
Siz bu yıl Türkiye Yazarlar Birliği tarafından “Kayıp Atlar Haritası” adlı kitabınızla “Yılın Şairi” seçildiniz. Biraz bu kitabınızdan söz eder misiniz?
İlhamı 14 yıl önce kitap hacminde doğmuş olan ve sonuncusunu dört yıl önce yazdığını şiirlerimin bir bölümü bunlar. Kitaplaştırmadan önce biraz beklettim. Tamamı 40 şiirden oluşacak bir bütünün ilk yarısı bu kitapta yer alıyor. Birbirinden bağımsız şiirler, ama bir bütün halinde okunduğunda ilave bir tad daha almasını istedim okurun. İyi de oldu, çünkü kitaptaki tüm şiirleri bir kerede okuyan çok kimseyle karşılaştım. Dergilerde yayımlandığı sırada da okurlar arasında heyecanlı takipçileri oluşmuştu bu şiirlerin. Uzun ve titiz bir dönemin çok önemsediğim şiirleriydi. Fark edilmiş olmasından memnunum. Türkiye Yazarlar Birliği’nin saygıdeğer yönetimine ve şair-yazar üyelerine de müteşekkirim.
Kitabınızdaki tüm şiirlerde kaybolmuş atı arama metaforunu görüyoruz. Şiir kahramanımız Durmuşoğlu Duran’ın atı neyi simgeliyor? Duran’ın aradığı nedir?
Duran, “yürüyen”i arıyor. “Hatta koşan, kanatlanıp uçan o Kelimeyi”. Kaybolan neyimiz varsa, Âdem babamızdan beri insan olarak varoluşumuzun anlamına ve misyonuna dair, mirasımız olması gereken ve fakat tevarüs edemediğimiz her ne varsa. Bir tür miras davası güdüyor diyebiliriz. Medeniyetimize dinamizm kazandıran ruhu; o muktedir ve başat olma ruhunu arıyor. Duran bir Müslüman ve en büyük trajedisi “kaybetmiş olmak”, bu sebeple “kendisi” olmak istiyor da diyebiliriz. Tanımındaki eksiği tamamlayıp kendini gerçekleştirme arzusu. Ama aslında aradığının ne olduğuna okuyucu karar verecektir
Şiirlerin başlığından önce mensur şiir tarzında bağlantı metinleri var. Bu yeni bir kitap oluşturma yöntemi midir?
Bu kitapta büyük edebiyat geleneğimizdeki eser verme yöntemini denedim. Yani günümüzde neredeyse tek yöntem olan; şairin çeşitli zamanlarda, farklı saik ve duygu-düşüncelerle, farklı tat ve temalarda yazdığı şiirlerin bir araya getirilmesiyle kitap oluşturma yöntemi yerine, üstat Sezai Karakoç’un Taha’nın Kitabı’ın da, Alınyazısı Saati’nde ve özellikle Hızırla Kırk Saat’te kullanarak yenilediği “kadim” yöntemi takip ettim. Böylece Kayıtlar, Hece, Kaşgar, Dergâh, Yedi iklim gibi dergilerde 13 yıl gibi uzun bir zamana yayarak yayımladığım şiirlerimin arasında bir illiyet, bir rabıta olsun ve birlikte okunduklarında “bir tat daha” versin istedim. Birlikte okunuşun bu “ekstra” tadı hoşa gitsin ama şiirlerimin tek tek taşıdığı değerin gözden kaçırılmasına da razı olmanı. Evet, fonda belli belirsiz bir öykü de var gibi. Ama sadece fonda ve şiir söylemeye vesile olmak üzere, o kadar.
Şiirlerimde, yer yer geleneğimizdeki tematik ve biçimsel unsurlarla kimi efsane ve menkıbelere, kişilere, olaylara bazen gizli bazen açık göndermeler yaptım, hatırlattım, çağrıştırdım. Şiir okurunun profili gençtir ama kültürlü; okumuş okuru ayrıca ödüllendiren bir yönü olsun istedim.
Hem mesnevilerin hem destanların ruhunu taşıyor günümüze. Kayıp Atlar Haritası için modern bir mesnevi diyebilir miyiz?
