YUNUS NADİR ERASLAN

RÖPORTAJ | Cahid Efgan AKGÜL

“Bana kalırsa düzen değişmedi. Eski düzenin üstüne kat çıktılar sadece. Düzenin adamlarına gelince, eski düzenin adamlarının çoğu emekli oldu, bir kısmı da öldü. Şimdi onların çocukları bu makyajlı düzenin adamları oldu”

Bilenler bilir ama bilmeyenler için Yunus Nadir Eraslan kimdir? Nerde doğmuştur, çocukluğu nerede geçmiştir? Şimdi ne yapar? Bize kendinizden bahseder misiniz?

1970 Sivas doğumluyum. Çocukluğum beş yaşına değin Sivas’ta geçti. Sonra babamın işi nedeniyle Sivas’ın Ulaş ilçesine taşındık. Serin bir sonbahar günü Sivas’tan ayrıldım; Sivas’tan ziyade dedemden ayrıldım aslında. Doğallıkla Ulaş’ı hiç sevemedim; Ulaş beni dedemden ayırmıştı çünkü. İlkokul beşinci sınıfa değin Ulaş’ta geçti çocukluğumun beş yılı, tatilleri saymazsak eğer. Yaz tatilleri ve sömestre tatillerimin neredeyse tamamını dedemde geçiriyordum. İlkokuldan sonra ortaokul ve liseyi Sivas’ta okudum, Sivas İmam Hatip Lisesinde. Şimdi Ankara’da yaşıyorum. İlkokul öğretmeniyim, sınıf öğretmeni de diyorlar. Geçimimi maariften temin ediyorum. Bunun dışında okuma işi aralıksız devam ediyor, zaman kalırsa yazıyorum. Ayrıca Edebiyat Ortamı dergisinde Sadık Ağabey’e (Yalsızıçanlar) yardım ediyorum elimden geldiğince.

“Çırak” yayımlandığında hayli ilgi uyandırdı ve övgüler aldı. İlk kitap neden bu kadar gecikti? Çırak’taki öykülerin yazılma ve kitaplaşma sürecini bize anlatır mısınız?

Anlatayım. Öyküye seksen yedide başladım. İlk öyküm Sivas İmam Hatip Lisesinin Sesimiz adlı dergisinde yayımlandı. Sonra uzunca bir zaman şiire kafa yordum. Öykü ve romanı da hiç ihmal etmedim aslında. İki binlerin başında öyküye daha çok ağırlık verdim. 2010’dan sonra dergilerde görünmeye başladım. Ondan önce senin de bildiğin gibi meşhur bir sitemiz vardı, gokekin.com. Orası bizim için iyi bir atölyeydi aslında. Seninle de orada tanıştık. 2010 senesi öykü açısından bir dönüm noktası oldu benim için. O yıllarda Sadık Yalsızuçanlar Edebiyat Ortamı dergisi için öykü yıllığı hazırlıyordu. Ben de kıyısından köşesinden tutmaya çalışıyordum. Zamanla işe dört elle sarılmaya başladım. Kendimi sonsuz bir öykü evreninin içinde bulmuştum. Hadi çık çıkabilirsen içinden. Nasıl çıkacaksın, öykünün müptelası olmuştum farkında olmadan. Öykü yıllığı benim için iyi bir tecrübe oldu. Öykü yayımlama cesaretimin artmasına vesile oldu. 2018’e değin biriken öykülerden ayıkladıklarımı bir dosya olarak Hece Yayınlarına sundum. Sevgili ağabeyim Ali Karaçalı’nın editörlüğünde Çırak iki kapak arasına girdi. Bana kalırsa Çırak tam zamanında çıktı. İyi ki yirmili otuzlu yaşlarımda yazdıklarımı yayımlamamışım diyorum şimdi.

Öykülerde baskın olarak “Dede”, şefkatin ve emniyetin; “Baba” hayal kırıklığı ve korkunun karşılığı gibi işlenmiş sürekli? “Anne” imgesi ise neredeyse hiç yok gibi? Dede, baba ve anne imgeleri Yunus Nadir Eraslan’ın çocukluğunda neye tekabül ediyor?

Evet, doğu toplumlarında çocuk şefkati ve emniyeti dededen görür. Dedeye sığınır. Baba büyüklerin yanında çocuğunu sevemez, çocuğa dokunması bile ayıp karşılanır. Hal böyle olunca çocuğu sevmek ve ona şefkat göstermek dede ve nineye düşer. Bende de öyle oldu. Dede yoldaş, nine sırdaş, anne gurbet, baba ise bir afettir benim için.

