
İç dünyana yaptığın o kesif yolculuklarında en güvendiğin yoldaşın gibi duruyor yazmak. Yazmanın Cezmi Ersöz için anlamı nedir?
Yazmak yaşadıklarımla yüzleşmek. Bir kez daha yaşamak. Günlük hayatın yüzeyselliğinden ve savrukluğundan kaçış benim yazı serüvenim.
1959 İstanbul doğumlusun. Siyasalı bitirdin ve sürekli yazdın ama bir türlü uyumlu hâle gelmedin, zorun ne kardeşim?
Memnuniyetsiz ve mutsuz bir insanım. Yıkım duygumu sürekli içimde taşıyorum, nereye gidersem bir yara gibi benimle bu duygu. Ciddi piş- manlıklarım var, güvensizlik sanki etimden, ruhumdan bir parça gibi. Ama buna rağmen düzen ve güven duygusuna hep karşı oldum, bundan sonra da öyle olacak.
Haksızlığa, baskıya, otoriteye karşı olan insanların gündelik hayatlarında karşı oldukları şeyi, zamanla birbirlerine yaptıklarını görüyoruz. Birbirimizin gözünü oymakta üstümüze yok velhasıl. Neden böyle oluyor?
Ünlü yazar İngeborg Bachman, “faşizm iki insan arasında başlar” der. Bu aslında muazzam bir trajedidir ve içinde korkuyu da güvensizliği de taşır. Ve bu duygular kişilerden başlayıp dalga dalga tüm toplumu ve dünyayı sarar. Dünyanın şu anda yaşadığı teknokratik faşizmdir ve kaynağını ikili iliş- kilerden alır. İkili ilişkilere aslında kurban cellat ilişkisi diye de bakabiliriz.
Bütün olumsuzluklardan sürekli kaçarak Aşk’a sığınıyorsunuz. Aşk’ın da Aşk olmadığı belli. Nedir sizce aşk?
Aşk bir yanıyla yüceltirken insanı, bir yanıyla da savunmasız kılar. Özellikle 18. yüzyıldan sonra insan sanayi ürünü haline dönüşünce aşk da anlamını kaybetmeye başladı. Ve günümüzde aşk artık sevgililer günü uydurma ve zorlamalarla tüketim aracı haline getirildi.
Aşk, varlığın öte parçasını bulma çabası iken, sanayi toplumuna ge- çişle birlikte anlamını ve ruhunu kaybetti. Aslında 18. yy da kaybedilen asıl şey insanın ruh-beden dengesiydi. Aşk organlar seviyesine indirildi, erotizm yok oldu, nesnelere tapınılmaya başlandı. Cezmi Ersöz penceresinden bakınca, anlıyorum ki, galiba ben bu saf aşkın yasını tutuyorum hanidir.
Günümüzde güzellik deyince; duygusuzluk, sahtelik, sevgisiz cinsellik, ruhsuz ilişkiler gelir insanların aklına. Hâlâ güzelliklerimiz kaldı mı?
Elbette kıyıda köşede saklı kalmış, tarihe sığınmış güzelliklerimiz var. Ancak bu güzellikleri ortaya çıkarmak için muazzam bir enerjiye ihtiyaç var. Çağımız benzetim çağı ne yazık ki, bize gösterilen hiçbir şey doğru değil. Tek koruyucumuz safiyane ve sade yaşamaktır.
Gülten Akın “hiçbirimizin vakti yok güzellikleri görmeye…” diye anlatır bu acı durumu. Gustave Jung’un bir sözü var ki, yaşadığı topluma karşı sorumluluk duyan herkesin kulağına küpe olmalı: “Bu dünyada bir şeyler kötüye gidiyorsa benim için de kötüye giden bir şeyler vardır.”
Kimin özgürlüğünü savunsan ölmeni istiyor. Hangi kavgayı ayırsan dayağı sen yiyorsun. Bunu bile bile niye yapıyorsun?
Belki mazoistim, belki yazdıklarımı doğruluyor, kaybettiğimde kendimi doğruluyorum. Kendi trajedinizle hesaplaşmak belki de. İnsan dayağı yiyince akıllanıyor. Aslında insanlarda özgürlük korkusu var, özgür olursam kendimi sorgulamam gerekir korkusu. Özgürlük, trajik bir yalnızlıktır. İnsan dayağı yiyince fildişi kuleden çıkıp gerçekle yüzleşip duvara tosluyoruz.
