
‘AYNI GÖĞÜN UZAK YILDIZLARI NÂZIM HİKMET-NECİP FAZIL KİTABI ÜZERİNE
Evet, her ikisi de birer ‘deha’dır
Çünkü, deha, benzersiz bir yaratıcılıktır. Deha, ‘sonsuz bir yaratma gücü’yle dünyayı görmekle kalmaz, onu değiştirerek, dönüştürerek yeniden kurar. Çünkü, deha, bir yalnızlıktır. Çağında anlaşılmış deha pek yoktur. Çünkü, deha, bitmeyen bir uzaklıktır. Bilim ya da sanat tarihinde ’emekli olmuş deha yoktur.’ Çünkü, deha, bir yolculuktur; deha’nın mekânı, Baudelaire’in ‘Ben nerede değilsem orada iyi olacakmışım gibi gelir.’ dediği yerdir. Çünkü, deha, ‘bir uyumsuzluktur.’ Deha, kendisine bile tenhadır. Çünkü, deha, bir tedirginliktir. Deha, hayatın ve kitapların onaramadığı bir yerdedir. Çünkü, deha, bir çelişkidir, çelişkideki trajedidir.
Niçin, böyle bir karşılaştırma? ‘Aynı Göğün Uzak Yıldızları’, nasıl bir niyetin ürünü?
Türkiye’de; şiirden, şairden söz açılan entelektüel ortamların kadim konularından biri, hiç şüphesiz ki, ‘Nâzım Hikmet-Necip Fazıl karşılaştırması’dır. Ancak, bu konuda okurların ya da araştırmacıların beklentilerine yanıt verebilecek kapsamlı bir çalışmadan söz etmek oldukça zor! Karşılaştırmanın kısmen yapıldığı, deneme, makale boyutunu geçmeyen birkaç çalışmanın dışında, bu konuyla ilgili kapsamlı bir kaynaktan yoksun olduğumuzu söylemek, abartılmış bir tespit olmasa gerek!
Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl, Türkiye’de haklarında en çok yazı kaleme alınan şairlerin başında gelirler. Yola çıkarken, iki şair hakkında yazılmış onca kitaba, onca yazıya bir yenisini eklemenin gereksizliği, en büyük açmazımdı. Öncelikle, araştırma için sorularımı doğru belirlemem gerekiyordu. Neleri araştıracak, neleri yazacaktım? Bu amaçla, aşağıdaki sorulardan yola çıkarak çalışmaya başladım:
‘Efsanenin yalnızlığı’, neden büyük şairlere özgü ortak bir kader olur?
Neden, Nâzım Hikmet’in ve Necip Fazıl’ın hayatları, şiirlerinin önüne geçer?
Türk düşünce hayatına yön veren, iki köklü ve farklı akım olan Marksizme ve İslâmî düşünceye bağlanışları bu iki büyük şairimizi bir yanda ‘bayrak’laştırırken, öte yanda neden, ‘doğru anlaşılamamak’ gibi ortak bir kaderde buluşturur?
Hayatlarının ve şiirlerinin etkileme güçlerinin yüksekliği mi, serüvenlerinde ‘tek’ ve ‘yalnız’ bırakır onları?
Neden, şiir dünyasında ikisinin de büyüklüğü kabul edilir de, ikisi de yeterince ve hakkıyla okunmaz?
Neden, Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl üzerine kitaplaşmış çalışmalarda, daha çok siyasi yandaş olmaktan kaynaklanan bir yüceltme, göklere çıkartma uğraşı, daha doğrusu metin ya da şair bahane edilerek düşünsel yaklaşımları yayma, kendi tarafını güçlü gösterme isteği öne çıkar?
Neden, ‘karşı taraf’ biçiminde değerlendirilebilecek çalışmaların çok önemli bir bölümü hiçbir bilimsel yaklaşımla açıklanamayacak kadar nesnellikten uzaktır?
Neden, bir tarafın kin ve öfkesi, yazıya ve söze yansırken; bir tarafta da ‘susma ve hiçleme’ yolu tercih edilir?
Her araştırmadan neden farklı bir Nâzım Hikmet farklı bir Necip Fazıl çıkar?
Neden, her iki şair için de küçük çapta bir kütüphane oluşturabilecek çalışma yayımlandığı halde, hâlâ onlarla ilgili bazı ayrıntılar karanlıkta kalır?
Nâzını Hikmet ya da Necip Fazıl üzerine konuşmak, neden bu kadar kolay zannedilir?
Bugün, birçok üniversitenin Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinde Nâzım Hikmet neden pek okutulmaz? Ya da neden, hâlâ standart bir Mehmet Kaplan bakışı hüküm sürer?
