ATASOY MÜFTÜOĞLU

Bizim işimiz eski dervişlere benziyor. Helal kazançlarından emin oldukları evlerin kapısını çalarak bez parçaları ister, onunla hırka dikerlermiş. Bu yamalı hırkaya da “murakka” derlerdi. Bizim bilgimiz de yamalıdır helalinden. Bu yüzden her konuda iki yüz elli gram bilgimiz vardır. Bilmediğini de bilenlerdeniz. Bilgimizin “üstüne bir tuğla nasıl koruz ”un peşindeyiz. Kulağı uzatırız söze, dilimizin pabuç olmasından sakınırız. “Okumanın yaşı yok” ne güzel sözdür. Bu sözün ağabeyini ziyarete gittik. Allah şifa versin. Rahatsız olmasına rağmen üç saat sohbet ettik. Daha doğrusu o konuştu, biz zevkle dinledik. Mavera dergisinden girip Maveraunnehir’den çıktık. Keşmir’den ah alıp, Endülüs’e uzandık. Bu halde bile elinde uzun bir kitap listesi “bunları yeni aldım” okuyoruz diyor. Lise yıllarımda Trabzon’da Çağ- rı kitapevi açıldı, ben bakıyorum kitapevine. 1978 yılında basılan ilk kitabı ‘Fırak’ı okuyorum gömülmüş. Biri selam verdi, kafamı kaldırdım kitabın yazarı. Sarıldık baş başa ilk sohbetimiz böyle oldu. 1980’ler ve 90’lar boyunca son derece üretken biçimde görüşlerini kitap ve dergilerde paylaştı. Yazı hayatı 1960 yılına dayanır. Hangi dergide yazmadı ki; Sebilürreşad, Babıâli’de Sabah, Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat, Yeni Devir, Mavera, Çile, Girişim, Selam, Sözleşme, Şehadet, Aylık Dergi, İktibas, Yolcu… Türkiye ve dünya Müslümanlarının günümüzdeki sorunlarını irdelediği düşünce yazıları ve bu yazılardan oluşan kitaplarıyla büyük ilgi topladı. İngiltere’den, Çeçenistan’a; İran’dan, Afganistan’a; Somali’den, Bosna’ya kadar geniş bir İslam coğrafyasında konferanslar verdi, geziler yaptı, toplantılara bildiriler sundu.12 Eylül (1980) sonrasında çalışmalarını serbest yazar olarak sürdürdü. Ulusalcı dü- şünce çevrelerine mesafeli durdu. Emperyalistlerin İslam dünyasını fiilen, fikren kuşatmasına, algılarımızı parçalamasına, bilincimizi yok etmesine karşı yazılarıyla direnmeyi sürdürüyor.

Biz sizi tanıyoruz “tanışız” yani. Tanımayan okurlarımıza kendinizi nasıl tanıtırsınız?

 İnsanın, kendisinden bahsetmesinin pek hoş karşılanmayacağını biliyorum. Söyleşi vesilesiyle sorduğunuz için söyleyeyim: Özel bir kimse değilim. Profesyonel değilim, uzman değilim. Yeteri kadar aktif olmayı başaramayan bir muhalifim. İnsanlık dışı bir sistemi/düzeni rahatsız eden tarafta olmak, doğru bir yol üzerinde olduğumu gösteriyor. Konumum nedeniyle hiçbir dönemde ve hiçbir şekilde, hiçbir imtiyaza sahip olmadım. Hiçbir partinin, hizbin memuru/adamı olmadım. Klişelere, sloganlara itibar etmedim. Her dönemde bağımsızlığımı korumaya çalıştım. Hiçbir otoriteye hizmet etmedim. Evrensel ilkeler ve ölçüleri izleyerek, bu ölçüler ve ilkeleri temsil çabası içerisinde oldum. Her durumda evrensel İslam ailesinin vicdanı olmaya çalıştım. Düşünce ve görüşlerimin çok ilgi çekmediğini, önemsenmediğini biliyorum. Yolcu dergisi çevresindeki genç dostların/arkadaşların varlığı, bütünüyle düşünsel bir yalnızlık içerisinde olmadığımızı gösteriyor.

