bir deyişle ‘atandıklarını’, postmodern ve postyapısalcı eleştiriler sayesinde fark ettiler. Batılı feministlerin kazanımlarını bütün kadınlar için en ideal kazanımlar olarak ileri sürmek, “öteki” kadınlar açısından yeni bir ezilme biçiminin oluşumuna gerekçe teşkil edebildi. Di- ğer yandan Batılı kadınların kendilerini özgür bir statüde hissetmelerinin de, öteki kadınların kendilerini ‘değersiz hatta iğrenç öteki’ olarak temsil edebilmelerine dayandırmaları bir paradokstur. Özcülüğe yaslanmanın Batı için mümkünken, Batılı olmayan toplumlar için bir küfür gibi kullanılması da ayrıca dikkate değerdir. Evrensel özne, tekil olanın hakim haline gelişiydi; evrensellik makyajı yapmış bir tekillikti, söz konusu olan. Diğer yandan vazedilen evrenselliğin en asli temsilcisinin erkek ve tabii Batılı olarak kurulması kadını bu alandan ihraç ettiğine göre, kadınların evrenselden pay alabilmeleri de ancak özgüllüklerini reddetmeleriyle mümkün olabilirdi. Dolayısıyla ileri sürülen ne tamamen erkek egemen yargılardan bağımsızdır ne de özgül. Bizim için hassas ayrım nerededir? Amacımız kadınları ikinci cins sayan görüş açısına getireceğimiz eleştiriyle, birinci cins sayı- lan erkeğin konumunu ele geçirmek veya elde etmek değildir. Amacımız erkek kamusal alanın fethedilmesi de değildir; tersine bu kamunun kadın değerleriyle onarılmasıdır. Ancak bu kamuda kadın değerlerinin kadınların cinsel açıdan istismarı ya da kadın varlığının cinsellikle sınırlanması olarak özetlenmesi onaylanamaz. Özgürlükler ileri sürülerek kadın bedeninin ticari bir araç haline getirilmesi de kabul edilemez. Bu anlamda manevi yü- celikler, ruhsal güzellikler ve kadının bir bütün olarak kendini gerçekleş- tirme süreçleri de tehlikeye atılmaktadır. Annelik ve insan olmak mesela, birbiriyle çelişen şeyler olarak sunulmamalı. Kadın kendini geliştirmek için anneliğini göz ardı etmek zorunda kalmamalı. Post feminist eleştiriler son derece dağınık olmakla ve kendi içindeki çelişkilerini korumakla birlikte kadın değerlerini genellikle dikkate alıyor artık. Sözgelimi post yapısalcı feminist Luce İrigaray şöyle soruyor: “Kadınlar neye eşit olmak istiyorlar?
Erkeklere mi? Bir ücrete mi? Kamusal bir konuma mı? Neye eşit olacaklar? Neden kendilerine değil?” Sahici bir temsilin ve katılımın gerekleri üzerine düşünmeliyiz. Amaçlanan kadınların din ya da laiklik, gelenek ya da modernleşme adına ileri sürülen baskılardan kurtularak kişiliklerini özgürce geliştirebilmeleridir. Hedeflenen eril egemenliği yaygınlaştırmak ya da kadınların da eril değerlere sahip çıkması değil, cinsleri birbirinden ayırt etmektir. Farklılığın değerine inanıyorum; ancak farklılığın kadınları ezen bir kriter olarak kullanılmasını da eleştiriyorum. Fark ne tabulaştırmalı ne de bir ezme ya da dışlama nedeni olmalı.
YAZI HAYATI;
Yeni Devir gazetesinde kadın sayfaları düzenledi (1983-85). 1980’lerin ilk yarısında Yeni Devir ’de, 1990’larda Yeni Şafak’ta, 2008-2017 yılları arasında Dünya Bülteni ve Haberiyat sitelerinde yazdı.