Onların efsane olmalarında, yalnız kalmalarında, yeterince anlaşılmamalarında ve büyük şairler olarak dokunulmaz kılınmalarında, cemaatleri ve şairleri suçlama~mın ötesinde de bir şeyler söylenebilir mi?
Bu çalışma, yukarıdaki sorulara yanıt arama çabasının bir ürünüdür Okur, bu kitapta nelerle karşılaşacak?
Okur, bu kitapta, Duvarlar örmek yerine, köprüler kurmak isteyenlerin kesiştiği bir nokta; ‘Efsanelerin Yalnızlığı’na yaklaşma çabasında bir adım; ‘Soru sormayan her zaman yeniktir!’ diyenlere verilen bir söz hakkı, çok sesli bir umut; Sormaktan, bilmekten, anlamaktan, sevmekten korkmayanlar için bir başlangıç; ‘İmkânsızlığın estetiği’nde, ‘tarih’i şiir; şiiri hayat, bu hayattan herkese yetecek kadar ‘sevgi, dostluk, barış ve onurlu bir kavga’ yaratanlara bir vefa;
“Vatan semtinin kuytu ormanlarında, şiir-fikir yağmurlarını Türkçeye yağdırdıkları” için şükrettiğimiz, şiir-fıkir sağanağında bizleri ıslatan bu iki şairimizin anısına bir saygı
Mustafa Kemal Atatürk’ten Alpaslan Türkeş’e, İsmet İnönü’den Recep Tayyip Erdoğan’a dek, sanatsiyaset ilişkisine serin gözlerle bir bakış… ile karşılaşsın isterim
Ne zaman başladı bu çalışma?
Kitap boyutunu soruyorsanız, 2006 sonları… Ancak, böyle bir çalışmanın niyeti öğrencilik yıllarıma dek gidebilir. Yani, 1980Tİ yılların ortalarına… Kitap, 2009 Mart sonlarında bitti. Bir yıl, çekmecemde demlenme sürecini yaşadı. Birkaç yayınevi ile görüşsem de benim koşullarım onlara, onların koşulları bana uymadığı için kitabın basımı bir yıl ertelendi. Ertelenmesi de iyi oldu. Geçen yıl basılmış olsaydı ‘İki Şiir’ bölümü olmayacaktı.
Kısaca, her kitap kendi kaderini yaşıyor.
Bu çalışmayı, akademik ortamlar dahil, birçok yerde konferans biçiminde sunduğunuzu belirtiyorsunuz ‘sunıış’ta. Tepkiler nasıldı?
Bu çalışmayı, kitaplaşma serüvenine dek, – akademik ortamlar dahil- birçok yerde sundum. Sunumlar sırasında yöneltilen sorular, bazı kısımların sonuna ‘açıklayıcı metinler’ eklememi zorunlu kıldı. Dinleyicilerin ilgileri ve tepkileri, çalışmaya her seferinde yeni bir biçim kazandırdı.
Nâzım Hikmet’in ve Necip Fazıl’ın Türkiye kamuoyununda algılanması, değerlendirilmesi, geçmişe nazaran kısmen değişse de her iki tarafta da aynı sorunsalın tersinden okunması, yer yer hâlâ devam etmekte… Ancak, genç kuşakların konuya yaklaşımı, oldukça umut verici..
Böyle bir karşılaştırmayı kabullenemeyenlerin çıkabileceğini düşünüyor musunuz? Eleştirilere hazır mısınız?
Aynı göğün -Türkçenin- birbirlerine uzak birer yıldızları olarak şiir dünyamızı ışıtan bu, büyük iki şairin karşılaştırmasını kabullenmeyenlerin olacağını da tahmin etmek zor değil! Bu tür okurlar için ‘metni tek sütun, tek paragraf, tek bölüm biçiminde okuyabilirsiniz’ demekten öte, herhangi bir şey söylemek anlamsız!
Bu ülkede, eleştirilmek istemiyorsanız hiçbir şey yapmamanız, yazmamanız gerek.. . Yazıyorsanız, bir şeyleri de göze alacaksınız. Dergileriyle, siteleriyle saldıracaklar, karalayacaklar, itham edecekler… Bu işler böyle…
Nasıl bir çalışma yöntemi izlediniz?
İlkin, Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl külliyatlarını yeniden okuyarak işe başladım. Kaynak tarama uğraşı yaklaşık bir yıl sürdü. Ulaştığım her kaynağı, ayrıntılı bir biçimde taradım. Notlar aldım. Kitabı yazmaya başladığımda, 1400’ü aşkın kaynağa ulaştığımı fark ettim. Tabii, bunların tamamına kitapta yer vermem olanaksızdı. Seçme, düzenleme, dönüştürme süreci yaşandı.