Günümüzde Müslüman halklar, tüm baskılar ve totaliter iktidarlar karşısında sessiz kalmaktadırlar. Siz İslam coğrafyasını tanıyan biri olarak bu tür Müslümanlık anlayışını sorgular mısınız? İslam nasıl bir insan tipi çizmektedir?

İslam Dünyası toplumlarında İslam’ın özü ile ilgisi bulunmayan tarihselci bir anlayışın egemen olduğunu biliyorsunuz. Bu anlayış; insanların, toplumların kendi kaderlerini belirlemeye çalışmalarının anlamsız olduğunu ve böyle bir çabanın kendilerine bir faydasının dokunmayacağını insanlara telkin eden bir anlayış. Sözünü ettiğim anlayış, insanları ve toplumları mumyalaştırıyor, kadavraya dönüştürüyor. Hastalıklı bir tevekkül anlayışı toplumları hareketsiz kılıyor. Geçmişin tutsağı olan bir kültürle, bugünü kuramıyoruz. Miadını doldurmuş bir kültürün ölü bir noktaya gelip dayandığı- nı görüyorsunuz. Geçmişi bütünüyle ıskartaya çıkaralım demiyorum, geçmişi tutarlı bir bütünlük içerisinde algılayalım diyorum. Gerçekçi bir içeriği bulunmayan, uyuşturucu özlemler ve düşsel fanteziler taşıyan bir kültür defalarca başarısızlığa uğradı. Soğuk savaş sonrası dönemde, dünya çapında büyük bir patoloji ve paranoya haline getirilen İslam karşıtlığı bile, toplumlarımızı düşsel fantezilerden kurtulma yönünde ciddi çabalara sevk etmiyor. Hiçbir şekilde tanımlanmamış, içeriği bütünüyle belirsiz kavramlarla sürdürülen, siyasal demagojilerden ibaret, akıldışı, mantıkdışı, ahlakdışı bir sistem karşısında, yerleşik dogmalar ve kültürel mevcut durum nedeniyle onurlu ve vakarlı tavırlar alınamıyor. Aziz İslam; ilahi iradenin, insanlık hayatının bütün safhalarında somutlaştırılması çabasıdır. Allah Tebarek Teâ- la Hazretleri bütün bir insanlığa hitap ediyor, yerel sınırlara değil. Hepimiz Müslümanlar olarak İslam’a davetle sorumluyuz. İslam’a davetle sorumlu olan herkes insanlık çapında, dünya çapında geçerli olabilecek bir dile, bir düşünceye, bir bilince, bir ahlaka sahip olmak zorundadır.

Müslümanların günümüzde İslam’ı temsil etmek üzere kullanmak durumunda bulundukları yeni kültür kalıpları var mıdır? Varsa bunların içerikleri ne olmalıdır?

