
(d.3 Ocak 1961, Malatya – ö.14 Kasım 2020, İstanbul)
Marangozluktan Babıali’ye Ahmet Kekeç kimdir?
Ahmet Kekeç 1961 yılında Malatya’da dünyaya gelmiş bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Üç-dört yıl kadar, babasının işlettiği marangoz atölyesinde marangozluk yapmıştır. Sonra kimi rastlantıların ivasına kapılarak edebiyata, gazeteciliğe bulaşmıştır. Evlidir. İki çocuk babasıdır .
Asaleti kendinden menkul bir takım adamların asaletlerine çomak sokmaya İMZA dergisinde başladınız. Sonra gazete… Her gün ipliğini pazara çıkaracak kadar “çapsız”ı nereden buluyorsunuz. Öyle bir bataklık mı var?
Ben onları bulmuyorum. Potansiyel olarak varlar zaten. Egemen düşünceye rengini veren ideoloji var olduğu ve hayatımızı, geleceğimizi biçimlemeye devam ettiği sürece, onlar hayatiyetini sürdürecek. Ama yazdıklarıma bakıp da, özellikle insanların ipliğini pazara çıkarmayı hedefleyen bir yazarlık tutumunu benimsediğimi düşünmeyin. İMZA dergisinde yazdıklarım, hafif dalaşma tadında da olsa, daha çok tarihle edebiyatı, siyasetle aktüaliteyi harmanlayan yazılardı. “denemeler”di daha doğrusu. Gazete yazılarını bu kategoride anmak bile istemem. Adı üstünde, gazete yazısı. Yazı- yorsunuz ve bir gün sonra eskiyor. O yazılar, takdir edersiniz ki, daha çok bir zorunluluğun ürünü. Ekmek parası, evlad-ı iyal, ne sayarsanız sayın. Bana kalsa, hep roman yazmak isterim. Yazdım da bir tane… Ahmet Usta olarak, sizin de yakından bildiğiniz gibi, tastamam yirmi yıldır yazıyorum ve henüz ortaya doğru dürüst bir şey koyabilmiş değilim.
Ne kadar kibar davranırsanız davranın, düşmanlıklarından kurtulamayacağınız bir kesim var. Siz onların düşmanlıklarını kazanmaktan korkmadınız. Kimdir sizin öncelikli düşmanınız?
Bir kesimin düşmanlığını kazanmak için, fazla gayret göstermenize gerek yok bu ülkede. Bazı özgürlükleri savunuyorsanız, hukukun tesis edilmesi gerektiğini yazıyor, söylüyor, konuşuyorsanız, varoluşunu hukuk dışı gerekçelere borçlu olan o kesim, (rahmetli İdris Küçük Ömer hocanın “onlar” diye tavsif ettiği güruh) karşınıza dikilecektir. Sekiz yıldır gazete yazarlığı yapıyorum. Yazılarımda insanları bir ideolojinin, bir dinin, bir cemaatin doğrularına çağırmadım; bir doktrin dikte etmedim, bir teoloji düşüncesine yaslanmadım, hep yasal çerçevede kalarak daha çok demokrasi, daha çok özgürlük, daha çok hukuk istedim. Ama bunu yaptığım için hakkımda 20 küsur sene ceza ve tazminat davası açıldı. Mesaimin neredeyse yarısı mahkeme koridorlarında geçiyor. Benim öncelikli düşmanım Kemalistler galiba. Onlar uğraşıyor benimle. Dergilerinde, gazetelerinde hedef gösteriyorlar, hayâsızca suç duyuruları yapıyorlar. Kemalistleri sevmiyorum. Bir insanın Kemalist olmasını akla, mantığa, sağduyuya aykırı buluyorum. Çünkü artık kemalizmin de, tıpkı şizofreni gibi, tedavi edilemez bir hastalık olduğuna inanmaya başladım. Onların düşmanlığını kazanmak, amiyane tabiriyle, çok kıllarımda değil. Şerbetlendim sayılır.
Tadına doyamadığınız muhataplarınızın başında “böyyük” solcular geliyor. Türkiye’ye has bir solcu tanımı yapar mısınız?
Türkiye’de askeri darbeleri savunuyorsanız, cuntalarla iş tutuyorsanız, bazı özgürlüklere karşı çıkıyorsanız size “solcu” diyorlar. Solculuğun yordamlarından biri de, tabirimi mazur görün, endüstrileşme çabalarına balta olmaktır… Üretmekten, dönüştürmekten, artı değer yaratmaktan aciz turfalara “solcu” demek pek içimden gelmiyor ya, neylersiniz ki onlar kendilerini bu sıfatla taltif ediyorlar… Başbakan Ecevit’in “gecikmiş itiraf”ını duymuş olmalısınız. Diyordu ki Ecevit, “ne kadar yenilik varsa, bazı çevreler ilericilik, devrimcilik adına karşı çıkmışlar ve bunu solculuğun gereği saymışlardır.”
Yatmasından mutlu oldukları halde “Atam Sen Kalk Ben Yatam” türünden Atatürkçüler var. Galiba başka çeşitleri de var. Ne dersiniz?