Modern mesnevi, sık kullandığımız bir tanımlama değil henüz ama bir anlamda öyle dememiz daha doğru olur. Bu bir şiir kitabı. Ancak dediğim gibi, medeniyetimizin geçmiş parlak devirlerinde şairlerimizin sıkça kullandığı; modern Türk şiiri içindeyse Sezai Karakoç tarafından çağımızda yeniden üretilmiş -ama çok sık kullanılmamış- bir eser verme yöntemi. Son 8-10 yüzyıla baktığımızda, hamsesi olan şairlerin hemen hepsinin en az bir kere bu yöntemi kullandığını görüyoruz. Goethe’ııiıı ifadesiyle, “taze bir muhteva, eski bir kalıba dökülemeyeceğinden”, dil, biçim, tema gibi son tahlilde “dışsal” olan “kalıba dair” unsurlar, inşa edildikleri zamana bağımlı unsurlardır ve zamanın yıpratıcılığına bağlı olarak her devirde yenilenmeye muhtaçtır. Gelenekle akrabalık, şeklen değil, ruhen mevcut olmalıdır. Bu da medeniyetimizin geçmiş parlak devirlerinin büyük eserlerinin beslendiği inanç, düşünüş ve kültür kaynaklarından beslenmekle mümkün olabilir. Mevlana, Attar’ı yenilemiştir. Fuzulî, Nizamîyi, Şeyh Galip Nabî’yi yenilemiştir. Sezai Karakoç ise -artık yenilenemz, öldü sanılan bir çağda gelip- hepsini ihya etmiş, yenilemiş, yepyeni eseriyle gelecek kuşakların şairine yürünmemiş bir yol açmıştır.
Kitabımı yıllar içinde vücuda getirirken özenip kıyısına ilişmek istediğim büyük tablo budur. Başardım mı peki? Bilmiyorum, ama denemekten pişman değilim. Tekrar deneyeceğim.
İlk kitabınız “Bağdat’tan Dönen Şiirler” ilk kez 1990’da basılmıştı. İkinci şiir kitabı için neden bu kadar çok beklediniz?
Bunun cevabını kısmen verdim. Zor beğenirim. Sadece kendimce en iyiyi yazmış olmak ister ve onları yayımlarını. Şiir yazarken, bütün şairlerin huzurunda yazdığımı farz ederim. Nitekim insan, büyüklerin huzurundayken de az konuşur, kelimelerini seçer.
At simgesini biraz açar mısınız?
At, atalarsözündeki “at, avrat, pusat” üçlüsünün ilkidir. Bildiğiniz gibi bu üçlü, kişinin “nikâhında” olması gereken, yani kendisinden başkasının elini dahi süremeyeceği, paylaşılamaz, ödünç veya emanet alınamayan / verilemeyen bir karakterdedir. Bu üçlü, hür ve bağımsız insanın mütemmim cüzüdür. Yani hür ve bağımsız olmak, ancak bunlara “sahip” olmakla mümkündür. Sıralamaya dikkat edersek, avrada ve silaha (pusat) sahip çıkabilmenin öncelikle at’a (paylaşılamaz iktidara) sahip olmakla mümkün olacağının söylendiğini de görürüz. Bilmem, at’ımızı kaybetmekle ne korkunç durumlara düştüğümüzü anlatabiliyor muyum?
Çocukken öğrendik ki Osmanlı kurulmuş, yükselmiş ve “duraklama” dönemine girmiş. “Duraklama” kelimesindeki “yeni atılım” niyeti dikkatimi çekmiştir. Duraklayışımız dinlenmek içinse daha büyük bir atılım için hazırlanıyoruz demektir. Yok, bir tükeniş ve ölüm ise döngü tamamlanmış; sarmal başa dönmüşse, yeniden doğuş ve kuruluş dönemindeyiz demektir. Nitekim Sezai Karakoç da 2000 yılında son şeklini verdiği büyük eserinin adını “Gün Doğmadan” koymuştur. O büyük “simge yorumcusunun bu tercihini, şahsen öğretici ve müjdeleyici buluyorum.
Duran, artık bu “duraklarına”dan sıkılmış olarak “sefer” ve elbet “fetih” arzusu içindedir ve kendisinin bunu başarabilmesi için ihtiyaç duyduğu maddî- manevî donanımını; o aksiyon ruhunu arıyor. Ve tabi at murattır. Murat almak istiyoruz
Duran atı Gülşah’ı kaybettiği halde çok coşku ve umut dolu. Çılgın gibi arıyor.