İslam Dünyası toplumlarının ve İslami hareketlerin en büyük zaafı; sınırlı, parçalı, tek çizgili, tek boyutlu yapılanmalar ve yönelişler içerisinde bulunuyor olmasıdır. Nerede olursa olsun, yeni bir inşa için, bütün boyutları, bütün renkleri içeren tutarlı bir bütünlük sağlamak, bağımsız bir politik düşünce ve pratik oluşturmak gerekiyor. Derinlikli, nitelikli, yapısal bir dö- nüşüm için, derinlikli ve nitelikli kadroların çabalarına ihtiyaç var. Tarihin verdiği dersleri doğru anlayamayanlar, her zaman trajik başarısızlıklarla karşılaşacaklar. Hangi ülkede olursa olsun, statükoyu iyileştirmeye çalışan, mevcut durum içerisinde hayatiyet arayan her çabayı, statüko yok ediyor. Statüko bir büyük bataklıktır, bir kez oraya düşen için bir kurtuluş umudu yoktur. Enkaz haline gelmiş bir kültür yeniden yapılanma önerilerine kapalıdır. Sizin de bildiğiniz gibi, Müslümanların şimdiye kadar yapısal bir deği- şim talepleri olmadı. Müslümanlar her dönemde makyaj mahiyetinde yüzeysel/ küçük taleplerle birlikte oldu. Müslümanlar nihai özgürlükler için değil, küçük özgürlükler için çaba harcadılar. Bugün Türkiye’de görüldüğü üzere; asla tahammül edilemez, katlanılamaz baskı ve zulüme karşın, geleneksel tüm İslami eğilimler özgürlüğe doğru değil, statükonun tam ortasına doğru ilerlemeye çalışıyor. Bu eğilimler, iyilikler için mücadele vermek yerine, kötüler arasında bir tercih yaparak, daha az kötünün himayesine girmeye çalışıyorlar. Büyük kötülükler karşısında küçük kötülüklerle uzlaşma yolları arıyorlar. Hepimiz acil bir öz eleştiri çağrısı yapmalıyız. Sınırlı, yetersiz, tek yönlü; statükonun ötesine geçmeyi başaramayan düşüncelerle bir gelecek kurulamaz. Kendi inançlarımıza, kendi aklımıza, kendi bilincimize, kendi irademizi kullanma yeteneğimize, bütünüyle yönelerek kendi tarihimizi yeniden inşaya yönelmeliyiz. Bunun için akıl-irade; düşünce-eylem, bilinç-gönül bütünlüğünü sağlamamız gerekir.

Bütün ulusları etkisi altına alan modern endüstriyel sistem, yapay, sahte ucuz paket değerler üretiyor. İnsani ve İslami değerler de buna göre şekillenmiş durumda… Tasavvuf bu süreçten nasıl etkilenmiştir?

Modern endüstriyel sistem insani hayatın, insani dünyanın temellerini bütünüyle yıkmıştır. Bugün bu süreç, Amerikan kültürü temelinde dünyanın kültürsüzleştirilmesi, tek tip, tek merkezli küreselleştirme biçiminde sürüyor. 2000’li yıllarla ilgili olarak gündeme gelen dil tamamen spekülasyondan ibaret bir dil. Hepimiz içinde yaşadığımız dünyada gerçekte ne olup bittiğini derinliğine bilmek zorundayız. Geleceği hazırlayan olayların ve gelişmelerin seyircisi olmaktan kurtulmalıyız. Olayları tek anlam ve tek boyut çerçevesinde yorumlama kolaycılığından vazgeçmeliyiz. Sürekli olarak ba- ğımlılık içerisinde bulunan bireyler ve toplumlar yeni bir şey üretemezler; kendileri ile ilgili hiçbir karar alamaz; hiçbir irade oluşturamazlar. Kendisini yenileyemeyen, yeniden üretemeyen, savunamayan, sürekli olarak kendisini çaresiz hisseden bir kültür yok olmaya mahkûmdur. Kendi adlarına düşünme yetisi ve sorumluluğu içerisinde olmayanlar, başkaları tarafından araç haline getirilirler ve kolayca yönlendirilirler. Yapısal bir değişimi göze alamayan bir zihniyet eskiye, eskilere, çürümeye ve düşüşe mahkûm olur. Yapısal değişimler, toplumların yenilenmesine, tazelenmesine imkân verirler. Günümüz dünyasının sorunları ulusal çerçeveleri ve sınırları çoktan aşmış bulunuyor. Bilginin, bilimin, enformasyonun, teknolojinin ulusal bayrakları yok artık. İnsanlık olarak içinde yaşadığımız dönem, tüm erdemlerden yoksun bırakıldığımız bir dönemdir. Bu dönemin en büyük mukaddesleri sınırsız servet biriktirmek, sınırsız rekabet içerisinde olmak, sınırsız hırs ve bencillikler peşinde koşmak, kâr etmek, sahip olmaktır. Günümüz insanı var oluşunu ancak çok kazanarak anlamlı hale getirmeyi düşünmektedir. Bugünün yukarıda saydığım tüm mukaddeslerini Aziz İslam haram kılıyor.