Çırak’ta en çok geçen kelimelerden biri de, “korku”. Karakterlerinizden biri dünyada ilk tanıştığı şeyin “korku” olduğunu söylüyor? Hep bir korku haliyle yaşamak nasıl bir şeydir? Siz de özel dünyanızda bu hal üzre mi yaşarsınız?

Korku kavramı edebiyatta çok işlenen kavramlardan biridir. Çırak’ta çok uzun boylu işlenmiş bir kavram değil aslında. Geleneksel terbiye yöntemi olarak korku iliklerimize kadar işlemiştir aslında. Hala da öyle değil mi? Sömürü düzeninin sürekli topluma pompaladığı iki ana duygu vardır, korku ve kaygı. Çırak’ta bu duygu çocuğun gözünden anlatılır. Özel dünyama gelince, korkularımı açıkça ifade edebilecek cesarete sahibim. Korku sinemasından uzak dururum, karanlıktan korkarım mesela. Yükseklik korkum da vardır. Bu sene bir uçak deneyimim oldu ama.

Düzen değişti. Peki, “düzenin adamları” değişti mi?

Bana kalırsa düzen değişmedi. Eski düzenin üstüne kat çıktılar sadece. Düzenin adamlarına gelince, eski düzenin adamlarının çoğu emekli oldu, bir kısmı da öldü. Şimdi onların çocukları bu makyajlı düzenin adamları oldu.

Hikâyeleriniz çoğu “birdenbire” bitiyor. Biz, Hikâye şimdi başlıyor derken, siz noktayı koyuyorsunuz? Asıl hikâyeyi kendinizde mi saklıyorsunuz ve neden?

Aslında anlatırken de sürekli örteriz. Dil böyle işler.
Siz bir durumu en ince ayrıntılarına kadar açıklıyorsanız eğer, o durumun karşıtını da örtüyorsunuz demektir. Güçlü bir hikâyeyi ne iyi bir final cümlesi ne de bir nokta sona erdiremez. Muhayyilemizde noktanın bir hükmü yoktur.

Şiir ve tiyatro ile de sıkı bağlarınız var bildiğim kadarıyla. Bize biraz bunlardan bahseder misiniz? Şiir yazıyor musunuz halen?

Evet, uzun yıllar şiirle uğraştım; şimdilerde sadece okumakla yetiniyorum. Aklıma gelen ve şiire dönüşebilecek cümleleri not aldığım oluyor ama üzerinde durmuyorum. Tiyatroyla da lise ve üniversite yıllarımda ilgilendim. Üniversitede üç oyun sahneye koydum. Sonra öğretmenliğimin ilk yıllarında okulda öğrencilerle birkaç oyun sahneledik, o kadar.

Biraz da “atölye” soruları sormak istiyorum size? Öykülerinizi nasıl yazarsınız? Zaman ve mekân arar mısınız? Konularınızı nasıl bulursunuz ve en önemlisi de konu bulamayınca çözümünüz nedir?

Kumaş olmadan elbise olmaz. İyi bir kumaş olmadan iyi bir elbise olmaz. Kuzu kolundan pirzola olmaz, mutlaka sırt eti olmalı. Her ağaçtan enstrüman olmaz. İyi bir mobilyada kullandığınız malzemeyi enstrümanda kullanamazsınız. Alüminyum da metaldir ama ondan bıçak olmaz. Doğallıkla öykü için konudan ziyade uygun malzeme ararım. Konudan bol ne var; lakin konuya uygun imgeniz, olayınız, durumunuz, atmosferiniz yoksa (yani malzeme yoksa) gevezelik yapmak zorunda kalırsınız. O da suyu bol, tanesi az çorbaya benzer. Öyküyü kafamda bitirmeden masaya oturmam. Bunların yanında bir de kurmacanın cilvelerine de açık olmak gerekiyor.

Birçok derginin mutfağında ve yönetiminde bulundunuz? Öykü yıllıkları hazırladınız. Hâlihazırda Edebiyat Ortamı dergisinin yayın kurulundasınız? Dergicilik nasıl gidiyor? Yazarlığınız bağlamında size neler kazandırdı? Sizden götürdüğü şeyler var mı?

Son birkaç ay öncesine değin hiçbir derginin mutfağında yer almadım aslında. Benimkisi elimden geldiğince edebiyata hizmet etmek, edebiyatseverlerin yardımına koşmak… Bir iş varsa ve benden de katkı salamam istenmişse yapmam gerekeni yapıyorum sadece. Bu anlamda dergicilik güzel dostlar kazandırdı bana. Wittgenstein “Yazmak insanı yalnızlaştırır, konuşmak ise sosyal kılar” diyor. Dergilerin bir okul işlevi görmesinin aslı, her derginin çevresinde bir konuşan grubun olmasıdır. Asıl dinamizm de buradadır zaten. O konuşmalardan beslenirsiniz. Okuduklarınızı orada tartışır, farklı açılımlarla genişletirsiniz.