Var… Darbeden darbeye ortaya çıkıp icraatlarını ona dayandıran, ama ne Atatürk’le, ne de onun düşüncesiyle kesişmemiş Atatürkçüler… Aydın Doğan da Atatürkçü, Dinç bilgin de, Rahmi Koç da, İsmail Nacar da, Yaşar Nuri Öztürk de… Bir tür sektörel Atatürkçülük boy gösterdi 28 Şubat darbesinden sonra. Bu tür Atatürkçülüğü anlayışla karşılıyorum, çünkü rasyonel bir temeli var. Bir çıkara dayalı hiç değilse. Para almadan Atatürkçülük yapanları ise, anlamamakla birlikte saygıyla karşılıyorum. Benim sorunum kemalistlerle. Basın savcısının hoşuna gitsin diye söylemiyorum; Atatürk- çülükle kemalizmi ayırıyorum. Kemalizm bir hastalık. Doğru akılcı, rasyonel vatandaş olmanın yolu bu hastalığı sağaltmaktan geçiyor.
28 Şubat süreci kimlerin aynası oldu sizce? En çok dalaşma konusu olanlar kimlerdir?
Üç yıldır içinde “28 Şubat süreci” geçen yazılar yazıyorum. Öyle yorgun, öyle bitkinim ki. Şu kısa söyleşi çerçevesinde bile aynı şeyleri tekrarlamak ağır geliyor bana. 28 Şubat süreci, en kestirme ifadesiyle, adı “aydın”a çıkmış okur-yazar kesiminin ipliğini pazara çıkardı. Bazı partilerin, bazı sendikaların, bazı sivil toplum kuruluşlarının…28 Şubat sürecinde, gücü arkasına alan kesimin nasıl acımasızlaştığına, nasıl vahşileştiğine tanık olduk. Bu ülkeden, bu insanlardan ümit kesmemiz için bu yeterlidir sanıyorum. Türkiye’den umudum yok. Dünyaya bir Türk olarak gelmek, dünyayı bir Türk olarak algılamak artık acı veriyor bana.
Türkiye Tarihi; darbeler ve cuntalar tarihi olduğuna göre, bunun birincil motor gücü olan gazetecilerin tedavi görenlerindensiniz. Biz okurlara ne önerirsiniz?
Medyadan uzak durmanızı… Bunu yapmak kolay değil, biliyorum. Ama akıl ve ruh sağlığını muhafaza etmenin yolu, bu boykotu yaygınlaştırmaktan geçiyor.
Laftan anlayanlara öykü yazdığınız döneme “Son iyi Şeyler”- le nokta koyup, laftan anlamayanlara anlayacağı türden yazmaya başladınız. Gazete yazıları öykü tarafını gölgede bıraktı gibi. Ahmet Kekeç’te öykü ne alemde?
“Son iyi şeyler”, benim 1985 yılında çıkan öykü kitabımın adı. “Som iyi şeyler”den sonra on civarında kitabım daha yayınlandı. Edebiyat dışı, gazeteci çalışmalarıydı bunlar. Ama öyküden, edebiyattan kopmadım. 90’lı yılların edebiyat dergilerinde “Ulufe” ve “Tuhaf Bir Levanten” adlı iki öyküm, sayısız deneme ve eleştiri yazılarım çıktı. Gözden uzak olunca, gönülden de ırak oluyor insan. Başta da söylediğim gibi, gazeteciliği, gazete yazarlı- ğını “zorunluluktan” yapıyorum. Bu işi daha ne kadar yaparım? Kestiremiyorum. Bir taraftan da okuyor romana hazırlanıyorum. Adını “Yağmurdan Sonra” koyduğum romanım, kafaca anlaşabildiğim bir yayıncı bulabilirsem, önümüzdeki aylarda kitaplaşacak. Bir de müstear adla 1991 yazıp yayınlattığım bir çalışmam var, yeniden elden geçiriyorum. Tamamlanmamış, önü- müzdeki birkaç yıl içinde bitirmeyi umduğum başkası da masada bekliyor. Bütün bunları neden yapıyorum? Kitap satmıyor. Tirajlar 1000 civarında. İki yıl emek verip ortaya çıkardığınız bir kitaptan elinize geçen para 150-200 milyon lira. Neden bu sıkıntıya katlanıyorum? Katlanıyorum işte. Çünkü yazarak kurtuluyoruz bazı şeylerden, yazarak arınıyoruz. Yazdıklarıma büyük idealler, büyük anlamlar yüklemek istemem. Ama yazmak dışında bir seçeneğim olmadı bu güne kadar.
80 öncesi ve sonrasındaki düşünsel ve kültürel faaliyetleri kı- yaslarsak, ne söylenebilir?
Gelin bu “kıyaslama” işini bırakıp arkamıza yaslanalım, birer sigara yakıp tefekküre dalalım, olmaz mı?
Eyvallah.
*ESERLERİ:
Son iyi şeyler, Kalanlar, Ulufer, Cumhuriyet Apartmanı, Kanamalı Haydut, Oyun Kuranlar ve Oyun Bozanlar,Gazeteciyim Ama Tedavi Görü- yorum, Ali Şükrü Bey Cinayeti, CIA ve 12 Eylül, Bir İhtilalin Romanı, Yurtta Sus Cihanda Sus, İnek Sosyalizmi, Maalesef Türkiye, Derin Roman, Yağ- murdan Sonra, Beni Türk İmamlarına Emanet Ediniz