Bugünün mukaddesleri için ihtirasla çaba harcayan herkes, hangi dinden, hangi kültürden olursa olsun, tüm insanlık trajedilerine karşı kayıtsız kalıyor. Çünkü günümüz insanının mukaddesleri insanı insan olmaktan çıkarıyor. Hepimize hayat veren en güzel tanımlarımızdan maalesef çok kötü ödünler verdik.

Bütün tanımlar maalesef muğlak hale geldi. Sorunların özüne/kalbine inemediğimiz için, hepimiz zaman zaman kimi aşırılık biçimlerine yö- neldik. Tasavvuf konusunda hem muvafıklar, hem de muhalifler çok abartılı, çok aşırı, çok spekülatif bir dil kullanıyor. İslam dünyası toplumlarına toplu olarak baktığımızda bugün tasavvuf artık, gönüllerin, ruhların, kalplerin arındırılması, çoğaltılması, derinleştirilmesi amacına yönelik bir tefekkür hareketi değil. Tasavvufi akımlar genel olarak; aklı, bilgiyi, dünyayı tahfif ederek; sezgiyi, keşfi, kerameti, ahireti, inzivayı öne çıkarıyor; toplumdan ve toplumsal olandan kaçıyor; vahiy’den, naslardan ve şeriattan bağımsız bir dil kullanıyor. Sözünü ettiğim dil, kitlelerin yükselen faşizm karşısında diz çökmesini sağlıyor. Bu dil, gerçek dünya ile, gerçek hayatla karşılaşmak ve yüzleşmek istemiyor. Yeni şartlar, yeni dünya, yeni yüzyıl; yeni bir dil, yeni bir yaklaşım ve yeni bir bakış ister. Tasavvufi kesimler de dâhil olmak üzere, bütün duyarlı kesimlerin yenilgilerle, gerilemelerle, çözülmeler, dağılmalar, kaymalar, kopmalar ve korkaklıklarla dolu geçmişi sorgulaması hayati bir sorumluluktur. Dünyanın neresinde olursa olsun değişime direnenler tasfiyeye uğruyor, oldukları yerde dönüp duran akımlara dönüşüyor. Kur’an-ı Kerim bize, değiştiğimiz takdirde değiştirebileceğimizi buyuruyor. Yeni bir düşünce üretemeyen, yenilenme bilinci ve dinamizmi taşımayan, hareketsizliği öğütleyen, geleneksel pasifizmi yaşatan, kendisini, düşünce ve kültür kalıplarını sürekli olarak sınavdan geçirmeyen, ucuz popülizme yaslanan, günlük politik manevralardan medet bekleyen, faşizan baskılar karşısında temel inançlarından vazgeçen bir zihniyetle onurlu bir mücadele verilemez.

Müslüman halklar dar ulusalcı kalıplar içerisinde sıkıştırılmış ve atalar övgüsüne dönüştürülmüş bir tarih anlayışı yüzünden insanlığın yirminci yüzyıldaki serüvenini bir bütün olarak evrensel bağlamda değerlendiremiyorlar. Biz tarihe nasıl bakmalıyız?