Edebiyat Ortamı dergisinin yayın kurulunda olmaktan ziyade, Sadık Yalsızuçanlar’la birlikte çalışıyor olmaktan dolayı çok mutluyum. Çıraklığa devam ediyorum anlayacağın. Bir şeye emek veriyorsanız kaybetmezsiniz; kazandığınız ise verdiğiniz emek ve çaba kadardır.

Gokekin.com, dergibi.com gibi dergilerde ürünler yayımladınız. Hatta dergibi.com’un da genel yayın yönetmenisiniz. Gökekin ve Dergibi’den bahseder misiniz bize? Bu bağlamda e-dergi’lerin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Gökek’in bizim ilk göz ağrımız. Yukarda da bahsetmiştim, bir atölyeydi orası bizim için. Seninle, kıymetli şairimiz Hüseyin Cahid Doğan’la ve en önemlisi hiç büyümeyen, aramızda en çocuk kalmayı başaran Ali Ömer Akbulut ağabeyimizle Gökekin sayesinde tanıştık. Dergibi’ye gelince, Melih Bayram Dede ve ekibinin büyük emek ve gayretiyle uzun yıllar yayınını sürdürdü. Ben genel yayın yönetmenliğinden ziyade arşiv bekçiliği yapıyorum. Sağ olsun Mehmet Aycı dostum orayı yazı ve şiirleriyle şenlendiriyor.

Zamanla önce gazetelerin, sonra dergilerin basılı yayından elektronik yayına kayacağını düşünüyorum. Ulusal gazetelerden bir kısmı basılı yayıncılığa son verdi biliyorsun; dijital yayın yapıyorlar, çoğu da alt yapısını hazırladı. Dijital ortamda da edebiyat yapılabilir, önemli olan basılı yayıncılıktaki ciddiyeti oraya taşıyabilmek. Kadro da çok önemli elbette.

Kitabınız 19 öyküden mürekkep. Sadık Yalsızuçanlar, Çırak hakkındaki yazısında bu 19 sayısının tesadüfî olmadığını yazmıştı. Kitaptaki bazı öykülere bakınca ben de öyle düşündüm.

Çırak ismi numerolojide dokuza tekabül eder. Kitap yüz on bir sayfadan oluşuyor (sayfa sayısını ben belirlemedim), üç tane bir yani. Topladığınızda üç yapar. Dokuz üçe tam bölünür. Ayrıca Yunus Nadir Eraslan’ın numerolojideki karşılığı da dokuzdur. Bunları ben hesaplamadım; işin gerçeği ben sen sorduktan sonra fark ettim. Üstelik esere “Çırak” adını sevgili ağabeyim şair Erdal Çakır koydu. Dosyada “Çırak” adlı öyküm yoktu, iki günde yazıp dosyaya koydum. Doğallıkla bir öyküyü çıkarmak zorunda kaldım. Yoksa yirmi öykü olacaktı. Ben sadece on dokuz öyküde ısrar ettim. On dokuz sayısına karşı öteden beri bir tutkum vardır.

Öykülerinizin örgüsüne baktığımızda sinematografik bir anlatım da söz konusu. Özellikle kısa, duygusal ve babaoğul ilişkilerinin anlatıldığı hikâyelerinizi bitirince, Tarkovski filminden çıkmış gibi oluyoruz. Sinemaya olan ilginizi de bildiğim için böyle bir çıkarsama yaptım haddim olmayarak. Öykü(nüz) ve sinema bağlamında siz neler söylemek istersiniz?

Estağfirullah… Bu sorunuza Takovski’nin “mühürlenmiş Zaman” adlı eserinden bir alıntıyla cevap vermiş olayım: “Nasıl durmaksızın akan ve değişen hayat her insana, her bir anı kendince hissetme ve kendince anlamlı kılma olanağı tanıyorsa, bir film şeridinde kusursuz bir şekilde sabitleştirilmiş, ama çekimin sınırlarından taşan bir zaman içeren hakiki bir film de ancak zaman onun içinde yaşayabiliyorsa zaman içinde yaşayabilir. Sinemanın özgünlüğü işte bu karşılıklı etkileşimde yatar.”

Son olarak Zeytin çiçeği mi? İğde mi?
Zeytin çiçeği kolonyası ve iğde esansına bayılırım..

Exit mobile version