Kendi koydukları kuralları kendileri çiğniyor en çok. Bizi dünyadan silmeye yemin etmiş it sürüleri. Önce çocuklarımızda baş- lıyorlar. Afgan, Irak fark etmez. Göz göze geldiğin bu çocuklara ne dersin?
Bu çocuklara karşı “çok büyük utanç” duyarım. Varoluşsal bir utanç- tır bu ve insan bu utançtan kendini çağlar boyunca sıyıramayacak. Beni ba- ğışlamaları için ayaklarına kapanırdım.
“Kendi krallıklarına gömülmüş aydınlarımız, entelektüellerimiz var” diyorsunuz. Bu anlamda herkesin gettoları yok mu? Siz de biliyorsunuz ki hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Aydınlarımız ayartan şey nedir?
Aydınlarımızın çoğu hâlâ “devlet” sanatçılığı gibi kavramlara sığınmaya çalışıyor. En radikal Türk aydınını bile kazırsanız altından Kemalizm çıkar, aydınlarımız bu Kemalist çemberi kırmıyor veya kıramıyor. Türk aydınında savaş karşıtı bir gelenek bile yok. Şakirtlerimiz ve yazarlarımız yüzyıllardır hep savaşı övdü durdu, bir Nazım çıktı cesaretle savaşa hayır diyen. Bunun birçok nedeni olabilir. En radikal ve en muhalif aydınlarımızdan Namık Kemal sürgüne gönderilirken yanında padişahın tahsis ettiği bir hizmetçisi vardı. Ve her hafta çok sevdiği sütlü Nuriye tatlısı kendisine bin bir zahmetle gönderiliyordu. İşte en büyük muhalifimizin portresi buydu.
Her şey kirlendi; hava, su, deniz, insan ve şehir. Gece gündüz secde ettiğimiz çağdaşlığın sonucu değil mi bu? Niye yakınıyoruz ki?
Pozitivizm, teknoloji ve sanayileşme üçlüsü her şeyi kirletti. Ruhu hapsedip maddeyi kutsallaştırdılar. İnsanı doğadan koparıp onun sahibi yapmaya çalıştılar. Tüm insanlık bu hatanın bedelini ödüyor, ödemeye de devam edeceğiz.
Zehirleyici ikiyüzlülükler, insanların hoşuna gitmek için giri- şilen o soytarılık gösterileri, herkese mavi boncuk dağıtmalar, görmezlikten gelmeler, susup onaylamalar, var olan her şeyi yokmuş gibi göstermeler, çoğunluğa uymalar vs. Eyvallah! Bütün bunları gö- renlerin intihara ve şaraba yaltaklanmaları düşmanın işini kolaylaştırmıyor mu? Uyanık olmak gerekmez mi?
Öncelikle şunu söylemeli ki, ben şaraba ve alkole karşı değilim. Paris komünü barikatları şarabın gücüyle aştı, Rus işçileri de votkanın gücüyle çarın duvarlarını yıktı. Rus isyancılarının arka ceplerinin birinde komünist manifesto diğerinde de bir şişe votka vardı. Alkol devrimcidir. Ayık kafayla devrim olmaz.
Yenidünya düzeninde Amerikan emperyalizminden bahsetmek kolay. Aydın ve benlik emperyalizmi konusunda neler söyleyebilirsiniz? Ne olacak bu insanların hali?
Çok daha tehlikeli aydın emperyalizmi. Çağımızda emperyalizm kendi insanını yaratıyor önce. Yarattığı insanların ekseninde de emperyalist ağını örüyor. Ve bu ağ her gün biraz daha genişliyor yazık ki.
Düzen ve güven duygusuna karşı oluşunuzun nedenleri neler?
Yazarken yalnız olmak gibi bir zorunluluğum var. Bu yüzden düzenli ilişkiler yaşayamıyorum. Bu bir tercih aslında. Meselâ sevgilim bile olsa, yazarken yanımda olmasını istemiyorum. Yazma eylemi, özleme ama deh- şetle özleme ihtiyaç duyar. Özlem ne kadar derinse yazı da o kadar güçlü olur. Meselâ neredeyse tüm “olağanüstü” şiirler hapishanelerde yazılmıştır. Hapishaneler özlemin elle tutulur hâle geldiği yerlerdir. Ehil ruh yazamaz…
Sizi en çok etkileyen yazın ürünü desem?