Bizlerin Müslüman olarak hayatı, insanlığı ve dünyayı kuşatan bir düşüncenin ve ahlakın temsilcileri olmamız gerekir. Geleceğe bugünden başlayarak hazırlanmak için çok yönlü, geniş boyutlu düşünceler üzerinde çalışmamız gerekir. Kolaycı bir dilden, kolay sorulardan ve kolay yanıtlardan düşmandan korunur gibi korunmalıyız. Tek soyu, tek dili, tek rengi, tek eğilimi, tek toplumu, tek mezhebi, tek hizbi esas alan bir anlayışla tarih okunamaz, anlaşılamaz. Böyle bir anlayışla yeni bir tarih oluşturulamaz, yapılamaz. Böyle bir anlayış, evrensel ve ortak insanlık değerleriyle bağdaşmayan bir anlayıştır. İmtiyazlı, özel, tek hizip anlayışı, totaliter bir tutkunun, totaliter bir egoizmin tezahürüdür. Bugünün tarihini inşa etmek isteyenler, öncelikle bugünün tarihini anlamaya çalışmalıdır. Bugün yapılması gerekenleri yapmayanların, gelecek ile ilgili umutlar taşıması anlamsızdır. Boş, gereksiz, anlamsız tartışmalarla enerjimizi harcamayalım, kendimizi tüketmeyelim. Aldatıcı öneriler, aldatıcı vaatler ve aldatıcı çözümler karşısında dikkatli olmalıyız. Tarihi kötüye kullananlar, tarihi istismar edenler, hayatı ve dünyayı kötüye kullanır ve istismar ederler.

Tarihle ilgilenmek, tarihi kurmak tüm insanlık durumuyla ilgilenmek, insani dünyayı yeniden kurmak için çaba harcamaktır. Bunun için düşünsel, tarihsel, kültürel, entelektüel, ahlaki derinliği ve temelleri olan bir birikime sahip olmalıyız. Yüzeysel ve bilimsel temelleri olmayan; yalnızca hamasete dayalı bir tarih anlayışı ile tarihe girilemez. Ulusal mitolojiler, ulusal masallar ve menkıbeler tarihin yerine konulamaz. Sağlıklı bir tarihsel bakış için nesnellik şarttır. Kalıplaştırılmış kimi yargılarla tarih anlaşılamaz. Tarih çok boyutlu, çok yönlü bir gerçeklik olduğu için kalıplara sığmaz ve sığdırılamaz. Popüler tarih anlayışına güvenilemez. Tarih olayları ve isimleri bir arada toplamak değildir. Tarih, tarihsel bir bütünlük içinde olayları yorumlamaktır. Efsanevi bir tarih anlayışının insanlık kültürüne bir katkısı olamaz.

Modern zamanların en büyük dogmatizmi sayılan laikliğin Müslüman topluluklar üzerinde yapmış olduğu etkiler nelerdir?

İslam Dünyası toplumlarında sömürge dönemine ait düşünsel, kültürel, entelektüel enkaz henüz kaldırılabilmiş değil. İslam dünyası toplumları modern emperyalist dünyanın kavramsal çerçevelerine mecbur ve mahkûm edilemez. Bu çerçeveler, Batı kültür ve uygarlığına has çerçevelerdir. Kuşkusuz İslam kültür ve uygarlığı, kendi kavramsal çerçevesini geliş- tirebilecek, yeniden kurabilecek bir birikime ve potansiyele sahiptir. İslam Dünyası toplumlarının kendi temel İslami tercihlerinin dışında bir kabule zorlanması; evrensel hak, hukuk, insanlık anlayışı ve bilinci ile asla bağdaş- mayan uygulamalara neden olmaktadır.

Hayatın, toplumun ve yönetim aygıtının her boyutunda Aziz İslam’ın tayin edici, belirleyici, düzenleyici, inşa edici, ıslah edici etkisini ortadan kaldırmak biçiminde somutlaşan laiklik, bütün toplumlarda sosyal yapıları, sosyal kurumları, sosyal ilişkileri önü alınamaz bir erozyonla karşı karşıya bıraktı.