Mavera dergisinde gezi notları (1986), Aylık Dergi‘de telif ve tercü- me hikâyeleri ile denemeleri (1986-88) yayımlandı. Yazıları ayrıca Girişim, Bu Meydan, Kitap Dergisi, İzlenim, Kadın ve Aile, Kafdağı, Yeryüzü, Bilgi ve Hikmet, İslâmî Araştırmalar, Nehir, Dergâh, dergilerinde yer aldı. Tahran Tabatabai Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı dersleri, Eyüp Film Akademisi’nde Sinema Kültürü dersleri verdi. Yakın geçmişte Gerçek Hayat ve İtibar dergileriyle Sonpeygamber. İnfo sitesinde yadı.
Bacıdan Bayan’a adlı kitabı TCK 312. maddeye aykırı bulunarak toplatıldı, ancak bu toplatılma kararı daha sonra bozuldu.
1992‘den itibaren Dergâh dergisinde yayımlamaya başladığı hikâ- yeleri edebiyat hayatında yeni bir dönemin göstergesi olarak değerlendirildi. 1995‘te Son Büyülü Günler adlı kitabıyla Türkiye Yazarlar Birliği, 1997‘de Gençlik Dergisi tarafından Yılın Hikâyecisi, 2002‘de Bana Uzun Mektuplar Yaz adlı eseriyle Türkiye Yazarlar Birliği tarafından Yılın Romancısı ödüllerine layık bulundu. Türkiye Yazarlar Birliği üyesi oldu. 2009’da “Kusursuz Piknik” isimli hikâye kitabı ESKADER tarafından yılın hikâye kitabı ödülüne lâyık bulundu. 2015’de Bursa 15. Edebiyat Günleri Ahmet Hamdi Tanpınar Ödülü’ne; 2016’da “Kızım Olsan Bilirdin” isimli kitabıyla Ömer Seyfettin Hikâye ödülüne ve aynı yıl Necip Fazıl Roman-Hikâye Ödü- lü’ne layık bulundu.
*ESERLERİ,
İNCELEME-ARAŞTIRMA: Hz. Fatıma (1984),Hz. Zeynep (1985),Sömürü Odağında Kadın (1985), Veda Hutbesi (1985), Sistem İçinde Kadın (1988), Tanzimat’tan Günümüze Kılık Kıyafet ve İktidar (2 cilt, 1989, 1990), Tesettür ve Toplum / Başörtülü Öğrencilerin Toplumsal Kökeni (1991), Modernizmin Evsizliği ve AileninGerekliliği (1992), Mahremiyetin Tükenişi (1995), Şark’ın Şiiri-İran Sineması (1998), Bacı’dan Bayan’a / İslâmcı Kadınların Kamusal Alan Tecrübesi (2001), Dünün Devrimcileri Bugünün Reformistleri-İran’da Siyasal, Sosyal ve Kültürel Değişim (2004), Yakın Yabancı (2008), Kardeşliğin Dili (2010), İktidar Parantezi: Kadın Dil Kimlik (2011), İslamcılık/Eksik Olan Artık Başka Bir Şey (2014), Şehir Tutulması (2015), Rüzgârla Yaşamayı Öğrenmek – Esenler’in Hikâyesi (Yayıma hazırlanıyor).
HİKÂYE: Üç İhtilal Çocuğu (1991), Son Büyülü Günler (1995), Acı Çekmiş Yüzünde (1996), Azizenin Son Günü-Azerbaycan Hikâyeleri (1997), Suya Düşen Dantel (1999), Ağzı Var Dili Yok Şehrazat (2001), Halama Benzediğim İçin (2003), Duvarsız Odalar (2005), Kusursuz Piknik (2009), Ayak İzlerinde Uğultu (2013), Kızım Olsaydın Bilirdin (2015), Fotoğrafta Aynı Duran (2017) Unutulmayan (2018)
ROMAN: Bana Uzun Mektuplar Yaz (2002), Seni Dinleyen Biri (2007), Sınıra Yakın (2013), Şirin’in Düğünü (2016)