Her ne kadar, bilimsel araştırma yöntemlerini kullandımsa da kitaba bir tez soğukluğu katmamaya özen gösterdim. Çünkü, hedef okur kitlemin edebiyatın içinden ziyade, edebiyatın dışından olduğunu biliyorum.
Bu çalışmada, her iki şairin de sanat anlayışlarından çok hayatlarına yer veriyorsunuz. Bunu hangi gerekçeyle yaptınız?
‘Kimseyi; çektiği acılar, gördüğü işkenceler, yaşadığı travmalar, hapisler, sürgünler, yokluklar şair yapmaz, ama dünyayı anlamaya çalışırken, hakikati ararken çıkılan zorlu yolculuklarda uğranılan konaklar, geçirilen değişimler ve en önemlisi, iktidar fikriyle uzlaşmama inadı bir şaire çok şeyler katabilir.’ Böyle bir gerekçenin izini sürmeye çalıştım; çünkü, dünyanın ‘Doğu’sunda, yani bu coğrafyada şair olmak, büyük şair olmak, diğerkâm olmakla mümkündür biraz da. Şiirin hayatıyla şairin hayatı kaçınılmaz olarak iç içe girecektir ve şairin şiirlerinden çok, doğal olarak hayatı bir efsane değeri kazanacaktır
“Nâzını Hikmet’in ve Necip Fazıl’ın hayatlarının şiirlerinin önüne geçmesi, bir bakıma, ‘dehanın yalnızlığı’na duyulan bilinçli ya da bilinçsiz meraktır.’ diyorsunuz? Nâzım Hikmet de Necip Fazıl da birer ‘deha’ mıdır?
Evet, her ikisi de birer ‘deha’dır.
Çünkü, deha, benzersiz bir yaratıcılıktır. Deha, ‘sonsuz bir yaratma gücü’yle dünyayı görmekle kalmaz, onu değiştirerek, dönüştürerek yeniden kurar.
Çünkü, deha, bir yalnızlıktır. Çağında anlaşılmış deha pek yoktur.
Çünkü, deha, bitmeyen bir uzaklıktır. Bilim ya da sanat tarihinde ‘emekli olmuş deha yoktur.’
Çünkü, deha, bir yolculuktur; deha’nın mekânı, Baudelaire’in ‘Ben nerede değilsem orada iyi olacakmışım gibi gelir.’ dediği yerdir.
Çünkü, deha, ‘bir uyumsuzluktur.’ Deha, kendisine bile tenhadır.
Çünkü, deha, bir tedirginliktir. Deha, hayatın ve kitapların onaramadığı bir yerdedir.
Çünkü, deha, bir çelişkidir, çelişkideki trajedidir.
Sıddık Akbayır, bu süreçte neler yaşadı?
İlkin, Nâzım Hikmet’i de Necip Fazıl’ı da çok önemseyen ‘sadık bir okur’; ardından on dokuz yıllık meslek yaşamımda, ‘edebiyat öğretmeni’ kimliğimle, hep ‘öteki’ olmanın nesnelliğinde; yer yer ‘tehdit, dışlama, hiçleme’ içeren sorulara muhatap olmayı göze alarak her koşulda her iki şairi de okutmaya, anlatmaya çalışan bir eğitimci olarak kendi adıma onları yakından tanıdım, onların sıkıntılı serüvenlerine tanıklık ettim. Yirminci Yüzyıl şiirine, Nâzım Hikmet-Necip Fazıl çapında iki şairi armağan eden bir dilin, edebiyatın ‘öğretmeni’ olmanın onurunu yaşadım.
Kitaba tepkiler nasıldı?
Öncelikle, hangi ülkede yaşadığımı biliyorum. Kitap yayımlandığında, insanların kitapçılarda kuyruğa girmeyeceklerini bilecek kadar, bu ülkenin sosyolojisinden haberdarım. Kitabın, Mayıs-Haziran 2010 içerisinde üç baskı yapabileceğini düşünüyordum. Sanırım, bu yıl iki baskıda kalacak.
Asur Yayınları, bu kitap için güzel bir tanıtım kampanyası hazırladı. Kitabın, bir hafta boyunca, önemli gazetelerde reklamı çıktı.
Mehmet Ali Birand, Posta, Hürriyet ve Milliyet’te yazdı; Sunay Akm ATV’de güzel şeyler söyledi; Aksiyon dergisi sayfalarında yer ayırdı; Gökçen Göksal, Millî Gazete’de güzel bir metin yazdı.
Bir başka söyleşide de belirttiğim gibi, ne, Tanpmar’m söylediği gibi, ‘sükut suikasti’ne uğratıldım, ne de ‘çok satılanlar’ listesine dahil edildim.