Bugün bütün toplumlarda yaşanan büyük sosyal kaos ve belirsizlik, sosyal alanda ortaya çıkan büyük duyarsızlık laik uygulamalar nedeniyle hayatın doğasını tahrip etmiştir. Bugünün insanının yaşadığı yapay ve standartlaştırılmış bir hayattır. Temel anlam sistemlerinden bağımsızlaştırılmış bir hayat tarzı sosyal hayatı karanlığa boğmaktadır. Bugünün dünyasında insanlığın karşı karşıya bulunduğu büyük sorunlar en çok İslam’ı ve Müslümanları ilgilendiriyor. İslam halen insanlık ilişkilerinin en geniş anlamda hayata geçirilmesinde katkıda bulunacak imkânlara sahip bulunuyor. Laik anlayışlar, bütün toplumlarda insani sorunlar karşısında ahlaki kayıtsızlı- ğı, manevi kayıtsızlığı doğuruyor. Hayatın bütün alanları iç içe geçmiş bir bütün oluşturur. Hiçbir alan diğer alandan yalıtılamaz. Laik anlayış bu bü- tünlüğü bozuyor, bütünlük bozulduğu için de toplumlar ruhsuzlaştırılıyor, bütün ilişkiler şeylere dönüştürülüyor.

Bütün dünyada olup bitenlerin “oldubittiye” getirilip yutturulmasının arka planında, gözü kapalı ağzı açık bir anlayışı, din edinmiş yığınların olduğu açık. Böyle bir din anlayışında bir terslik yok mu?

İslam karşıtlarından İslam’ı doğru bir şekilde anlamalarını ve algılamalarını bekleyemeyiz. Ancak, Müslümanlardan İslam’ı en güzel şekilde tanımlamalarını, en güzel şekilde algılayarak temsil ve ifade etmelerini bekleriz. Bugünün dünyasında İslam etrafında oluşturulan olumsuz imgelerden, Müslümanların da bir ölçüde sorumlu olduğunu itiraf etmeliyiz. Müslü- manlar öykünmecilikten ibaret bir gelenekçilik/görenekçilikle; öykünmecilikten ibaret bir modernlik arasına sıkışıp kaldıkları için bir türlü özgürleşemiyor. Müslümanlar olarak temel anlam ve amaçlara sadakatle bağlı kaldığımız ve bunları en güzel şekilde temsil ettiğimiz takdirde sorunları- mızla yüzleşebiliriz; aksi durumda sorunlarımız daha da artacaktır. Bir diğer yanda, temel anlam ve amaçlarımızı güncel olanla bütünleştirememek gibi bir sorunumuz da var. İslam Dünyası toplumları gerçekçi olmayı başaramayan, efsaneleştirilmiş bir dil ve söylemle, karşı karşıya bulunduğu sorunları cevaplandıramayacağını anlamalıdır. Bir çağın değişimi arefesinde bulunan toplumlarımız, eski zamanlara özgü zihniyetle kendilerini kısıtlamamalıdır. Toplumlarımızı sınırlandırmamak için, bilgili, bilinçli ve aşklı bir gerçekliğe ihtiyacımız var. Daha iyi bir gelecek için; daha çok akla, daha çok bilince, daha çok yüreğe, daha çok heyecana, daha çok birikime, daha çok niteliğe, daha çok takvaya, daha çok sorumluluğa, daha çok ahlaka, daha çok sadeliğe, daha çok ölçüye, daha çok dostluğa ve kardeşliğe, daha çok dayanışmaya, daha çok paylaşmaya, daha çok çabaya, daha çok gayrete, daha çok üretmeye, daha çok yenilenmeye, daha çok sevmeye çok ama pek çok ihtiyacımız var. Bütün saldırılara ve ihmallere karşın, aziz İslam uygarlığı ve kültürü özünü koruyor. Bu özden hareketle, gerçeklikten kaçmayarak, benliğimizi yeniden terbiye ederek, bu uygarlığa ait duygu ve düşünce tarzını somutlaştırarak, bütünlüklü ve uygulanabilir çözümlemeler üzerinde çalı- şarak, sorumlu birliğin bilincini, sorumlu dayanışmanın gücünü oluşturabiliriz.

Bunca tuğyan bunca ıssızlığa karşı, Müslüman aydınların konumu ne olmalı veya ne olmalıydı?