At’ın simgeselliğine yukarıda kısmen değindim. Atın adı olan Gülşah bileşik kelimesindeki sembolizasyonu da önemsedim. Değerlerimizin yaşayan, dinamik, realize edilmiş halini arıyor. Bir yeryüzü cenneti kurmak istiyor belki, ama nihai arzusu bu da değil.
Ağıt asla değil, çünkü arıyor! Çünkü Gülşah yaşıyor; hayatta! Sadece onu bulup binmemiz gerekiyor, bu kadar! Yayalıktan büyük ıstırap duyuyoruz, acı ve hatta utanç içindeyiz, ama bu arama bilincimizi sürekli kamçılayan bir faktör. Ağıt yok, acı yok. Yok ağlamak!
Sizin, “Karpuz Kestim Yiyen Yok” adını taşıyan şu çarpıcı kitabınızdan sormak istiyorum. Bu denemelerin devamı gelecek mi?
Gelecektir, öyle görünüyor. O kitapta simgesellik değeri kazanmış kimi kültürel unsurlarla ilgili akademisyenleri de şaşırtan yorumlar yapmıştım. Kitabın ikinci yarısı ise türkü metinlerinin şiir değerinden hareketle yazdığım bir tür tahlil yazılarıydı. Yazmak istediğim daha çok yazı var o türden
Sezai Karakoç üzerine tam 7 yazının bulunduğu “Meşaleyi Tutan El” de yeni yayımlandı. Biraz da bundan konuşalım mı?
Bu kitapta da edebiyat üzerine yazdığını yazılarımdan seçmeleri bir araya getirdim. Üstad Karakoç ve Pakdil üzerine daha yazacaklarım var
Şimdi ne çalışıyorsunuz? Belli bir programınız var mı?
Şiir çalışmayı sürdürüyorum. Sanırım sonbahara doğru yahut 2009’a birkaç şiir hazır olacaktır. Bu yıl içinde, Nasreddin Hoca hikâyelerinin dini, tasavvufî, kültürel çağrışımları üzerine daha önce yazdığını yazılarıma devanı etmeyi ve bunları kitaplaştırmayı umuyorum.
Mütefekkir Karakoç’a kulak verelim
Sezai Karakoç’u okumuş biri olduğunuz biliniyor. Karakoç’un günümüz fikir, sanat ve siyaset dünyası açısından yeri ve önemi hakkında okuyucularımıza neler söylemek istersiniz?
Üstadı ilk olarak “Diriliş Neslinin Amentüsü” adlı eseriyle lise 2’de tamdım. Üniversitedeyken şiirlerinden sonra edebiyat üzerine yazdıklarını, ardından Sütun, Sur, Farklar gibi eserlerini okudum. Ama çağımızın büyük bir mütefekkiri ve sanatçısı olduğunu ilerleyen yaşlarımda üniversiteyi bitirdikten sonra kavradım. Ve anladım ki aslında Karakoç okumaya düzyazılarından başlamak gerekiyor. Şüphesiz çağımızın büyük bir şairi. Şiir, öykü, piyes ve denemelerindeki üslubuyla, imgeciliğiyle, ifade ediş tarzıyla, geleneğin yeniden üretilmesinin nasıl olacağı sorunsalına cevap teşkil edici yetkin eserleriyle 1955’ten günümüze bütün bir edebiyat hayatımızı derinden etkilemiş bir öncü Karakoç. “Diriliş Aktmt”nm kurucusu ve. öncüsü Sezai Karakoç, Yunus Emrelerin, Mevlanaların, Şeyh Galiplerin çağımızdaki temsilcisidir. Çıkardığı “Diriliş” dergisinde olsun, yazdığı gazetelerde olsun, tutumu ve eseriyle eğitim ve terbiye süzgecinden, geçirip yetiştirdiği çok sayıda aydın, sanatçı ve bilim adamı, “Diriliş ekolü” içinde değerlendirileceklerdir.
Neden düz yazılarından? Karakoç öncelikle şair değil mi?