Albert Camus’un “Yabancı”sından başlardım herhalde. Varoluşçu felsefe tüm hayatımı etkiledi. Felsefenin en büyük sorunu “intihar”dır ve çı- kışımızdır felsefe. Rumen felsefeci Emil Cioran “intihar eden bir ayakkabı tamircisi intihar etmeyen aydından daha değerlidir” der. Hâlen yaşıyor bu sevimli ihtiyar, üç kez intiharı denemesine ve başaramadığı için kendini aşağılamalarını sürdürerek yaşıyor üstelik.
Sevimli ihtiyar dediniz de, ya Nietzsche?
Nietzsche’nin üstün insan kavramı hep faşizm gibi algılandı, çok bü- yük bir yanılgıydı bu. Üstün insan dediği aslında ruh ve akıl olarak hayatın çok ötesinde yaşayan insan tipiydi. Bir psikomanik depresifti sevimli ihtiyar, neredeyse tüm dahiler gibi. Eğer beni soracak olursanız sanırım bende de biraz manik depresif haller var.
Şöyle isimleri gözünüzün önüne getirdiğinizde, yaşadığı hayatı tüm sorumluluklarıyla omuzlamaya “hevesli” kişilere kimleri önerirsiniz?
O kadar çok ki… Adorno’nun Min Mamoralia’sı, bir şaheser olan Don Kişot’u, tüm Dostoyevski serisi ve Rus klasikleri, Virginia Wolf’un Dalgalar ve Deniz Feneri, Nietzche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt’ü, M. Foucoult!un Hapishanenin Doğuşu, Corthazar’ın tüm eserleri ve çağdaş yunan şairleri ilk aklıma gelenler. Yerlilerden de özellikle Orhan Kemal ve Sait Faik’i çok önemsiyorum. Bilge Karasu’nun “Gece”si, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı ve Turgut Uyar’ın Büyük Saat’i beni çok etkilemiş ve hâlen de bu etkileri değişerek devam ediyor.
*ESERLERİ:
DENEME: Kafka Market (1991; eklemelerle, 1995), İstisnalar Kaideyi Bozar (1992), Ancak Bir Benzerim Öldürebilir Beni (1994), Hayat Bir Emrin Var mı? (1993), Saçlarının Kardeş Kokusu (1995), Annelik Oyunu Bitti (1996, 1999), Kırk Yılda Bir Gibisin (1997), Yine Seninle Geldi Hayat (2002), Açıkla Bana Bu Işığı (Portre) (2003), Suçtur Umutsuzluğa Kapılmak (2004), Ölürsem Beni Seninle Ararlar Şimdi (2004), Cezmi Ersöz’e Mektuplar (2005), Zarfını Ben Açardım Sana Yazdığım Mektupların (2005). Derinliğine Kimse Sevgili Olamadı (Deneme, Şubat 2006)Kendi Kendine Konuşmaktır Aşk (Tiyatro 2007)Açıkla Bana Bu Işığı (Otobiyografi 2007)Hata Yaptıysam Aramızda Kalsın (Yol Öyküleri 2008)Beni Asıl Hayat Aldattı (2009)Çözülmeler & 12 Eylül’ün Savurduğu İnsanlar (2 Kasım 2010)Şizofren Aşka Mektup (oyun, 27 Ekim 2011)Elveda İki Yüzlü Umut – Bi Xatire Te Heviya Duru (1Nisan 2012) Kalbimde Bir Şiir Gizli / Sevdiklerinizin Seçtiği Şiirler (4 Nisan 2012)Candı Yüceldi Şarabiydi (Sıddık Akbayır ile – 19 Nisan 2013)Abdocan Ölümden Başka Her Şey Olacak (25 Ekim 2013)Ölmeyecek Kadar Yaralı (27 Haziran 2014)Adet Kanı Mavi Olan Kadınlar (8 Ekim 2014)Acı Çeken Nefes (17 Şubat 2017)
ARAŞTIRMA-RÖPORTAJ: Son Yüzler (1994), Haritanın Yırtılan Yeri (1994).
ÖYKÜ: İçime Gir Ama Sigaranı Söndürme (1999), Bana Türkçe Bir Ekmek Ver (2000).
ŞİİR: Şehirden Bir Çocuk Sevdin Yine (1993), Yok Karşılığı Yüzü- nün (yazılar, şiirler, 1997), Hayallerini Yak Evi Isıt (yazılar, şiirler, 1998).
MEKTUP: Şizofren Aşka Mektup (2001)