Halkın inançlarını, değerlerini, duygularını hiçbir zaman dikkate almayan, toplumla hiçbir zaman barışık olmayan oligarşik düzenin, toplumsal hastalıkları kurumsallaştırdığı bir dönemde, Müslüman aydınlar, entelektü- eller ve akademisyenler İslami mücadeleler tarihinde benzeri görülmeyen bir düşünsel atalet ve teslimiyet sergilediler. Sözünü ettiğim toplumsal hastalıklar, faşizmler, eşitsizlikler ve adaletsizliklerin düşünsel, entelektüel ve sosyal bir çöl oluşturduğu bir dönemde, bu çevreler öncelikle emperyalist/ oryantalist tanımla barışma yolunu seçtiler. Düşünme biçimlerini faşizmin istediği doğrultuda değiştiren aydınlar, entelektüeller ve akademisyenler, statükonun iradesi doğrultusunda bir “din” tanımı yaparak, yeterince içtenlikli, yeterince yürekli, yeterince nitelikli olmadıklarını gösterdiler.

Ahlaki ve düşünsel bir ayaklanmayı, direnişi gerçekleştiremeyen sözü geçen kesimler, çok açık bir saygınlık kaybına uğradılar. Bir yanda iman zayıflığından kaynaklanan bir çözülme yaşanırken, bir diğer yanda dünyevi ihtiraslar büyük bir ruhi alçalışa neden oldu. Faşizmin hayatı terörize ettiği, hakkaniyet duygusunun yitirildiği bir dönemde benlik davası güden, benliklerine tutsak olan aydınlar ve akademik adamlar statükocu politik düşüncelerin emrine girerek, onursuz tavırlar sergilediler.

İnançlarını ve düşüncelerini özgürleştirmeyi başaramayanların, toplumu ve hayatı özgürleştirmeleri; bu amaca yönelik bir mücadeleye yönelmeleri beklenemez. Bugün hiçbir ahlaka dayalı olmayan, bir duyarlılık yoksunluğu ile karşı karşıyayız. Göreceli olarak daha iyi sayılabilecek günlerde, daha anlaşılır bir dil kullanan aydınlar ve akademik adamlar; bunalım ve gerilim dönemlerinde birdenbire temel İslami anlamlara yabancılaşıyor.

Bir diğer tarafta yine aynı kesimleri postmodern fantezilerin himayesi altında İslam’ı tanımlama çabası içerisinde görüyoruz. Bütün bunlar bu çevrelerin düşünsel ve ahlaki bir tutarsızlık içerisinde bulunduklarını gösteriyor.

İslami oluşumları yakından bilen bir kişi olarak modern İslami hareketlerin açmazları nelerdir?

Günümüz dünyasında İslami hareketler, yeni bir tarihsel karşılaşmanın içerisinde bulunuyor. Küresel egemenlik mücadelesi veren Amerika, tek tehdit olarak İslami hareketleri görüyor. ABD İslami hareketleri büyük ölçüde engellemeye ya da ehlileştirmeye çalışıyor. Günümüzde sürdürülen Amerikanlaşma ve küreselleşme mücadelesi, dünyayı sömürgeleştirme mücadelesidir. Bu mücadele nedeniyle tüm İslami akımlar, yönelişler, olu- şumlar, hareketler büyük bir kuşatma ile karşı karşıyadır. Amerikanlaşma ve küreselleşme adı altında yürürlükte olan Yeni Dünya Düzeni müslümanlara karşı dünya çapında bir antipati oluşturma çabası içerisindedir. Bu sü- recin Türkiye’deki yansımalarını hepimiz somut olarak görüyoruz. Bu evrede belirtmek gerekiyor ki, İslami hareketler maalesef yeni durumlara yeni cevaplar vermeyi başaramıyor.