Değil dersem, yanlış anlaşılmasın, ama bir düşünür olarak, eserini bir bütün halinde görmemiz gerekiyor öncelikle. “Sanat anlayışım, dünya ve hayat görüşümün bir parçasından başka bir şey değildir” diyen, kişiliğin bir bütün olduğunu hatırlatıp vurgulayan Karakoç’un insanlık tarafından hele İslam dünyası tarafindan anlaşılmasını çok önemsiyorum.. O’nun bütün eserlerinde işlediği temel tez, İslam Milletinin ve İslam Medeniyetinin dirilişi tezidir, ancak takdir edersiniz ki çağımızın muhtaç olduğu bu kurtuluş formülü şiirlerden ziyade düzyazılarında ayrıntılı işlenmiştir. Ben hep söylerim, Karakoç’un. şiirleri bir büyük mütefekkirin, bir gönül ve dava adamının şiirleridir. Yani öncelikle mütefekkir Sezai Karakoç’a kulak vermeliyiz, diyorum.
Sezai Karakoç’ıı yakından tanıdığınızı biliyoruz. Üstadın çevresiyle ilişkileri hakkında biraz bilgi verir misiniz?
1989’dan beri ziyaret ederim evet. Çok nazik, müşfik, ikram etmeyi seven, kendinden önce beraber olduklarının ihtiyaçlarını düşünüp gözeten, sohbetine doyum olmaz bir şahsiyet. Üç aylar içinde, kandillerde yahut Muharrem ayında nafile oruçlu olduğu zamanlarda bile misafirlerine ısrarla ikramda bulunur. Yanma hergelenin okumuş, aydın, ihlaslı, muvahhid bir diriliş eri olduğunu kabul eder, öyle muamele eder. Size “cahil” olma, davadan bihaber olma “lüksü” tanımaz. Zaten sohbetindeki gerçek zenginliği tadabilmek için eserlerini, hatta beslendiği temel kaynakların müellifi büyük zatları okumuş olmanız gerektiğini hissedersiniz. Nadiren öfkelendiğine şahit, oldum ama kızıp öfkelenmesi sadece “dava” ile ilgilidir. Fakat öfkesi gerçekten de. kafirlere korku, müminlere coşku ve cesaret vericidir, ruhu ve zihni sağaltıcıdır. Diriliş Dergisinin bürosu öğleden sonra dolup taşar. Ziyaretçileri genellikle ülkemizin aydınlarıdır, okur yazarlarıdır, ancak aralarında üniversite öğrencileri de vardır, dekanlar da, milletvekili yahut bakanlar da. Akşam olup da han kapanınca, bu sefer de misafirlerini evine davet eder.
1990-96 arasında her hafta düzenlenen sohbetlere, son bir yıldır yeniden, başladı. Her cumartesi akşamı Fındıkzade’deki Yüce Diriliş Partisi İstanbul il merkezinde sohbet veriyor Sezai Karakoç ve yoğun bir ilgiyle dinleniyor. Sohbeti canlı olarak yayımlamak yahut kaydetmek üzere medya kuruluşlarının izlemesine izin veriliyor.
Aydınlardan, akademisyenlerden, devlet adamlarından, ordu mensuplarından, başka ülkelerin bilim adamlarından yanma gidip gelenlerin sorularına cevap verir, yol gösterir, önerilerde bulunur. 75 yaşında ama hala okuyor.
* KİMDİR
Erzurum doğumlu şair ve yazar Şaban Abak, Erzurum Lisesi ve Kandili Lisesinde okudu. 1982’de başladığı Ankara Hukuk Fakültesini 1986’da yanda bırakarak İstanbul iletişim Fakültesi Radyo- Tv- Sinema bölümünü bitirdi. (1991) Çalışma hayatına 1987’de Mavera delgisinde yazı işleri müdürü olarak başlayan Abak, 10yıl gazetecilik ve yayıncılık yaptı. 1997’de öğretmenliğe geçti. İki dönem Eğitim-Bir-Sen Genel Merkez yöneticiliğine seçildi. Genç yaşta şiiriyle dikkat çeken Abak, 1981’de Diyanet İşleri Başkanlığı şiir yarışmasında 1.’lik, 1986da Eskişehir Yunus Emre şiir yarışmasında 1.’lik ve 2007de Türkiye Yazarlar Birliği’nin “Yılın En iyi Şiir Kitabı” ödüllerini aldı. Şiirleri Töre, İkindiyazıları, Mavera, Dergâh, Kayıtlar, Yediiklim, Hece ve Kaşgargibi delgilerde yayımlandı.
Yayımlanmış eserleri: Bağdat’tan Dönen Şiirler (1990), Güldeste (1991), “Karpuz Kestim Yiyen Yok”, “Meşale)! Titan El” ve “KayıpAtlar Haritası”