Modern emperyalist dünyaya siyasal anlamda tepkiler veriliyor ancak, bütüncül anlamda düşünsel, kültürel ve entelektüel cevaplar verilemiyor. Modern batı uygarlığına özgü kavram ve kurumlar, yeterli bir şekilde eleştirilemiyor, sorgulanamıyor. Çok yüzeysel planda ortaya konulan kimi çalışmalar dışında, demokrasi konusunda bile eleştirel bir çerçeve oluşturulamıyor. Baskıcı gelenekçilik nedeniyle, yapısal ve devrimci bir değişim amaçlayan, toplumun toptan dönüşümünü hedefleyen projeler ortaya konulamıyor. Tarihçi, coğrafyacı, ulusalcı, yerelci, mezhepçi, hizipçi saplantı- larla malul olan bir din anlayışı nedeniyle, evrensel bir düşünce ve kültür dili inşa edilemiyor.

Kendilerini dünyadan, dünyadaki gelişmelerden soyutlayan hareketler pek çok ikilemle karşı karşıya kalıyor. Hem Yeni Dünya Düzeni, hem de, İslami hareketler çok yüzeysel bir indirgemecilik içerisindedir. Tarihsel kar- şıtlıklar nedeniyle, iki dünya birbirlerine önyargıyla baktıkları için, Batılılar İslam toplumlarını; müslümanlar da, Batı toplumlarını anlamayı başaramı- yor.Batılıların klişeleştirdiği Müslüman tipi, Müslümanların klişeleştirdiği Batılı tip gerçeği yansıtmıyor.

Kimi İslami eğilimler Batıdan ödünç alınmış kimi kavramlarla kendilerini temellendirmeye çalışıyor.

Uzun yıllar edebiyat dergilerinde yazdınız. Şimdiki dergiciliğimiz hakkında ne dersiniz?

Dergiciliğimiz özellikle de sanat-edebiyat dergiciliği, maalesef yerle- şik ve yerel ölçütlerin sınırlarını aşamıyor. Dergiciliğimiz evrensel bir içeri- ğe, niteliğe ve ufka muhtaçtır. Hizip merkezli yayıncılık anlayışı nedeniyle, dergiciliğim büyük sorular soramıyor, büyük cevaplar veremiyor. Koşullar dayanılmaz bir noktaya geldiği halde, kötülüklerin korkunç boyutları her alanda yükselirken; tükenme, bozulma, ayrışma, dağılma sürerken dergiciliğimiz “Lale Devrini” yaşıyormuşçasına yayın yapıyor. Kimi yayınların zamanın put düşüncelerine teslim olduğu görülüyor. Faşizmin bütün dü- şünsel, kültürel, entelektüel alanları sınırlandıran ve kısıtlayan uygulamaları karşısında; karanlık olaylar ve süreçler karşısında herkesin narsistik benlerinden özgürleşerek bir direnme dili, kültürü ve birikimi oluşturması gerekiyor.

*ESERLERİ
Firak (1978), Vakti Kuşanmak (1982), Furkan Günleri (1985), Tevhîdî Gerçekliğin Işığında (1986), Vahyin Kılavuzluğu Altında (1988), Rahman’ın Ayetleri Karşısında (1988), Bunca Tuğyan Bunca Issızlık (1989), Söyleşiler (1989), Ümmet Bilinci (1994), Yeni Bir Tarih Şafağı (1992), Bilinç Işıklarını Yakmak (1994), Göklerin ve Yerin Dili, İlâhi Şiarları Özgürleştirmek, Evrensel Vicdanın Sesi olmak, Küresel Kuşatma ve Küresel İhtiraslar (2002), Barbarlığa Dönüş (2004), Düşsel Ufuklardan Gerçek Ufuklara (2005), Onurumuzla Yaşamak Elimizdedir (2007), Yeni Bir Dilin İnşası (2018).Müftüoğ- lu, Vakti Kuşanmak adlı kitabıyla Türkiye Yazarlar Birliği’nin 1982 Deneme Ödülünü kazandı.

Exit mobile version